19 Haziran 2012 Salı

“MEZO”LAR DA AĞLAR



“M” harfini vesaire yerine ikame, Türkçenin tatlı bir özelliğidir. “Ortalığa talan malan hâkim oldu!” dediğinizde aslında talanın varlığını ama söylenenden fazlası olduğunu kestirmeden ifade etmiş olursunuz. “Benim yalanla malanla işim yok!” demişseniz, yalana eyvallah etmediğinizi, hiç ama hiç etmediğinizi vurgulamışsınızdır. Derdim bu dil inceliğini anlatmak olsaydı, ortaya nüktelerle fıkralarla örülmüş bir keyif yazısı çıkardı ama nicedir bol köpüklü bir orta kahve içmedim.
“M” harfi benim için vesaireden çok fazla birşeydir.
Gençlik yıllarımızda bir yerde soldançarklı bir örgüt kuruldu mu, bizim cenah; hemencecik iadeli taahhütlü karşılığını verir, çoğunlukla da “M” harfini kullanarak bir dernek patlatırlardı. Tabii sağcılara “dernek” çok yakışmazdı; “birlik” demeyi evla görürlerdi. “Ortanın solu” kadar muğlâk bir sağcılık, yetmişli yıllardan sonra Müslümanlığın ülke sathındaki derinliğini keşfetti. Çoğu dış temas ve tercümeler sonucunda ileri derecede radikal hatta devrimci söylemler bile dolaşmaya başladı. Çok olumsuz ve umutsuz olmasam da bunun büyük oranda aldatıcı olduğunu; Türkiye şartlarında “sağcılığın yağcılık, solculuğun da karakolculuk” tan başka bir şeyi henüz vaat etmediğini kerrat ile dost meclislerinde söylemeye çalıştım. Ama doğrusu, o günlerde böyle şeyleri konuşmaya elverişli samimi bir iletişim yoktu. Birileri, en masum soru ve tepkilerinize imkân tanımaz, dışlama taktikleri uygularlardı.
Çok uzak örneklere gerek yok, çevremdeki radikallerin nasıl iktidar nimetleri için “Radoş”laştığını, devrimcilerin evrim geçirerek “Yumoş”laştığını yakinen müşahede ettim. “Köle ahlakı”nı benimsemiş insanların az ya da çok iktidar sahibi olduğunda, ortaya çıkan kifayetsizliklerini seyretmek hep hüzün verdi. Tabii bu arada “Post-modern” sürecin, halk üzerinde yarattığı dehşetin de bu çarpık, kişiliksiz, bazen haysiyetsiz yapıya destek ve katkısını unutmamak gerekir. Ben sağcı yahut mukaddesatçı (İslam kelimesini incitmekten korktuğum için İslamcı demiyorum) cenahın,  !975’ten sonraki seyrinde en ufak bir inkıta görmedim; bugün dünün, bugünküler dünkülerin henüz inşirah verici bir kıvama erişmemiş devamıdır. “M” harfinin çok önemli bir misyonu vardı, az da olsa hâlâ var… Ama hiçbir zaman bu “M”nin içi doldurulamamıştır. Keskin vaizlerin maizlerin, televole ulemasının mulemasının, Ramazan ilavelerinin milavelerinin, bol ayetli hadisli kitapların mitapların baş konusu olan “Güzel Ahlak”a dair bir vizyon görememekteyiz.
“M” harfine dayanan kuruluşlar yahut birlikler; içinde derviş ruhlu ve son derece fedakâr insanları barındırdığı halde genel hatlarıyla derin bir şuurun eseri değil; tıpkı muhalif görülen ideolojik kesimlere ve çıkar gruplarına karşı geliştirilen ve onların talip olduğuna bir mukabeledir. Kendimi “M”cilerin geçirdiği maceranın dışında görmediğim için, söz söyleme salahiyetimi de dışarıdan olanlar yahut sonradan devşirilmişler gibi iktidar sahiplerinden değil; geçmişimden almaktayım. Elbette bir demler “Aynı yollarda yürüyenler”in bugün ve gelecekte de aynı yollarda yürümesi her zaman mümkün değildir. Ama gençken en dürüst “M” benim için MTTB idi; o samimiyetimi de hâlâ taşıyorum. MTTB rozetini andırdığı için Sivasspor rozeti taktım yakama; çünkü yüreğini ortaya koymanın ne demek olduğunu bir futbol takımı sergiliyor.
“M” harfini kullanma celadeti (!) de aşıldı artık, dinî ve millî künyeler içermeyen “birlik”lerimiz ve vakıflarımız var… “Muasır medeniyet” seviyesine(!)ne daha akredite badem bıyıklarını yülümüş pek çok tıfıl ve onlara ağabeylik eden eski kurtlar da meydan yerinin aktörleri… “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” nârâsından, muasır medeniyetin cürufatına topyekûn sahiplenme hamlesi, ne müthiş bir terakki(!). Dilerseniz, henüz hayat vadeden şehirlerimizin yeni yükselen orta sınıftan yetme yöneticiler elinde ne hale geldiğine bir bakın. Kızıl meydan’ın alelade taklidi kent meydanlarına bir bakın, insanların konutsuzluklarından istifadeyle dikilen yeni yerleşim alanlarına bir bakın.
DEZO’lar (Yani Devlet Eliyle Zengin Olanlar Organizasyonu), biz “M” reflekslilerin en büyük hasmı gibiydi. Sol ekâbirle aralarında köken birliği olduğu için, “M”ci gençlik, bu kapitalist zümreye acayip diş gıcırdatırdı. Bizim gençliğimizde her sol dernek ve kuruluşa verecek bir cevap bulmak, kuracak bir “M”li dernek kurmak mümkündü. Lakin DEZO’ya karşı bir MEZO’muz yoktu. En başta kentlere akan ve kenardan merkeze doğru yürüyenlerin eğitim, refah seviyesi, dünyaya bakışının değişmesi, ortaya “Orta Sınıf” namzedi bir halk kesimini doğurmuştur. Özal’ın “dört eğilimli partisi”nin merkezini bu kesim oluşturuyordu, Mesut Yılmaz, şerit değiştirince artık “Merkez Sağ” filan da kalmamıştır. 1990 da MÜSİAD’ın kuruluşu tarihi bir olaydır; TÜSİAD karşısında artık bizim de bir “M”miz olmuştu. Sonraki yıllar boyunca “Orta Sınıf” tüm sosyolojik vasıflarıyla,  yükselmiş ve palazlanmıştır. MEZO (Millet Eliyle Zengin Olanlar Organizasyonu), sadece bir örgüt değil, her vilayette az ya da çok varolan yeni bir zenginler zümresidir. Gerçekten millet eliyle mi zengin olmuşlardır? Başlangıçta evet. Halkın büyük kesimi yerli özellikler taşıyan cami, cemaat bilen bu yeni zenginleri işte ve alışverişte ve bazen kazıklanmak bahasına tercih etmişlerdir. Ancak bunlar palazlandıkça sağ iktidarların açtığı imkânları hiçbir muhasebe yapmadan sermayelerine katmış ve büyümüşlerdir. Millete de çok ihtiyaçları kalmamıştır, çoğunun geçmişinde önemli bir yer tutan “M” harfiyle temasları neredeyse kökten kopmuştur.
Bu kesimler, 28 Şubat sürecinin koymuş olduğu “Yeşil Sermaye” ayırımından da uzun vadede kârlı çıkmışlardır. Refah-Yol hükümeti zamanında Refah Partili bir bakanı yazlığında dostlarıyla beraber ağırlayan bu yeni zenginlerden birinin sofrasında ben de bulunmuştum. Hasta olduğumu bahane ettim, kenara çekildim. Zavallı bakan, doğru olanı yaptı ve neo-zengin bir “mücahit” kardeşine iyi niyetle birtakım kazanç ufukları açtı. Bense tuhaf bir şekilde gülümsemiştim, rahatsız oldular. “Kusura bakmayın hastayım!” diyerek durumu kurtardım. Bakanın bilmediğini biliyordum: O zenginlemiş mücahit(!) bakanla iş kotarırken, kardeşini çaktırmadan Doğruyol Partisi’ne kaydettirmiş, oradan da kendini sağlama almıştı. 28 Şubat süreci bunları önce hafiften ürküttü, sonra palazlandırdı. İşçisine asgari ücreti verirken eli titreyen, eleştirildiğinde “Biri çalışmazsa bir başkası gelir!” diyecek kadar insafsızlaşan bu MEZO zenginleri, bırakınız DEZO’ları, Avrupa kapitalistlerinin sahip olduğu insanî duruştan bile nasipsizdir. Görgüsüz, köksüz ve ruhsuz bir sosyete oluşturmuşlardır. Hayır! Ve kesinlikle ortalığın siyasetinin diline doladığı “Jipli” ve “Jipsiz” ayırımı gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Çünkü jipli vardır içinde en ufak bir tamahkârlık yoktur; jipsiz vardır dünyaya tapmaktadır. Bu olması gereken ahlâkî derinliği vurgulamak istiyorum. Kimsenin jipiyle, mipiyle işimiz yoktur.
Benim kahramanım olan zengine dönelim. İktidarla içiçedir, işleri tıkırındadır; Cumhurbaşkanına ulaşacak ve takdir yetkisini yönlendirecek kadar da aktif ve girişkendir. Tabii, yukarıda zikrettiğimiz Refah-Yol dönemindeki bakanın bunlara yaptığını, mevcut iktidar da, Cumhurbaşkanı da yapmaktadır. Çok mühim bir fedakârlıkta bulunuyormuş gibi, “MEZO’lar zekât verir!” derler. Bu da gariptir, zekât oranını tayin eden hükümlere bağlı kalarak “Benden bu kadar!” demenin rahatlığıyla, asgari ücreti belirleyen yasaya bağlı kalarak onun üzerine çıkmamak arasında hiçbir ahlakî fark yoktur. Her konuda modern hükümler çıkartan acar ulemamızın, İki Cihan Sultanı (sav) zamanındaki iktisadi şartlara bağlı olarak konulan zekât oranının bugün de sürdürülmesine ciddi bir muhalefeti ve önerisi olmayışı neyle izah edilir? Ancak ve ancak, tencere-kapak ilişkisiyle… Çünkü çok derin fıkıh bilgisi dahi gerekmez, aritmetik bilmek bile kâfidir.
İçinden geçtiğimiz ekonomik kriz önce DEZO taifesini ağlattı. Krizin ciddi olduğunu ve tedbir gerektiğini; aksi takdirde tabii “en başta işten çıkarmalar” olmak üzere yığınlarca tehlikenin kapıda olduğunu beyan etti. Elbette ilk başta işten çıkarmalar gelecektir; bunda kimsenin tereddüdü yoktur. Bu arada MEZO taifesinin hiç sesi çıkmadı dikkat ettiniz mi? Onların iktidarla olan dostane(!) ilişkileri böyle bir aleni tavra izin vermezdi; çünkü artık onlar da rüzgârı arkalarına almış ve DEZOLAŞMA sürecine girmişlerdir. DEZO aslında MEZO’nun hislerine de tercüman olmuştur. Çünkü bir dönemler hasretiyle kavrulduğumuz “Müslüman Zengin” büyük oranda belirmiş, hatta organize olmuştur. Ancak, kapitalizmin haramiliğini dönüştürebilecek “Güzel Ahlak”la olan irtibatını arkada bırakmıştır. Kahramanımıza dönüyorum… Kriz bahanesiyle işten çıkarma işlemlerine başlamıştır; fiyakası âlâ yerindedir. Tabii camiye en son gitmekte, kenar mescitleri tercih etmekte ve en önce çıkmaktadır.
“Çarşaf açılımı” gibi daha pek çok açılımlar yaşayacağımızdan şüphem yoktur. Çünkü tehlike olanın aslında “ahlaken” pek de kendilerinden farklı olmadığını anladığı hasmıyla nizalaşmanın getirisi yoktur. Dezolarla mezoların, zenginlerle menginlerin aynileşmesini medyanın pop sosyologları çok olumlu buluyorlar. Ama benim göğsümde incinmiş bir “M” harfi var. Bütün hakikatiyle ve güzelliğiyle bu harfin hâlâ umut vaat ettiğini biliyorum. “Ak akçe, beyaz baldır ve makam” karşısında sınavını “Güzel Ahlak” ile veren müteşebbisler elbette vardır ve eksik olmayacaktır.
Lafım ortayaydı beğenen alır, beğenmeyen tepeler geçer. “Öz Sermayesi” ile yola çıkmış, ortalıklara düşmeden çalışan, didinen, üreten; altın kafesin içinde de olsa bir derviş gibi yaşayan iş adamları ve zenginlerimiz bu mevzunun dışındadır. Onlar umutturlar ve muhteremdirler. Eee tövbe kapısı da daima açık, daha ne olsun. Ey “M” harfinin gölgesinde bir zamanlar yağmurlu, dolulu havalara rağmen beraber yürüdüğümüz ve umutlandığımız insanlar, size tövbeyi hatırlatmaya çalışıyorum. Müşterek olacağımız tek kapı orası çünkü. Masumuz diyorsanız şaşar ve ürperirim; çünkü o zaman “günah çıkartma” tek ihtimal olarak kalıyor.
Cari iktisadi ahlakın mümessilleri “günah çıkartma” itikadının verdiği vicdani rahatlıkla hareket ettiler. Gayr-ı ahlakî, insanlık ve tabiat düşmanı düzenlerini öylece aklamaya çalıştılar. Tövbe ise kaderi değiştirecek tek yoldur ve “günah çıkarma” ile taban tabana zıttır.

