20 Eylül 2012 Perşembe

SABAHÇI KAHVE



Sabahçı kahve gibiyim kimler uğramıyorki
Ölüler gedikli müşterimdir sanki biraz çekingen.
Elleri buz kesilmiş yok sokacak cepleri  
Isınıp çıkacaklar çay istemezler zaten

“Ölüm de geçicidir!” diyorum, güya teselli
Gülüşüyoruz bir yandan acımız da var
Her birine taze açmış üç de gulhüçiçeği;
Hoş olmalı sanırım böyle hatırlanmalar.

Duyan geliyor bizde muhabbet gani
Ocak dalmıştır bazen, vakit de geçmiş…
Dert değil çakarız bir daha kibrit-i ahmeri
Su söyler bardak dinler gerisi bahaneymiş.

Yatak, yatak değil uzun yol arabası
Tam dalarken uykuya çift hörgüçlü bir rampa…
Havalanır cümle kuşlar kalbimin akrabası
Gün ışıyor kalksana gün ışıyor kalksana…

Dergâh Dergisi, Eylül, 2012

2 Eylül 2012 Pazar

“ANKARA’NIN TEMELİ SİVAS’TA ATILMIŞTIR!”


“Anadolu’nun en emin yeri…” sıfatı Amasya Tamimi’nde Sivas’ı tanımlamak için kullanılmıştır. Sahih metinde “bil-vücûh en emîn mahalli olan Sivas’ta…” biçimindedir. Vücûh, yüzler, çehreler, ileri gelenler ve satıh anlamlarını taşımaktadır ve özenle seçilmiş intibaı vermektedir; çünkü hazırlayanlar gerçek kurmaydırlar, Amasya Genelgesi gibi önemli bir metinde harc-ı âlem kelimeler kullanmazlar. Ancak bu ifade, tarihî vesikaların anlamını zayi etmeye kadar varan acayip bir sadeleştirme marazına tutulmuş özetçi tarihçiliğin kurbanı olmuştur. Özetçi tarihçilik, özellikle de “İnkılâp Tarihi” tarihçiliğine hâkim bir üslup olmuştur. Özetin özeti, özetin de test seçeneği haline dönüştürülmüş hapı derken, “öz” tamamen kaybolmakta ve ifade “Sivas’ta bir kongre düzenlenmeye karar verilmiştir” kuruluğuyla karşımıza çıkmaktadır. Hani koşullar(!) müsaade edecek olsa, Sivas’ın adı neredeyse hiç geçirilmeyecektir; tarihte bazı önemli olayların içinde geçtiği şehirle anılması bir teamül olmuştur; özetçi inkılâpçılar da mecburen bu teamüle uymak zorunda kalmıştır.
Ortama uyup, vücûh kelimesini “her” ile sadeleştirerek, ifadeyi yaygın biçimiyle  “Anadolu’nun her cihetiyle en emin mahalli” olarak bir nevi tercüme etmiş olalım ve “Her’in kapsam alanı ne kadardır?” sualine bir cevap arayalım. Sadece coğrafî ve stratejik önemine binaen memleketin kurtuluş ve bağımsızlığına dair kararlılığın gösterileceği bir kongre için pekâlâ başka bir yer de seçilebilirdi. İşgale uğramayışı ve sıcak cephelere uzak oluşu Sivas için bir tercih sebebi, ama bu kadarı yeterli olsaydı başka illerden biri de seçilebilirdi. Elbette Sivas bazı metinlerde tek başına Vilayet-i Anadolu ismiyle anılan bir şehirdir, tarihi itibariyle isminin kalıbını dolduracak cesamettedir, seçimde bunun önemi de büyüktür. Ama bir yerin “her bakımdan güvenilir…”liğin ön şartı, beşerî coğrafyasındaki derinliktir; şahıs kadrosu, hususen ricali itimada şayan olmayan bir şehrin dört tarafı dağlarla, müstahkem kalelerle çevrilmiş olsa ne yazar. Siz bir korsan toplantı düzenleyecek olsanız, böyle bir yeri tercih eder misiniz? Sevk ve idare kabiliyeti tartışılmaz Amasya Toplantısı’nın fedailerine böyle bir nakısa yakıştırılamaz; çünkü alınan kararların altını imzalamışlardır ve o kararlar o gün için “Millî sır”dır. İmza koymak, ipe boyun uzatmak anlamındadır.
Sivas, vatan sathında millî refleksi en kuvvetli insanlarla dolu bir şehirdir; bu özelliği günümüzde de birileri tarafından pekâlâ bilinmektedir. “Milli bütünlüğün tehdit ve tehlike altında(!)” olduğuna dair aşırı tahrik ve yönlendirmeler “Ayranı çabuk kabaran” Sivaslıların bazen feci şekilde canlarının yanmasıyla da sonuçlanabilmektedir. Sivas’ın en belirgin ve ona Vilayet-i Anadolu unvanını kazandıran özelliği rengini hemencecik açığa verişidir. “Efkâr-ı umumî”nin ne yana estiğini anlamak isteyenlerin, kamuoyu yoklamalarına bakması yetmez, Sivas halkının temayülünü de yoklamalıdır. Sivas’ta tavan yapmayan siyasi hareket, tüm ülkede tabana vurmuştur; istisnası yoktur. Mustafa Kemal Paşa memleketin genel temayülünü, kararlara verilen tepkileri ölçmek için de özellilikle Sivas’ı seçmiş ve kongre sonrasının ön hazırlıklarını burada tamamlamıştır.
Kargaşa ve şaşkınlığın hâkim olduğu, vatanın selametini isteyenlerin bile ayrı tellerden çaldığı bir ortamda, Sivas’a teveccühün arka planında genel hatlarıyla, Mustafa Kemal’in baş tuttuğu harekete bir temayül ve desteğin oluşudur. Pekçoğu İttihatçı şehir seçkinleriyle beraber Sivas halkı bil-vücûh Paşa’yı desteklemişlerdir. Muhalifler elbette vardır ve onlar dahi hain olmayıp, bağımsızlık için başka çözüm arayanlardır. Sivas Kongresi'nde seçilen altı kişi, Erzurum Kongresi'nde seçilen dokuz kişi ile cem edilerek “Milli Temsil Heyeti” oluşturulmuştur. Temsilciler, Millet Meclisi faaliyete geçinceye kadar memleketin idaresini üstlenmiştir. 2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa'nın gelişinden, bu çekirdek meclis hüviyetindeki heyetle Ankara'ya hareket ettikleri 18 Aralık 1919 tarihine kadar, Sivas fiilen ülkenin başşehridir. Başşehir tecrübesine sahip Sivas, üç aylık bir dönemde çok önemli bir görev ifa etmiştir; bu süre, Kongre kararlarının gerçek anlamda mayalanma vetiresidir.
Sivas, müstakbel Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk payitahtıdır. Vatanın kurtuluşuna dair en keskin ve kesin kararların alındığı kurultay sonrası günlerde, böbreklerinden rahatsız olan Mustafa Kemal’e özel ihtimam gösterilmiş; şehir eşrafı, yumuşak içimli Kepenek suyu taşıyarak tedavisine yardımcı olmuşlardır. Paşa Ankara’ya geçtiğinde Sivas’ın başkentliği sona ermiştir. Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920 itibariyle de Ankara fiili başkenttir. Mustafa Kemal, paşa olarak uğurlandığı Sivas’a Atatürk olarak 13 Kasım 1937’de son uğradığında “Bir milletin kurtuluşunu sağlayan kararlar burada alınmıştır!” sözüyle Sivas’ı taltif etmiştir. Pek meşhur ve maruf “Cumhuriyet’in temelini burada attık!” vecizesinin aslı bu olsa gerektir. Bu biraz da devrin siyaseti icabı sadeleştirilmiş ibare, doğum tarihi 13 Kasım 1937 olan ifadenin galat-ı meşhurudur; kullanılması yerinde olup, hakikate de muhalif değildir.
Yazının başlığı olan “Ankara’nın temeli Sivas’ta atılmıştır!” mecazına gelince; tarihi hiçbir kaydı yoktur, çünkü henüz ve bizzat yazarınız tarafından telaffuz edilmiştir; hakikate muhalif olması şöyle dursun, Sivas’ın hakkı olan bir hakikattir. Ankara iktidar ve bürokrasisinin Sivas’a bakarken, daha bir dikkat ve rikkatle bakmalarını isterim. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e olan vefasının az da olsa karşılığında Sivas’ın yüzünün daha güleç olması gerekmez miydi? Mazi geçti, ama bugünün siyasilerine ve Sivaslı bürokratlara söylenecek çok söz var; özellikle de “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının, karşılığını bu şehirden fazlasıyla alanlara… Fazlasını söylemeye elbet mecalim de vardır, şecaatim de; boğaz dokuz boğum ve söz de artık dokuzuncu boğumdadır. Bakiye diyeceklerimi uygun zemin ve zamanlarda dile getiririm, bir siyasetçi vasfıyla değil; hak talebi ve haksızlığa karşı durma adına, mutlaka dile getiririm…
Eeee Sivasîler, hani bir de sık sık kendi aranızda “Atatürk Sivas’ı niye başkent yapmadı?” diye hayıflanıp durursunuz ya… O derin akan sualin cevabını buldum galiba! Paşa, şehrin muhteşem tarihi dokusuna kıyamamış, eğer başkent olursa bu güzelliklerden eser kalmaz diye düşünmüştür ve Sivas’ı kongre için münasip gören dehasını, bir kez de Sivas’ı başkentlik için tercih etmeyerek göstermiştir. Atatürk Sivas’ı bu haliyle ziyaret etse, üzülür ve farz-ı muhal, “Keşke başkent yapsaydım!” derdi. Çünkü Sivas’ın her yeri tarih iken, en yakın tarihinin bile keşfi mümkün olmayan bir şehir haline gelmiştir. Tarih derken üç beş medrese ve mütegallibe konağını anlıyorsanız, sözüm yok. Ben serapa sivil bir âdemim ve sivil mimariden bahsediyorum. 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