“DEZO” NEDEN AĞLAR



Avrupa’nın köle ahlâkıyla malûl serfleri, endüstri devriminin verdiği hızla terakki etmiş ve burjuva haline gelmiştir. Burjuva kelimesini ideolojik bağlamının verdiği çağrışımlardan kurtarmak için “orta tabaka” diyelim. Özal’ın pratik zekâsı, çene özrünü sakalla kapatmaya çalışan resmi sosyologumuzu/sosyologları hâlâ kızdırsa da bu halk kesimine “Orta direk” demişti. Biz de öyle diyelim. Para saymayı ibadet haline getiren Avrupa’nın muhterisleri, devlet müdahalesini kendi çıkarlarını zedelediği için “Dokunmayın yapsınlar, dokunmayın geçsinler; dünya nasıl olsa dönmektedir!” diyorlardı. Aslında bize dokunmayın, dünyayı biz döndürelim demek istiyorlardı. Kısa zamanda bu yolun çıkmaz olduğunu anlayınca, önce devletle sulh imzaladılar; ardından “sosyal devlet” gibi masum kıyafetli bir kavramı da kullanarak devlet oldular. Bugün dünyadaki bütün devletler derece derece “orta direk”e yani burjuvaya dayanan devletlerdir. Orta direğin sağlam olduğu toplumlar genel refah açısından daha az problemlidir ama mutlaka problemlidir. Çünkü kapitalizmin basit semt pazarından devşirilmiş normlarını ve normatif demokrasisini, ancak “orta direk”in ahlakı, adil ve kabul edilebilir bir çizgiye çekebilir. Orta direğin sağlam olmadığı toplumlarda ya bizde olduğu gibi darbelere teşne ve güvensiz ““müsaadeli demokrasi”ler, ya da faşizmler vardır. Müsaadeli demokrasi, orta direk zayıf olduğu için kararsızdır; zaman zaman uygulamalı faşizme dönüşebilir.
Avrupa’yı ve ABD’yi bugünkü refah düzeyine getiren halkın içinden çıkan ve gözükara, risk üstlenen, maceraperest müteşebbislerdir. Bunların artması ve kuvvetlenmesi toplumlarının büyük bölümlerini kapsayan ve tarihin gördüğü en dinamik güç olan “burjuva”yı doğurmuştur. Burjuva, paraya tapmak ve saymakla bir şey olunamayacağını anlayınca Ortaçağ’ın aristokratlarının zevklerini ve tabiatlarını kendilerini meşrulaştırıcı ve keyfiyet katan bir katma değer olarak sahiplendiler. Bizde ise burjuva denilince, devlet eliyle ve halkından kopmak suretiyle devlet desteği gören “yarı resmi burjuva” akla gelir. Bunlar devlet tarafından seçilmiş müteşebbislerdir, kendiliğinden bir “orta direk” oluşumunu engellemek için vazifelidirler. “Yarı resmî burjuva”nın Türkiye’de gerçekleşen modern ve post modern darbelerin teşvikçisi, post-modern darbede olduğu gibi şakşakçısı

İktidarın Dört Atlısı
W. Mills, Amerikan iktidarını tasvir ederken dört payanda oluşturuyor: İktisadî, siyasî, askerî ve epistemik cemaatler. Feodal birimler çokluktan dörde inmiş ve kapitalizm biçimlenmiştir. Dörtlü iktidar yapısı, “orta direk”in zayıf olduğu toplumlarda halk tabanını sindirmeye en uygun sistem demokrasidir. Demokrasi: refah seviyesini yükseltecek bir iktisadî cemaat; iktisadî cemaatle halk arasında bağ kurarak kâr paylaşımını hukukileştiren siyasî cemaat; ülke içinde ve dışında sistemi savunan askerî cemaat; üç derebeyinin imkân ve faaliyet alanını genişletmek için sektörel hizmet gören ve müşteri hazırlayan epistemik cemaat organizasyonudur. Bu cemaatler, kendi içlerinde güç dağılımı yaparlar ve birbirlerine karşı güvensiz de olsalar tahammül göstererek bir nevi bütünleşmeyi sağlarlar. Avrupa/Amerika demokrasilerinin esası budur; temeli yine sahip oldukları müteşebbis ahlâkıdır. Avrupalı ve Amerikalı müteşebbis devleti demokratlaştırmıştır, bu sayede de kendi toplumlarının refah sınırlarını genişletmiştir. Refah düzeyi yükselen ve adam yerine konulmanın hazzını yaşayan yığınlar bu aristokrasiden bozma demokrasiden memnundurlar. Oh ne âlâ; proleterler beyazlaşmış, sendikalar sararmıştır; sendika patronları toplu sözleşmesini yapar, gönül rahatlığıyla kahvesini höpürdetir.
21. yüzyıla girerken, iktidar yapısında büyük bir değişme olmadı; ancak dört atlı artık, attan indi ve şatolarına oturdular. Müteşebbis ahlakı, teşebbüsü terk ederek para vasıtasıyla dünya halklarıyla oyun oynamaya başladı; batırıyor, çıkarıyor, yıkıyor, yeniden yapıyor; kazanıyor. Bu hâl, "Kapitalizmin İncili"nin yazarı Adam Smith'in derinden derine "kâr eden ar etmez" anlayışından beklediği "erdemli toplum ve düzen" idealini yalana çıkarmaya yetmiştir. Teşebbüs yeteneği, güzel ahlak doğurmaz; tersine bed huylu adamların arsızlığını artırır. Güzel ahlaklı adamların müteşebbis olması, erdemi beraberinde getirir ve ziyadeleştirir. Batılı müteşebbisin kök değerleri, onları arsızlaşmaktan kurtaramamıştır. Batının ve belki öncelikle Amerika’nın sonunu da bu arsızlaşma getirecektir. Çünkü müteşebbis ahlakında dönüşümün reel zemini halk tabanıdır. Batılı toplumlar artık kültür sahibi ve kültürü yenileyen dinamizmini yitirmiştir.

Türkiye'nin Atlıları Ve Yeni Orta Sınıflar
Türkiye, mukallit bir ülkedir. Batı'da kendi bütünlüğü içinde ne kadar asalet ibraz eden olgu varsa "dakikalık fotoğraf" çirkinliğinde hepsi bize aktarılmıştır. Türkiye'nin aklı yetikleri, Osmanlı’nın feodal olmadığını anlayamadan batı modeli kapitalist olmuştur, çünkü tarihten uzak durmak terakkiperverliğin ön şartıdır. Osmanlı bakiyesi aydın ve rical de bu dünyadan göçünce, tarihten ve hakikatten uzak devrimciler(!) şeklen batı demokrasisine benzeyen bir sistemin seçkinleri oldular. Bu acayip kapitalizm, müteşebbis oluşturmak için aç gözlü bakkallara devlet rantını peşkeş çekmiş, bu sonradan görmeler zümresi de müteşebbis numarası yaparak malı götürme ekonomisini inşa etmişlerdir. Mafya ahlakı ile müteşebbis ahlakı bütünleşmiş, devlette etkin konuma yükselmiştir. Banka hortumlamak, ihale kotarmak, gazetecilik yapmak, milletvekili seçtirmek, darp, harp, ihtilal v.s. tamamen bu seçkinlerin ürünüdür. Sistem DP iktidarından sonra, sırf iktidar koltuğuna oturtmadığı için milletin tercihlerine karşı "Milli Mücadele(!)" yaveleri okuyan Hitlercikler üretmiştir. Zaman zaman müsaadeli demokrasi, denetimle faşizme dönüşmüştür. İç ve dış düşman üretim merkezleri; bilim yerine yanaşık düzen yürümeyi talim eden ve ettiren epistemik cemaat; devlet adamı olmanın sadece jest ve mimiğini öğrenmiş ödlek siyasetçiler… İstisnasız hepsi bunların bu seçkinler kadrosunun ürünüdür. Bizim de atlılarımız vardır ama serveti ve gücü yalnızca kendi aralarında dönen bir iktidar aracı olarak kullanırlar. Tabandan gelen her kıpırtı tehdit, tehdidi bastırmanın yolu “Ordu Göreve” çağrısıdır.
Özal dönemi kısırdöngülerle gelen yakın tarihin çatallaşma anıdır ve devrimcilerin hayal bile edemediği olağanüstü devrimlerle doludur. Özal “Orta direk”i yani gerçek anlamda halkı keşfetmiş; yeni ve reel sosyolojik tabanı olan bir “orta direk”in yükselişini hissetmiştir. 12 Eylül modern(!) darbesi, demokrasiye geçmek için oylama yapınca halkın çoğunluğu bunlar gitsinler diye anayasaya evet demiştir. Ancak, Evren Paşa’nın Partisi’ni de bir celsede siyaset sahnesinden silmiştir. Bu yeni bir dalgadır, daha bir müddet liderini sahnede görsek de AP’yi iktidara getiren dalgadan çok ama çok farklıdır. Ve ilk defa bugünlerde KOBİ olarak adlandırılan yeni işletmeler boy vermeye başlamış, yeni patroncuklar Özal zamanında, bazıları da Özal’ın davetiyle ilk defa yurt dışına çıkmaya başlamışlardır. Özal’dan sonrakilerin ise halkla, “orta direkle” bağlantılarını derhal koparmış, kısa sürede eski seçkinler düzeninin tek temsilcisi olan “Ortanın Solu” çizgisinden daha koyu bir totaliter çizgiye kaymışlardır. ANAP’ı iktidara taşıyan aynı dalga RP’yi iktidara taşıyınca da post modern darbe(!) zuhur etmiştir. Bu harekâtın gerçek bahanesi RP’nin dış politikadaki keskin duruşudur ve tamamen dış desteklidir. Darbenin millîsi olmaz ama Türkiye’de yaşanan ve lider kadrolarının bile belki fark edemediği kadar gayr-ı millî bir zeminde gerçekleşmiştir. Özellikle bu teamül dışı(!) darbe sonucunda askerî kurum ciddi yaralar almıştır.
AK Parti “Orta direk”in büyük bir cevabıdır ve en az post-modern darbe kadar sıra dışı bir olaydır. Refah kadrolarının ve tabanının cevvaliyetle bu partiye geçişini dindar-laik ekseninde almak hatadır; bu hatayı sürdürenler de daima sandığa toslayacaktır. Görünen o ki “Ortanın Solu”ndan hâlâ en ufak bir sapma göstermeyen ve hâlâ paşasının partisini kullanan politikacılar olayın farkında değiller. Bir zamanlar okumuş yazmışların, yüksek bürokratların v.s. odağı olarak görülen kadroların düştüğü fikirsizlik ve kavrayışsızlık vahimdir. Çünkü Türkiye’nin en büyük noksanlığı “Orta direk”i hisseden, devletçi değil toplumcu; seçkinci değil halkçı bir sol yahut sosyal demokrat eğilimin olmayışıdır. Çarşaf açılımı(!) çok arandı mı bilmem ama dâhiyane bir keşiftir. Kâşiflerin kavrama düzeyi ise ancak mizah ve karikatür konusu olabilir.
RP dini eğiliminden değil, adına yanlışlıkla TÜSİAD denilen ve “Devlet Eliyle Zenginleyenler Organizasyonu” başta olmak üzere sivil(!) güçlerin iktidarı kaybetme korkusundan dolayı hedef seçilmiştir. Bu sözde endüstriyellerin kuruluşu, DEZO kod adıyla yazılmalıdır. Askerî hangi saikin harekete geçirdiği bize malum değil… Ama başta DEZO ve yanında iki birbirine zıt görünümlü ve birinin başında da sol ve devrimci olduğunu beyan eden “D”, diğerinde Türkiye’ye işaret eden “T” harfinin varolduğu işçi sendikaları çekmiştir. Bu sendikalara da Sarı İşçi Sendikalar demek ve SİSK olarak kodlamak mümkündür. RP’yi tasfiye bahanesi olan hitabet marazlı siyasiler ise asrımızın post-modern +18 aşk hikâyeleri “Fadime ile Müslüm” yahut “Emire ve Kalkancı” gibi birer figüratif malzeme olmuşlardır. Esas dava, Özal dönemine denk düşen hareketliliğiyle yeni orta sınıflardır. Çünkü reeldirler, düzmece değildirler, kendiliğindendir ve en tehlikelisi köken itibariyle yerli ve muhafazakâr bir karartı oluşturmaktadırlar. Ben bu yeni orta sınıfların ve onların içinden sivrilen yeni müteşebbis namzetlerinin ahlaken idealize edilecek kadar mazbut olduğunu düşünmüyorum. Az sayıda hak ve adalet duygusuna sahip olanlar elbette vardır; ama çoğunluğu Hz. Ömer’in kölesine karşı adaletinden bahsederken, yanındaki işçiyi asgari ücrete talim ettirirken kanunu kullanan bir çarpıklığa sahiptir. Kapitalizmin ve onun iktidar biçimi olan son yüzyıl demokrasilerinin çirkinliklerini ortadan kaldıracak tek şeyin “Güzel Ahlak” olduğuna sonuna kadar inananlardanım.
Aynı reel orta sınıflar, AK Parti’yi iktidara taşımışlardır. Ve aynı hastalıklar, yani “Güzel Ahlak” esasına uymayı ikinci plana atarak, iktidar nimetlerini öne alma ve kendilerine “adalet beklentisiyle” bel bağlayanları tepeleme, hiçe sayma bu iktidarda giderek artan ve altını oyan bir düzeye yükselmiştir. Yanlış yere park etmesine rağmen özellikle bir siyaset sosyolojisi klasiği olarak okunması gereken Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” romanının anlattığı akıbet, bu gidişle mevcut iktidarı da beklemektedir. Bunu kesinlikle temenni eden birisi değilim ve bu kaderin bir daha yaşanmaması için “güzel ahlakı”n gereğini ihtar etmeyi millet-i merhumenin zarara uğramaması için borç bilirim. Her şeye rağmen, bu iktidar karşısındaki konuşlananlar beceriksizliğinden ve adaletsizliğinden değil, kendi beleşçi iktidarlarını sürdürmek için muhalefet etmektedirler. Bu karakterlerini RP iktidarını yıkma projesinde olduğu kadar sert ve alenen değilse de, Anayasa Mahkemesinde görülen post-modern davada ve şu günlerde Amerika’yı kasıp kavuran ekonomik buhranda gösterdikleri tavırla bir kez daha sergilemişlerdir.