BAŞBAKAN KILIÇDAROĞLU’NU EVİNE ÇAYA DAVET ETTİ



Sayın Başbakan, keşke Kılıçdaroğlu’nun mektubu üzerine telefonu açıp deseydiniz ki:

" Sayın Kılıçdaroğlu, 
Suriye ile bizim geçmişte Beka Vadisi’nden kaynaklanan soğuk ilişkilerimiz vardı ama üstünü örtmeyi göze almıştık... Sıfır problem dedik ve bütün komşularımızla dost olmanın yollarını aradık.. Bütün gönlümüzü ve kapılarımızı Suriye’ye ve Esed’e açtık… Ama Esed bizi aldattı, tavrı takıyyeden ibaretmiş, Suriyeyi kan gölüne çevirdi, acımasızca katliamlar yaptı… Tavır belirlemek zorundaydık ve bilesiniz ki biz daima barıştan yanayız... Ama bu iş Suriye-Türkiye meselesi değil; çok uluslu bir mesele. Yaptıklarımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz, elbette paylaşamadıklarımız da vardır...

Sayın Kılıçdaroğlu,

Siz ana muhalefet liderisiniz, iki adım mesafedeyiz, mektup yazmanız hiç hoş değil… Buyrun... Evet, buyurun ve sorularınızı cevaplandırayım... Başbakanlık konutuna çaya beklerim... Hatta hanımefendi ile beraber hanemize beklerim... Biz ciddi ciddi konuşurken, hatta tartışırken hanımlar ve çocuklar yan odada çaylarını içerler… Biz tartışabilir, yarışabilir ama birbirimize darılamayız; çünkü Türkiye'nin seçtiği ve kaderini teslim ettiği insanlarız.”

Siz bunları söylerdiniz ve Kılıçdaroğlu da sizden randevu isterdi… Oturur görüşürdünüz, derin derin müzakere ederdiniz heyetlerinizle, kurmaylarınızla...

İnsan değişebilir, değişmiyorsa zaten robota dönüşür. Siz kamuoyunun önünde “gömlek” değiştirme cesaretine sahip nadir bir lidersiniz… Değişmek bir yana devrim niteliğinde değişimler başarabilirsiniz. Ben danışmanınız olsam size mektup yazdırmaz, mektuptan dolayı Kılıçdaroğlu'nu kınar ve arkasından konuta çağırmanızı önerirdim… Kasımpaşalılık illa böyle davranmayı gerektirmez Sayın Başbakan…
Ben de Alibaba mahallesindenim. Bizim mahalle de sayılı kabadayılarıyla ünlüdür. Kimse fesatlığa yeltenmesin, danışmanlık sözün gelimi, hürriyetine düşkün ve zamanı hep kıt bir ihtiyarım: Sıfır beklentisiz biri…

Baki selam…

27 Ağustos 2012 Pazartesi

FİNCANI TAŞTAN OYMALI MI?