“DEZO” Neden Ağlar?
Ekonomik buhranın merkez üssü ABD’dir ve en çok etkilenen yer ise AB ülkeleri olmuştur, tabii doğal müttefik İngiltere başta olmak üzere… Asya ülkeleri ve Türkiye’de elbette etkilenecektir ama en azından tarihlere “Anayasa Fırlatma Vakası” (AFV) namıyla geçmeyi hak eden 2001 krizine benzememektedir. Bu mahalli vakayla başlayan kriz Türkiye’yi alt üst etmiş, büyük ölçekli şimdiki kriz ise merkezi sarsmıştır. AFV krizi, halkı ve KOBİ’leri fena vurmuştur, ama DEZO cemaatinin servetine servet katmış, iktidar mevkilerini güçlendirmiştir. İlk defa büyük ölçekli bir krizin ABD ve Amerika’yı sarstığını ama diğer ülkelerde derin hasarlara yol açmadığını görmekteyiz. Başbakanın “Anayasa kitabı ve ansiklopedi teşbihi” mesuliyetinin bir gereği; birilerinin “Ne yani kriz yok mu?” taarruzuyla krizin psikolojik boyutta derinleşmesini sağlama çabaları harc-ı âlem bir muhalefet tavrıdır; bu tavır alışılagelmiş bir şeydir. Garip olan, iktisadi krizlerin psikolojik boyutunu pekâlâ bilen DEZO’nun ful aksesuar boy göstermesi ve feryat figan ağlamasıdır.
DEZO neden ağlar? Çünkü krizin Türkiye’yi derinden vurmayışına üzülmüştür. Vursaydı, yeni orta sınıfların ve derin rakip görülen yeni müteşebbis hareketinin sekteye uğraması kaçınılmazdı. İktisadi gibi görünen bir siyasi tavırdır bu… Ve mevcut iktidarın reel tabanının şimdiye kadar ilk kez bulmuş olduğu manevra alanı en azından daraltılmak istemektedir. DEZO’nun post-modern dönemdeki sabıka kaydından dolayı, başbakanı kriz konusunda uyarma; hükümete yol gösterme gibi gerekçeleri inandırıcı gelmemektedir. Esas rahatsız olunması gereken, zaten fakirlik sınırının altında olan insanların dertlerini dile getirmesi gereken “SİSK”in tavrıdır. Siyasi meselelerde başta giden sararmış sendikalar, bu gibi konularda susmayı yeğlemektedir; bu hal, muhalefetin görev dağılımı icabı değerlendirilebilir.
Güncel kriz ne kadar etkili olursa olsun, değişmeyen tek şey, “Azdan az, çoktan çok gitmesi” gerçeğidir. Fakir kesimlerden gidecek olan “az” onların zaten kolay olmayan hayatlarını daha da zorlaştıracaktır. Orta direğin nisbi olarak varlıklılarından ve DEZO zenginlerinden giden “çok” ise onların hayat tarzını ve tüketim alışkanlıklarını çok da etkilemeyecektir. “Güzel Ahlak”ın ise halen güçlü olan DEZO cemaatine ve giderek güçlenen “M” temayüllü neo-zenginlerin kısm-ı azamına teğet geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tecrübe ile ve hakk- el yakîn gördüğüm şey, mevcut iktidara destek veren ve iktidar gücünü de sonuna kadar kullanmaktadırlar. Bu zümrelerin bir girişimcide olması “Kalkınma hırsları”na diyecek yok, ama “Adalet” anlayışları zayıftır. Palazlanan önce mahallesini, sonra “Yağan yağmurda beraber yürüdüğü” yakın dost ve arkadaşlarını terk etmekte; hatta daha vahim hallere düşmektedirler. ABD, tüm dünyanın önünde “Güzel Ahlak”tan nasipsiz bir süper gücün çöküşünü bize seyrettirmektedir. Güncel krizin nedeninin “zulüm ve adaletsizlik” olduğunu söylediğimde, derin bir iktisatçı dostum bıyıkaltından gülümsemişti. Öyle ya, kan ve zulüm kelimeleri iktisat bilimine girmez, bilim dediğin ahlakî ve sübjektif yargılardan uzak olmalı. Sanki ekranlardan sıçrayan kan, benim sübjektif yargım ve yanılgım.

Sonuç
Yazarınız siyasetçi değildir ama tecrübeli bir vatandaş olarak siyaset ve iktisat hususunda yazma hakkına da, tecrübesine de sahiptir. Yaşanırken farkına varılamayan, özellikle konumları gereği iktidar kastına adım atanların göremediğini göstermek çabasındadır. Bu çabanın kendisine bir şey kazandırmadığını ve kazandırmayacağını, tersine kaybettirdiğini ve kaybettireceğini pekâlâ bilmektedir. Geleneğinde varolan “Layiha Sunma” cesareti ise iktisadın ilminin babalarından Keynes’in bile telaffuz etmek zorunda kaldığı bilimsel yasaya(!) itimadının tamlığındandır: Uzun vadede herkes ölecektir! Gerçi Keynes, haklı olarak “Acil eylem, günü kurtarmaktır!” demeye getirmiştir ama ölümün kapsam alanını iktisadı kat be kat aşar. Değişmez hakikatler karşısında insanların davranışlarını ahlakları belirler; buna iktisadi faaliyetler de dahildir.
“Uzun vade” düşüncesinin “Öte ile” alakasını kurmak yerine, “Gün bu gündür” demeyi yeğleyen, azıcık palazlanınca yoldan çıkma alametleri gösteren yeni girişimci namzetleri, şu halleriyle umut vaat etmemektedir. DEZO’nun başına “M” gelecekse mevcut iktidar oyununun hiçbir anlamı yoktur. Biz de buradan DEZO gitti, MEZO geldi deriz.

5 Haziran 2012 Salı

İTİRAF

Karanlığa diri diri gömülmeseydi o da
Hergün ayrı giyinen bir mesnevi olabilirdi.
Aklarız kendimizi bakıp eski günahlara
Mutlu olmamız gerek bugün kimse ölmedi.

Susar ketumdur çöl suçsa budur suçu
Kâğıda da sarılır barbicik buluta da.
Nerelidir bu garip kelimeler kimdedir ipin ucu
Sorardık anlasak dilini bir sokak lambasına…

Konuşmadık ne kaldı söyleyin üzerine
Dönmüyor yüzünü hiçbir şey öylesine sağırım.
Öylesine eğrilmiş ki söz dönüyor kendine
Ayrı eve taşınmış sanki benden bir yanım…

Altı üstü bir kum saatiydi deme be âşık
Onun öyle güzel öyle güzel saçları vardı ki…
Beni hâlâ beni hâlâ dirilerden saysaydık
Sebeb-i hayatım olurdu bir tek teli.

DERGÂH, Haziran, 2012

30 Nisan 2012 Pazartesi

İNZİVA VE HALVET


         İlk kilise dağ başında bir mağaradır. Hıristiyanlığın din olarak yayılma stratejisinin teorisyeni Saint Paul ile beraber “münzevî kiliseler” yaygınlaşmıştır. İlk kiliselerin çoğu Anadolu’dadır ve dağ başlarındadır, hatta bazen yeraltındadır. Sosyal hayata karışmadığı yüzyıllarda, belli bir gizlilik içinde yürüyen hristiyanî ibadet -daha çok riyazet- inzivaya vazgeçilmez bir konum kazandırmıştır. Her papaz, yürüyen münzevî bir kilisedir. Günaha bulaşmamak için günahkârlara mesafeli durmak esastır.

Tanrı devleti-yeryüzü devleti dilemması ve paylaşımı ile bir tür uzlaşma sağlandığı Kutsal Roma sonrasında hayata yakınlaşan kiliseler, haşmetli münzevî yapılara dönüşmüştür. Kilise şehir mimarisiyle bütünleşmekten çok yukarıdan bakmayı tercih eder. Pazar ayinleri, rahip sınıfına hayatı ayaklarına çağırma üstünlüğü bahşeder.  Hristiyanî tedris ve riyazetin merkezi olan ve sonraları birer bağımsız üretim birimi olarak da işlevini genişleten manastırlar, sosyal hayattan tamamen soyutlanmış “münzevî yapılar”dır. Kiliselerin kent merkezlerine kayması, rahip ve rahibelerin “inziva geleneği”nden yetiştirilmelerine ve geleneği sürdürmelerine engel değildir. Manastırlar hayata dışarıdan müdahalenin eğitimini almış ruhban yetiştirmektedir. İnzivacı gelenek, hayata hayatın içinden değil, dışından ve daha çok da üstünden müdahale edicidir. Bu geleneğin bugün açısından en yalın göstergesi: Vatikan’dır. Esrarengiz ve entrikalarla dolu gizemli bir manastır intibaı veren Vatikan, tüm hristiyan ulus-devletlerden soyut duruşu itibariyle münzevîdir; dışarıdan ve biçimlendirici bir aktör olarak da inziva geleneğini sürdürmektedir.

Cami başından beri hayatla iç içedir. Tedris-riyazet-ibadet merkezi olarak gözüken medrese cami ve tekkeler şehrin, mahallenin içinde; hatta herkesin ulaşabileceği, herkese açık merkezî bir yere iskân edilmişlerdir. Buralarda yaşayan âmir ya da âlim konumundaki insanlar arasında rahiplik hiyerarşisi değil, olsa olsa mesuliyet farkı vardır. Bizde halvet vardır, inziva yoktur. Halvet Allah’la başbaşa olmaktır. Çilehane vahut halvethane, inzivadan tamamen farklı; geçici ve istisnai bir talim-terbiye aşamasıdır. Yeryüzü nasıl mescit kılınmışsa, “halvet” için de yeryüzü tek adrestir; çünkü “Cümle mevcudat zâkir, cihan dergâhtır.” ibaresi riyazetin özüdür. Tedris-riyazet-ibadet üçlüsünü ayrı düşünmek, müslümanların bugün yaşadığı en ciddi sapmadır. Devletlerce güdümlenen ve denetim maksadıyla desteklenen bu sapma, müslümanları organik bütün olmaktan uzaklaştırmış, din görevlisi ile rahip ahlak olarak değilse de, işlev olarak yakınlaştırılmıştır. Allah’la baş başa olmak için münzevî bir mekâna ve muayyen gün ve vakitlere hacet yoktur. Tabiatın da tedric ile birbirine bağlanan kullardan mürekkep oluşundan dolayı, beşeri ilişkiler (muaşeret) dediğimiz herşey insan dışındaki diğer kullarla da beraber olmaktır. Halk, sadece insanlar topluluğu değil, halk-ı âlemdir.

Bir keşiş için tabiat, muteber bir nesne değildir; Rönesans’a kadar da batı anti-tabiattır; çünkü tabiat günahkârların mekânıdır. Tabiata Aristocu akılla bakışın “resmî bilim” oluşu bu yüzdendir. Rönesans: Tabiata muaşeret içerisinde yönelişin değil, tabiatı sevmenin hiç değil; ihtiras, şehvet ve iştahın aklîleştirilmesinin adıdır. Rönesansçı bilmek, günahkâr tabiat ve insanın efendisi olmak için bilmektir. Bugünkü resmî bilim, salt hükmetmenin aracıdır.  Kısa zamanda naif ve efsanevî Rönesans aydınlarının fikirlerinden koparılarak, resmen avamîleştirilen aydınlanma düşüncesi, bugüne kadar kesintisiz ulaşan uyarlamalarıyla arsız bir ortasınıf ideolojisidir.

Modernizmin mezhepleri konumunda olan liberalizm, sosyalizm gibi ideolojiler tarihin dışından tarihe, hayatın dışından hayata müdahale niyetiyle inşa edilmişlerdir. Aynı evrim çizgisi ve tarih şemasına sahip bu mezhepler, modernizmin akaidini oluşturmuşlardır. Çağdaş bilim kurumları münzevî manastırların temeli üzerine yükseldiği gibi, “aydın” denilen tip de münzevî rahiplerin cüppesinden doğmuştur. Aydın, hayatı dışarıdan müdahale ederek biçimlendirmeye çalışan fenomendir. En trajik aydın tipi ise, sistemin günahlarını yine sistemin yüzüne okumak için, halktan kopuk bir dil benimseyen muhaliflerdir(!). Muhalif duruşu derhal çağrıştıran post-modern münzevilerin beti bereketi olmayan söylev ve söylemleri, garip bir günah çıkarma merasimine dönüşmektedir. “Söylüyorum söylüyorum, kimse harekete geçmiyor!” ifadesi, kendisine acıyan ve acındıran post-modern aydınların halet-i ruhiyelerinin fotoğrafıdır. Muhalifi ve muhalif olmayanıyla aydın, hayalî bir “kimse”ye söyleyen ve kendisinden daha çaresiz olan kitleler içinde münzevî yaşayan yalnız/yabancı rolüne kendini kaptırmıştır. Bu çoğunlukla yabancı da değil, yalancı bir duruştur. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla yahut çarşıda, pazarda, panayırda, fuarda yakın mesafeli muaşeret, “inziva” halini bozmaz; sadece “İnziva der-encümen” denilebilecek bir durum ve duruş çıkartır.

“Halvet der-encümen” müslüman bir topluluğu organik bir bütüne benzeştiren genel bir ilkedir; evde, işte, ticarette, zenaatte “Halvet”e çağırır. “Bismillah” ile başlanılması mümkün olmayan hiçbir iş meşru olamaz!  İşbölümü esasına göre işletilen makine-toplumlarda birey, kendi işine gömülen münzeviler gibi değerlendirilmiştir. Kitleler rahibane inzivanın, teknikleşmesi suretiyle “gözlerini kapayıp vazifesini yapan” münzevî bireylere çevrilmiştir. Bugün tüm dünyaya hâkim olan ve yasalarla dayatılan toplum modeli, manastır işletmelerinin tekâmülünden ibaret büyük çaplı işletmelerdir. “Halvet der-encümen” çağrısı, “Hakk” kavramını hukukun insafına bırakmayan bir toplum modelinin belkemiğidir. Bu çağrı daha ince ayar verici bir nitelikle: Mesleğinde, ilminde, makamında v.s. hüner ve rütbe kazanan “seçkinler”e, tekebbüre düşmemenin ihtarıdır.

Hülasası zor bir konuda iki “ideal tip” çerçevesinde ve kısacık bir yazı içinde, yaptığım atıfların tamamının bedeli uzun uzun ödenmiş ve hesabı verilmiştir. İnziva Özel Sayısı, ileri tarihlerde dile getirmeyi düşündüğüm bir konuyu azıcık erkene almış oldu. Dergilerde “özel sayı” uygulaması tahlile değer ve hazzetmediğim bir hal almışken, böyle bir konuyu kıymetli bir buluş olarak değerlendirdiğimi söylemeliyim. Yayınlanacak diğer yazıların “inziva”ya bakışları mutlaka farklı olacaktır. Benim yaptığım: Soyutlama, tipikleştirme ve kavramlaştırma suretiyle “kendi derdimi” anlatmaktan ibarettir. Dedikodu babından benden de soracak olursanız, kesinlikle münzevî değilim; “Halvet der-encümen” ilkesine sıkı sıkıya bağlıyım. Ancak dengeli bir dağılımın asla gerçekleştirilemeyeceğini düşündüğüm, vasatını yitirmiş bir toplumun ferdiyim. İslamizmin kısa vadede kârlı ama geçici dilinin uzantısı olarak bir tür münzevileştirme/laçkalaştırma operasyonu da yürürlüktedir ve bu yüzden, ilkenin “Halvet” tarafı daha ağır basmaktadır, elde değil! 

13 Mart 2012 Salı

BAĞIMLILIĞIN LEGALİTESİ

Sektör, cari iktisadın en büyülü kavramıdır. “Sektörel bağlamda ele alındığında maliyetin fazlalığının kârı düşürdüğü gözlenecektir!” gibisinden geniş zaman kipindeki cümleler, “sektör”ün burnunu fena halde uzatmaktadır. Bu uzun burunlu mahlûkun hayatımıza girmediği meşru yahut gayr-meşru, helal yahut haram hiçbir alan yoktur. Oyuncaktan tayyareye, patlayıcıdan uyuşturucuya kadar herşeyin bir sektörü vardır; ne kadar masum değil mi? Giyinecekseniz giyim sektörü, soyunacaksanız soyum sektörü hizmetinizdedir… İnsanoğlunun ayrıca bir şey yapmasına gerek yoktur; sektör üretir, sektörler tükettirir, bizler de tüketiriz.
“Bağımlılık!” hayat tarzıdır modern insanın; kafasına, gönlüne göre bir şey yapamaz, alamaz, üretemez, satamaz; marketler, vitrinler ve reyonlar arasında kendine en uyanını seçebilir! Seçebilmenin, yani bu kadarcık hürriyetin tek bedeli paradır, evet sadece ve sadece paradır. Para ne kadar, hürriyet o kadar! “Bağımsızlık benim karakterimdir!” demenin tek yolunun karakterinizi açığa çıkaracak paraya sahip olmaktan geçiyor oluşu, insanların karakterlerini kullanamamaları sonucunu doğurmaktadır. Böylece bu kısır döngü, “bağımlılık”ı sıradanlaştırarak hayat tarzı hâline getirmektedir. Uyuşturucu madde bağımlılığı; sıradan çıkma çabasının ruhî temayülünün, fizikî bağımlılık batağına saplanışıdır.
Uyuşturucu madde bağımlılığı, belki de bağımlılığa alıştırılmış insan tipinin, “yeni bir yol” arayışıdır; yasaklanışı, yasak olmayan bağımlılıklar zincirine eklenme biçimidir. Uyuşturucu madde imal edenlerle, kullananlarla asayiş kuvvetleri vasıtasıyla girilen mücadele, bana traji-komik gözükmektedir. Uyuşturucu sektörü, diğer sektörlerden varlık sebebi olarak farklı değildir; birinin legal, birinin illegal oluşunun muhtemel nedeni, normali her durumda tayin etmeyi hak olarak gören modern iktidar anlayışıdır. Türkiye’nin legal afyon üretimini “İstanbul’u bombalarım!” tehdidi ile engelleyen Amerika’nın, afyon üretiminin illegal alana kayışına doğrudan zemin hazırladığı unutulmamalıdır. Uyuşturucu yapımında kullanılan afyon, o tarihten sonra kendine terörle, silah tacirleriyle içli dışlı bir sektör altyapısına kavuşmuştur. Amerika’nın uyuşturucu ihtiyacının(!) büyük oranda Latin Amerika ülkelerinin karşılanması ve bununla baş edemiyor oluşları, bu ülkenin hem iğrenç, hem de zavallı yüzüdür. Meksika mahreçli uyuşturucunun hesabını, Türkiye ile gören bir ülkeden bahsediyoruz!
Amerika’nın uzun burnunu soktuğu her Ortadoğu ülkesinde terör, terörün olduğu yerde de uyuşturucu sektörü vardır. Milli uyuşturucu sektörü(!) oluşturma ihtimaline karşı legal afyon ekimimizi baltalayan Amerika, diğer Ortadoğu ülkelerinde kurulan ekimlerin, imalathanelerin tek sebebidir; Anadolu ise büyük oranda transit bir ülke görünümündedir. Türkiye’nin narkotik asayiş kuvvetleri, rekor düzeyde –tüm Avrupa’da yakalananın üç katı kadar- uyuşturucu yakalamaktadır; ama imalathaneler talebi karşılamak için süratle çalışmakta ve sevkiyat sürmektedir. Teröre destek veren, tavır koymayan Avrupa ülkelerinin payına uyuşturucu kullanımının artması ve harcadıkları parayla terörü finanse etmek düşmektedir. Dünyaya, nizam vermeye çalışırken kara para ve kanlı ilişkileri kullanmakta sakınca görmeyenlerin, uyuşturucu ise mücadeleleri samimi değildir. Böyle olduğu için de hap, esrar, eroin, kokain gibi her gelir ve kültür düzeyine uygun uyuşturucunun yarı legal pazarlanıyor oluşu tabii karşılanmalıdır. Hedef kitlenin gençler oluşuna üzülebiliriz; ama bu üzüntü legal gösterilen üretim ve hayat tarzını baltaladığı için ise –ki bence öyle- üzüntü insanî temelden mahrumdur. Çünkü legal olarak tayin edilene nazaran illegal olarak belirleneni anlamak için, neyin legalleştirildiğine bakmak gerekir. Tüketim miktarını hazla, hazzı mutlulukla özdeşleştiren bir ahlâkî duruş; özünde uyuşturucu bağımlılığıyla barışıktır. Uyuşturucu patronlarının hayat tarzı ve sosyal ilişkileri imrendirilen, özendirilen legal patronlardan asla farklı değildir.
Sağlığını kaybeden içiciler yüzünden kaybolan işgücü hesaplarına bakılacak olursa dünya ekonomisi büyük zarar içinde gözüküyor. Bu bakış, işte dünya ekonomi ahlakının insana resmî bakıştır: sağlığını kaybetmemelisin, işgücü kapasitesi düşer. İşgücü kapasitesi dediğiniz şey ise, para cinsinden ifade edilmektedir. Uyuşturucu da para kazandırmaktadır, kazandırdığı para ekonomiye büyük katkılar sağlamaktadır. Dolayısıyla, emek ve işgücü hesapları ile uyuşturucunun toplumların zararına olduğunu savunmak, matematik yollarla desteklenen bir yalandır. Sağlık konusuna gelince, ne uğurda kullanıldığı gözetilmeden “sağlığın putlaştırılması” hazcılıktan başka bir şey değildir.
Bağımlılık denilince akla evvela keyif veren, sonra perişan eden uyuşturucu maddelerin akla gelir, ama konu sadece onunla sınırlı değildir. Hayatımızda hiç yokken, teklifsizce giren ve sonra biyolojik varlığımızın bir parçası farz ettiğimiz bağımlılıklarla kuşatılmışız. İnternet bağımlılığının uyuşturucu bağımlılığından farkı nedir? Sağlığımızı tehdit etmiyor mu, iş gücü verimini düşürmüyor mu, dahası hayal gücümüzü esir etmiyor mu? Uyuşturucuya ihtiyaç kalmadan uyuşmuş değil miyiz? Bunlar cevap bekleyen sorular değil; bizzat dünya geneline hâkim hayat tarzıdır. Bu hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan soru sormak, sorunludur.
Neyin neden legal, neyin neden illegal olduğunu kendi hesabıma anlayabilmiş değilim. Legalin ve illegalin kimin legali ve illegali olduğunu sorsam, yanlış bir soru mu sormuş olurum?

5 Mart 2012 Pazartesi

KİTAP VE MEDENİYET

Giriş
“Kitap sahibi olmak” ilk ontolojik esas olarak, insanın dünya üzerinde topluluk halinde yaşamaya başlamasından bu yana bütün medeniyetlerin anahatlarını oluşturur; insanın tarihi kitapla beraber başlar. Sözün yazıyla kayda alınması, insan tecrübesinin geleneğe dönüşmesini sağlamıştır. İnsan artık hem konuşan, hem okuyan, hem yazandır. Kitap, ehl-i satır (yani yazar) ve konuşa konuşa iletişim kuran halk medeniyetin temelini oluşturur. Toplum hayatı, insan-kitap birliğinin, insan-insan, insan-tabiat ilişkilerine yansıması ve paylaşılmasıdır. Şifahî ile kitabî arasında birbirini besleyen ve bütünleyen dörtlü akış, medenî hayatın tazelenmesinin ve devamının biricik şartıdır.

I. “Muhkem Kitap” ve medeniyet
Medeniyet öncesi hayatında insanın kitaba ihtiyacı yoktur, çünkü “Hakk” ile olan teması doğrudandır. Yaşadıklarının öncesi ile sonrası arasında bir bağ kurması gerekmediği gibi, gelecekte kullanılmak üzere saklaması gereken bir bilgi de yoktur. İletişim vardır, ama iletişimi sağlayan dil, “Hakk katı”ndan insana ulaşan tek yönlü bir haber akışı içindir. Medeniyet öncesi dönemdeki haber akışı, insanın beraber olduğu varlıklarla biçim olarak aynıdır; ama insan muhtevasıyla farklı bir maceraya sahip kılındığı için, haber akışının biçimine muhalif eyleme ve eylediğinin sorumluluğuna taşımaya adaydır. Başka adaylar bu sorumluluktan kaçınmışlardır, dünya hayatının yüküne talip olmak, ona nizam vermeyi üstlenmeyi de tazammun eder.
İnsan yeryüzündeki macerasına, “sebep olan” ile beraber başlamıştır. “Sebep olan” kovulmuş, insan indirilmiştir; kovulan muhalif, insan haleftir. Söylenene tabi olmaktan, söylenenden yola çıkmak mesuliyetiyle indirilen insanın hilafeti, yoldaşı olan “Muhkem kitap” ile kaimdir. “Muhkem Kitap”, insanın muhalif eyleminden duyduğu nedametin mükâfatıdır, indirildiği yerdeki hayatının kolaylaştırıcısı ve düzenleyicisidir. Yoldaş’ın rehberliği ile insanın dünyadan “Hakk katı”na “yalnızca söyleneni yapmak”tan ibaret zamanlardan daha özgür bir biçimde dönüşü mümkün iken; “sebep olan” ve ona uyan mutlak ve daimi bir esaretle dönecektir. “Muhkem Kitap sahibi olmak!” ontolojik bir esas olarak, insanın topluluk halinde yaşamaya başlamasından bu yana bütün medeniyetlerin anahatlarını oluşturur. Nesiller değişir medeniyetler ise süreklilik gösterir; kitapla bağ kuramayan yahut kaybeden toplumlar, Hakk katında da, halk katında da muteber medeniyetler sergileyemezler, bazen de tamamen kaybolurlar. Medeniyet kavramı ne olumluluk ne olumsuzluk bildirir; dünya, olumlu ile olumsuzun iç içe yaşadığı gezegenin değil, hayatın adıdır; sırf insana ikaz olsun için de “ism-i tafdil” ile tesmiye edilerek vurgu kazandırılmıştır.
II. Doğru ölçmek ve tartmak
Medenî insan huzursuzdur; çünkü eyleyen ve sorumluluk sahibi bir şahsiyet olarak başkalarının hayatına müdahale özerkliğine sahiptir. Bu müdahalenin esası: Ölçmek ve tartmaktır. Kitap, özerklik içerisindeki insana, eyleminden sorumsuz olmadığı, aldığı habere göre eyleyebildiği medeniyet öncesi hayatın huzurlu haliyle bağ kuran biricik varlıktır. “Hakk” ile olan iletişim, “Muhkem Kitap” vasıtasıyla çift yönlü bir akışa dönüşmüştür. Kitap, “Hakk katı”ndan haber; insanın dünya üzerinde eylediği ise “Hakk”a ulaşan haberdir. Kitap ile insanın eylediği arasında mütekabiliyet kurulması çabası, dünya hayatının –medenî hayatın- tek hakikî mücadelesidir. Bu mütekabiliyet kurulabildiği kadar insan doğru ölçüp tartmayı becerebilir.
Medeniyet zahirî gerçekliktir, insana bağlı olarak değişir, değiştirilir. Zahirî olandan yola çıkmak dünya hayatının ön şartıdır; çünkü ne insana, ne de eşyaya zahir olanın dışında hiçbir şeyle hüküm biçilemez. İnsana medeniyet içerisinde düşen tek şey doğru ölçmek ve tartmaktır; doğru ölçmek ve tartmak dıştan nicelikle uğraşmak gibi gözükse de içten insanın niteliğinin tecellisidir. Nitelikli insan, “Muhkem Kitap” ile dünya hayatı arasında çift yönlü akış ile kurulan medeniyetlerin tek şansıdır. Niteliğin tükendiği yerde, medeniyet krizi başlar. Niteliği ve nitelikli insanı kendinden uzak tutmak suretiyle sübut bulan “modern medeniyet”, krizdedir; doğru ölçmek ve tartmak özelliğini kaybetmiştir.
Doğru ölçmek ve tartmak, bizzat ve bilinebilir “Hakk” değildir, ama “Hakk”ın tecellisi için tek yoldur; doğruyu yapmak mükellefiyeti olan insanın “Hakk”a dönüş yolculuğunun sağ salim sonuçlanmasının tek yoludur.
III. "Yürüyen Kitap" olmak: Ferdiyet ve Şahsiyet
Eşyanın zahiri ile ilgili düzenlemeler zamanla mukayyettir; bunların birikimi ve bütünleşmesi de medeniyeti oluşturur. İnsanın kitapla ve sözlü kültürle bütünleşmesinin ölçüsü; “İnsanın varabileceği kemal noktası”nı tarif ve tasvir eden “O yürüyen bir kitaptır” ifadesinde sübut bulmuştur. “Yürüyen Kitap” olmak hayatla kitap arasındaki bağı sağlam kurmak, mevcut ile geliştirdiği her türlü ilişkide -okuduğuyla, yazdığıyla, söylediğiyle, eylediğiyle- bu özelliği sergilemek demektir.
Kitap; tektir, tamdır, tekrarı yoktur. Kitap’tan sonra ışığını ondan alan “Kitap gibi kitaplar” yazılabilir; “gibi yazmak” yazar için ululuktur; Mevlana için “Peygamber değil, ama kitap sahibi!” denilmesi bu yüzdendir. “Yürüyen Kitap” da ferdiyetiyle tektir, tamdır, tekrarı yoktur. O’ndan sonra, onun gibi olmanın tahkiki başlamıştır; O’nu taklit tahkiktir, çünkü zamana dair olan (evvel ve ahir) ile mekâna dair olan (batın ve zahir) O’nun ferdiyetinde toplanmıştır. Ferdiyet’ten sonra şahsiyet gelir. Şahsiyetiyle tek olmak yolu her insana açıktır, şahsiyet tahkik sahibidir; tahkik sahibinin halk katındaki karşılığı “Kitap gibi adam” tabiridir. Kitap gibi adam, kitaptan aldığına kendini de katarak, sözün güzelini muhatabının seviyesine göre aktaran insandır. Bu insan, iyiliği (marufu) irfan haline dönüştürerek özü, sözü, eylediği bir olan arif kişidir. İrfan sahibi kişi kitap yazmış olsun olmasın bilen kişidir; ancak her yazan yahut bilen kişi irfan sahibi olmayabilir. Yazarın, yazdıklarıyla bildiği ve eylediği arasında birlik varolsa bile; bu, okuyan kişilerden tamamen bağımsız gelişen bir durumdur. Çünkü artık yazar değil, kitap ile karşı karşıyayızdır.
Eskiden de böyledir, ama özellikle matbaanın icadıyla başlayan süreçte, “yazar”ın muhatabıyla hiç karşılaşmadan ulaşması sürat kazanmıştır. Yazar olarak adlandırılan insanların yazdıkları gibi davranmak gibi bir mükellefiyetleri olmadığı gibi, pekçoğu neredeyse hayattan ve halktan kopuk olmakla o sıfatı kazanırlar. Herhangi bir kitap, yazılıp yayınlandıktan sonra yazarından bağımsızlaşır ve sayısız muhatabına ulaşır. Yazarın kim olduğuna ne eylediğine değil, satırlarda söylediğine bakmak kaçınılamaz bir zorunluluktur. Kitabından hareketle hayran olunan pekçok yazar, hasbelkader karşılaştığı okuyucusunu hayal kırıklığına uğratabilir. Okuyucu, yani okuduğunu anlayan kişi; yazarların dünyasında değil, kitapların dünyasındadır. Kitap; yazarı uykusunda, hatta dünyasını değiştirmişken bile iş yapan bir varlıktır ve varlığı, bugünün cehl-i mürekkep ile malûl vasatında, aritmetiğin anlatmaya kifayet edemeyeceği kadar hayatîdir.
Okuyan bir toplum olmadığımız doğrudur. Genellikle de bu konuda halk kabahatli bulunur; ancak, “Okuma oranının neden düşük olduğu” sorusu kadar; kitapların neyi yazdığı da önemlidir. Kitaplar, toplumun kültürüyle, şifahi akışıyla bir kesişme noktası yakalayamıyorsa orada hitap edenle (kitapla) muhatap (halk) arasında bağ kurulması zorlaşır. Sosyal bilimlerin araştırma nesnesi toplumdur; araştırma nesnesiyle irtibatsız yayınlar, bırakınız sıradan bir okuyucuyu, çok iyi bir okuyucuyu bile kendinden uzaklaştıran, ciddi bir anlatamama problemi taşımaktadır. “Kitap gibi adam” davranış düzeyinde Hakk’tan aldığını halka aktaran aynı zamanda kitapla beslenen insandır; yazar olması da gerekmeyebilir. Kitap ile hayatın, kitabî ile şifahînin, zamanî ile mekanînin aynı anda kavranamayışı, bir toplumun temel dinamiği olan “Kitap gibi adamların” yetişmemesi sonucunu doğurur ki, bu medenî hayatın kriz içine girmesi demektir. Soğuk gri kulelerde, çok kitap yazan ve bu üretkenliğini market ihtiyacı dışında, şehre inmediğine borçlu olduğunu söyleyen pek çok sosyal bilimci barınmaktadır.
“Kitap gibi adam”ların yetişmesi için, zamanın getirdiklerine şahsiyetli cevaplar veren, muhkem bilgiler ve çözümler sunan “Kitap gibi kitap”lara ihtiyaç vardır; bu da kitap gibi adam olmakla kalmayıp, yazmayı da üstlenen ariflerin işidir.
IV. Kâinat'ı okumak
Okumak; hem kitap, hem de kâinatı/tabiatı okumak/anlamak demektir. Tabiatı bir kitap gibi okumak, eşyanın dilini anlamak çabasıdır ve okumakla anlamak Hakk katında eş anlamlıdır. “Oku!”nun ve benzeri hitapların şeklen emir kipinde oluşu bu yüzdendir; malum ola ki seven sevdiğine arzusunu emir kipinde bildirmez ve vekiliyle onu kucaklamaz! Kâinatı okumaya dair ontolojik esas: Toplum katında, yani kitabın hayatla kesiştiği hatta bize okuduğumuzu “anlamak”, hatta yazandan daha iyi anlamak görevi yüklemektedir. Dünyada olup biteni anlamak istiyorsak, dünyayı anlatan bütün kitaplarla sağlam ve aynı zamanda şahsiyetli bir bağ kurmalıyız; çünkü “anlamak”, insanın kendi varlığını okuduğunun içine katmasıyla mümkündür. Eşya insanın nefesiyle soluk alıp verir, bu yüzden okumak kitabın dili ile eşyanın dilini aynı anda kavramaktır. Satırda yazılan, okuyanın sudurundan geçip yeniden kâinata dönmüyor, satırla yazılan da sudur imbiğinden süzülerek kâğıda düşmüyorsa; “ha bir kuru emektir!” ki, yazana, okuyana, kaleme, kâğıda yazık.
Satır ile sudur birliği ferdiyet demektir. Kişi ancak ferdiyetiyle herdem yeni, herdem çağdaş olma sıfatına hak kazanır ki, bu da ferdiyetin miktarınca marifet sahibi olmak demektir. Kitap ve kâinat ile münasebeti ontolojik esasa dayanmayan bir okumanın dilimizdeki muzip karşılığı “burnuyla okumak” tır; burnuyla okuyan toplumların yazarı da burnuyla yazar. Yazar daim burnuyla yazar, okuyan da daim burnuyla okursa; yazılanın Hakk ile hakikat ile bağı kopar, halk o zaman gerçeği yalan yalanı da gerçek olarak okur.

Sonuç
Hakk’ın “ümm” yani esas ve tek haber kaynağı, halkın ise ümmî olduğu medeniyet (dünya) öncesi dönemde insanın eylediği doğrudan doğruya Hakk’tır. İnsan, Hakk ile irtibatını medenî hayatla beraber “Muhkem Kitap” yoldaşlığıyla sürdürecektir. Medenî hayatta ümmîlik bitmemiştir, çünkü “Yürüyen Kitap”, ferdiyetiyle eşyanın dilini bilir olmak özelliğiyle Hakk’tan eylemiş, Hakk’tan söylemiştir ve ümmîdir. Bu yüzden medeniyet kitap ilişkisine dair ontolojik esaslar, evrimci bir çizgi ve istikamet bildirmeyip, bütünlüklü bir akış içindedir.
Satır ile sudur birliği insanı ümmî nazar sahibi kılar; ümmîlik, eşyaya “Şey”, tek ve tekil olanın nazarıyla bakmaktır. Ümmî nazar, insanın medenî hayat öncesi döneminin tersine, bahşedilen değil gayretle elde edilen bir usûldür ve esasa ulaşana kadar okumak, anlamak, ayıklamak çabasıdır. Usûl ile erilen kemâl noktası, tahkiktir. Âlem tahkik sahibi insanın varlığıyla kaimdir; bir toplumun eşyaya tabiata ve insana hukuk dâhilinde, yani doğru ölçen ve tartan bir medenî hayat tahakkuk ettirebilmesi de tahkik sahibi insanların çokluğuyla mümkündür; çünkü toplum vasatı onların kılavuzluğuyla Hakk’a bağlanırlar.
“Düşünüyorum o halde varım!” diyerek, kendini mutlaklaştıran, kendi dışındakine hayat hakkı tanımayan zorbalardan, “Düşünüyorum o halde Descartes var!” diyen mukallitlerden kurtulmanın ve gezegenimizi kurtarmanın yolu kitap ile dünyayı aynı anda okuyan; tabiata, “yetmiş iki millet ve onsekizbin âleme” temiz soluğuyla can katan “Kitap gibi adamlara” sahip olmaktır. Bu insanları yetiştirmek hem millî, hem de insanî görevdir.

27 Şubat 2012 Pazartesi

KIZIL KUŞAK

“Yeşil Kuşak” projesi yeri geldikçe hatırlatılır ve eski solcular tarafından milliyetçi muhafazakâr sağın “büyük günahı” olarak başlarına kakılır. Sağ, hep nefs müdafaası refleksiyle büyüdüğü için, bu itham karşısında pusar. Aslında denilen doğrudur, ama diyen eğridir. Yeşil Kuşak, bu ülkenin hiçbir mensubunun özbilinç ve hür iradeyle katıldığıbir şey değil idi; tersine topyekün kuşak olarak kullanılmışlığımız söz konusu edilebilir. Yeşil Kuşak soğuk savaş konjonktürünün bir konseptidir ve oradan mili konsept olarak, kişiliğini doların dalgalanmasına borçlu devletin sırtına sarılmıştır. Dünya konjonktürünü tayin edenlerin el atmadığı ülke, toplum, topluluk yoktur. Bunu da “çağdaş uygarlık” gibi,“küresel gerçekler” gibi içleri keyfemâyeşâ doldurulan dogmalarla yaparlar. “Belirleyiciler”in haritaya bakma, tarihi faktörleri kullanma, ülkelerinin çıkarlarını koruma gibi mühim konulardaki bilinçli manevralarını takdir etmesek de anlamamız elzemdir. Kimin ne için neyi kuşandığını anlamayanlara, “çağdaş dünya patronları”nın proje ve eylem repertuarlarında her renk kuşak, bulundurduklarından eminim.
“Yeşil Kuşak” misyonunu yitirince
Solculuğun görünürdeki adresi ya Çin idi, ya Sovyetler… Çini görmeden Çinci, Sovyetleri görmeden Rusçu, Marx’ıbilmeden Marxçı, Mao’yu tanımadan Maocu olmak için bunların kim tarafından nasıl yönlendirdiğini bilemeyiz… Bildiğimiz, komünizm tehlikesinin varlığının inandırıcı olması için devrimci gençler, örgütler, hücreler şarttı; pek çoğu vatanın selametini samimiyetle isteyen “parkalı, postallı” delikanlılar, “kızıl bayrak” çekecek kadar şaşkın, “enternasyonal marşı”nı “İstiklal Marşı” yerine ikame etmeyi düşünecek kadar milliyetsiz bir zemine kaydılar. Yeşil Kuşak dedikleri konseptin kamuoyunda altyapısını sağlayan “kızıl tehlike” oluşmuştu, sonrasında “Kahrolsun Komünistler”, “Komünistler Moskova’ya” millî soslu sokak tepkisiyle kızıllara karşı sürdürülen konsept meşru zeminini buldu. Sovyetler ve Çin uygulamaları esasta birer modernleşme ideolojisinden ve tatbikatından başka bir şey değildi; şimdilerde kapitalist dünyaya adaptasyonda demokrasi(!) ile yönetilen bizi kısa zamanda solladılar. Demirperde hantallığıyla yönetilen gerçekte bizler miyiz diye düşünmek icap eder.Bir sabah Sovyetlerin efsanevî demirperdesinin, ancak örümcek ağı kadar sağlam olduğunu öğrendik; “Go home”culuktan başka mahareti ve milletimize mahsus hiçbir derinliği olmayan solcularımızın fiyakası da bozuldu. Artık Sovyetler yoktu, arkasından Çin de çözüldü. Türk solcuları pek çoğu hâlâ oralara gitmek ve özledikleri rejimin bakiyelerini tanımak gibi bir maceraya katlanmadılar; çünkü oralarla ilgileri zaten dolaylıydı. Rüşvet, bürokratik iktidarın pislikleri, teknolojik hantallık gerçekte hiç gerçekleşmeyen sosyalizmi, beklenmedik bir anda bitirmişti. Konjonktüre bağlı konseptlere ayarlı milliyetçiliğin de eli boşta kalmıştı, hâlâ da öyle gözüküyor, dayak yedikçe annesine yaklaşan çocuklar gibi, devletçilikle özdeşleşerek, horlanmalarına rağmen merkeze yakın bir yerde tutunmaya çalışmaktadırlar. Yer altı ve yerüstü yolsuzluk kaynakları keşfedildikçe her kesimden memleket evladının ahlakı da erozyona uğradı.PKK terörü bu ara boşlukta Türkiye’ye soluk aldırmamak için seri bir şekilde ikame edildi. Vatansever Kürt, bu başarılı terörizm tatbikatında düşünmeye bile fırsat bulamadan kavruldular, kırılganlaştılar; fasih Türk illegal terörün ve legal baskıların altında ezildi, hırpalandı; Türkiye çok şey kaybetti. Oysa sağlıklı bir demokrasi ve yolsuzluk ekonomisinden kurtulmak için, tarihin verdiği en önemli fırsattı. Hantal seçkinlerimiz aynı ciddiyetsizlikle, aynı yolsuzluklarla, aynı “kasaba politikacısı kurnazlıklarıyla” belki de bize on yılda bin yıl kaybettirdiler. On yılda on beş milyon vatan evladı daha ihtiyarladı.Bu arada “Kızıl Kuşak” projesi da olgunlaştı ve start aldı.
Kızıl Kuşak
Kızıl kuşak projesinin malzemesi hazırdı. Eli boşta kalan solcular, kısa zamanda medya başta olmak üzere resmi ve sivil bütün kurumlarda, holdinglerin alt kadrolarında rejimin cici ve beyaz çocukları olarak mevzilendiler. Ne parka kaldı ne postal, cepleri para gördükçe“solculukları” nostalji oldu, ama bir şey bakiydi, kendilerine hiçbir zaman pas vermeyen halk çoğunluğuna olan hınçları… Bu hınç, dünya konjonktürünü belirleyen patronların gösterdiği hedefe anında yöneldi. Kızıl tehlike bitmişti, yeşil tehlike vardı. Yeşil tehlikeye karşı “kızıl kuşak” gerekiyordu; light kızıllar kârlı, dolarlı mesailerine başladılar; vicdanları rahattır, çünkü“dinci faşizm” yahut patronlarının deyişiyle “islamo-faşizm”le mücadele etmek, tarihî materyalizm inanışlarının bir gereğidir. Patronlar kapitalisttirler ama olsun; onlar da zaten numaradan sosyalist idiler; kapitalle tanıştılar, “Das Kapital” hükmünü yitirdi…Türkiye’de hazır kıta bekleyen “kızıl kuşak”ın hedefine birilerini yerleştirmek de çok kolaydı. Halkın iktidara kadar yükselttiği ve bütün iyi niyetine rağmen üzerinde yaşadığı zemini yeterince kavrayamayan “Milli Görüşçü” partimiz vardı; o partinin gölgesinde müteşebbis ahlakının yanından geçmeyen bedavacı holdingler vardı, fiyakalı libasları ve asalarıyla defile düzenleyen meczuplarımız bile vardı… Hülasa yeni konjonktürel küresel tehlike konseptinin gerekçe göstereceği her şeyimiz fazlasıyla vardı.Olmasa ne olurdu? Farklı enstrümanlar kullanılarak, hedef yine oluşturulurdu. Süreç başladı… En etkilisi, aşinamız olan “irticacı” damgası olmak üzere, içinde yoğun hakaret içeren etiketlerle dindar olup da makam, meslek, işyeri sahibi olanlar başta olmak üzere farklıdoz ve derecelerle sıralanmış kelimelerle işaretlendiler, hedef gösterildiler, gösterilmeye devam ediyorlar. Aydın sektörünün hemen hemen dışında kalan bütün yayın organları “dinci” damgası yedi, eli kalem tutan herkes “dinci yazar”, başörtülü her kadın “dinci”den de öte avlanacak “cadı” ilan edildi, edilmeye devam ediyor. Mesleğinizin, adınızın başına “dinci” sıfatı eklenmeyi hak edecek fiiller: Pantolonunuzun diz yerlerinin aşınmış olması, içki içmemek, sizi dansa kaldıran hanıma “vals bilmiyorum” bahanesi uydurmak, evinize ayakkabısız girmek, hattâ boşbulunup muhbirlerin yanında “selamünaleyküm” ile selam vermek gibi sizin asla tahmin edemeyeceğiniz çeşitlilik arzedebilir. Ülkenin kısm-ı azam evladı“dinci” olma liyakatine hakkıyla sahiptir ve bu garabet konjonktürel konsept sürdürülürse bugün değilse yarın işaretlenebilirler. “Kurt dumanlık günü sever!” hesabı, bazı mahfiller farklı tarihî ve sosyolojik saiklerle “çağdaşuygarlık, aydınlanma, dogmalarla mücadele…” gibi kuzu postuna bürünmüşkavramlar arkasından stratejik “Türk düşmanlıklarını” da sürdürünce, işaretçilik vatanın bağrında derin yaralar açtı,açmaktadır.
Sonuç: Bütün kapılar işaretliğinde
28 Şubatta Post-modern bir “Ali Baba ve Kırk Haramiler” yaşanmıştır ve derinden derine hâlâ yaşanmaktadır. Patronların vizyona soktuğu bu uygulamada, birilerine “Yeşil Tehlike”(!)arzeden kapıları işaretleme görevi verilmiştir. İşaretçilerin kalemleri o kadar vazifeşinas(!) çıktı ki, sayelerinde ülkede işaretlenmeyen kapı kalmadı. Çarpıatılan kapılar; iki cihan harbinin hamallığını çeken kadınların, yolsuzların soyguncuların bedavacılığına aldanmayıp dürüst kalan hane reislerinin, memleketini sevmeyi kundakta öğrenen yavruların kapılarıdır. Son kapı da işaretlendikten sonra, terminatörler mi çıkacaktı köşe başlarından, bilemiyoruz. 28 Şubat bin yıl sürmedi ama çok üzerinde durulması gereken bir hareketti/harekettir.“Kızıl kuşak” büyük bir projenin bize uygun görülen tarafı idi. Bu projede Neo-con uzantılı Ortadoğu projeleri üzerine yoğunlaşan/yoğunlaştırılan şüphe ve dikkatin daha fazlasıyla –Avrupa Birliği vesilesiyle- Avrupa sathına çevrilmesi, Türkiye üzerinde yürütülen çapraz savaşın bütünlüğünü kavramanın tek sağlıklı yoludur. Güç yarışında kendi aralarında da çekişen ve bizi çekiştirip duran patronlar, bizi düşündükleri için değil kendi hassas dengeleri adına projeyi radikal değil denetimli götürmek kastıyla yumuşatmış gözüküyorlar; ancak, bir şeyi başlatmak nisbeten kolaydır, nasıl gelişeceğini tahmin etmek ise zordur. İçerideki derinliksiz aktörler,ısrarla yollarına devam etmeye çalışıyorlar ve kestiremedikleri esaslı gerçek, halkın bu tür projelere eskisi kadar rağbet etmediğidir. Türkiye’nin “soğuk savaşekonomisi”nden beslenen liyakatsiz seçkinleri için kendileri dışında her şey tehlikelidir; kendilerine bir zeval gelmemesi için yeşil de kuşanırlar kızıl da… Global patronlar bu realiteyi, hem hard, hem de light kızıllardan daha iyi anlamakta ve değerlendirmektedirler. Realite, onları kendi hesaplarına rasyonel çizgilere çekmekte, bizimkileri ise irrasyonel bir halk düşmanlığına ve bölücülüğe sevketmektedir.Bütün insan renk ve çeşitliliğiyle, tarihiyle, kaynaklarıyla beraber, geleceğe doğru “varolmak” davasından başka hesabıolmaması gereken bir ülkenin; neleri nasıl kaybettiği konusunda 28 Şubat tam bir derstir. Başkalarının belimize doladıkları kuşaklarla, hiçbir şey olunmadığını,olunamayacağını kalıbına bakınca adam gibi gözüken iktidar seçkinlerinin tavırlarından anlamış olduk. Ismarlama kuşaklarla halkı birbirine kırdıran, ülkeyi soyguncuların eline bırakan seçkinlere rağmen, ülkemizin belkemiği olmayan bir sürüngene dönmeyişi umut vericidir. Türkiye’nin taşıdığı stratejik derinlik kadar, geçmişten bu zamana yaşadağı “stratejik kirlilik”lerin de bütün ayrıntılarıyla ortaya dökülmesi şarttır. 28 Şubat, stratejik kirliliğin hem boyutları,hem de mühendislerinin kalitelerini en iyi temsil liyakatine sahip bir darbe olmuştur. Ama stratejik kirlilik, iktidar boyutlarında hâlâ sürüyor, daha tehlikelisi susmasak da kimse dinlemiyor. Türkiye acayip westernize oldu…