Fincanı taştan oyarlar/……r’e böyle …………r. Nokta nokta koymam gerekir miydi? Evet, hoş ve masum bir türkü, futbolizmin meşhur oyma koyma işlerine alet edilmiştir ve elbette ilke olarak bu tür şeyler hoş karşılanmamalıdır… Futbol denilen meret de bunlara bir miktar açıktır. İşte o miktarı, taraftarın yaratıcı muhayyilesi ve edep seviyesi belirler. Taraftar kimdir? Taraftar stadyuma girmeden önce kaldırımlarda yürüyen, şehir halkıdır… İnsan öyle ya da böyle taraftarlığını belli eder, çok sövmem ama incesinden, kabasına bilmediğim küfür yoktur… Lazım olduğunda kullanır mıyım? Elbette kullanabilirim, çünkü öfke baldan tatlıdır ve sınır tanımaz. Bu yüzden her sabah, nefsimi zıvanadan çıkaracak durumlarla karşılaşmamak için dua ederim…
İğrenç bir fiilin hayali de olsa faili pozisyonuna sokmadan, kendime bir hususi küfürler dağarcığı oluşturdum. Ortanca oğul küçükken küfretmeyi bilmezdi ve kime kızarsa “Telefon!” derdi… Evet, telefon bizim ortancanın küfür nesnesi ve kelimesiydi… Ondan öğrendim ki, her nesne ve her kelime küfür aracı haline getirilebilir… Birine “telefon” dediğinizde bence onu birşeye benzetmiş oluyorsunuz ve artık o galiz bir küfür olmaktan çıkıyor, ince bir mizah haline geliyor. Ben telli telefon olur olmaz çaldığında “Öff!” dediğim için ve bazen de zil sesine kızdığım için oğlum telefonu kızılacak nesne olarak değerlendirmişti ve kızdıklarına da telefon demeye başlamıştı. O birine kızıp, öfkeyle “Telefon!” dediğinde ben keyf keyf oluyordum. Bu saf hayalgücünden çıkarmamız gereken, küfre son verip, hayalgücümüzle espri ve mizah üretmektir; karşımızdakini icabında ikaz edebilecek, gülümsetecek tatlılıkta…
İnsan, azıcık düşünse mukaddesimiz sayılan ana, avrat ve bacı gibi varlıkları küfür objesi haline getiremez; getiriyorsa insanlıktan epey nasipsizdir… Bu konuda ülkemizde seviyeyi yükselten tek oluşum Beşiktaş’ın Çarşı gurubudur… Çarşı, üstelik blok halinde hareket eden despot bir taraftar gurubu değil, farklı telden çalan insanların da slogan üretebildiği bir yapıya sahiptir… Sivas çarşısı, herşeyi bilir; hükümet kurar, rektör seçer, hatta dünya politikasına bile yön verir ama asla yukarı doğru hamle yapamaz… “Çarşı”yı en geniş kavramıyla kullanıyorum, şehre rengini veren esnaf, eşraf, idareci ne ise taraftar da odur, kaldırımdaki seviye de odur… Yine de “Yiğidoluk”un yanına, kalitenin gelebileceğini uman ve bekleyenlerdenim…
Çarşı demiştik de Pazar gecesindeki maçta “Fincanı taştan oyarlar/Cimboma böyle koyarlar” taraftarın boğazına düğümlendi… Maç sonucunu hakem belirleyince, futbolun spor dışı kuvvetlerden de kurtulması gerektiğini düşünüyorum, o zamana kadar bu işlerden tamamen uzak durmayı yeğlerim. Ne oldu şimdi? Bu türküyü böyle kullanmayı uygun görmüş mü oldum? Evet… Çünkü o artık küfür olmaktan çıkmış, tezahürat klasiği olmuştur. Keşke kıyıda köşede kalmış başka türkülerden tezahürat üretebilsek, gençlerin kulakları hiç olmazsa kendi müziklerine aşinalık kazanır…
İbne bizde ağır küfürdür; merhum Cemil Meriç, akranlarını kastederek en büyük korkularımızdan biri “ibne olmak” demişti… Biz bunu hakeme reva görüyoruz, e hakemler de insan ve kendine ibne diyen taraftara hoş bakmaz sanırım… Ben olsam mesela, hakemin verdiği yanlış penaltıdan sonra “Bu ne hakem! Bu ne hakem! Bu ne hakem!” diye bağırırdım ve yeterdi
Küfürsüz sokak, kaldırım, tribün; Yiğidolara da başarılı bir sezon diliyorum. Ama korkarım şampiyon şimdiden belirli(!).

11 Ağustos 2012 Cumartesi

YAZ RAMAZANLARI



Merhum Kaya Bilgegil haziran ortasında sakoyla bölüme girmektedir... Genç akademisyenler için bir yürüyen mektebin her hali önemli; hocayı sözün mıntıkasına çekmek için o günün bahanesi de ayağıyla gelmiştir. Taliban odaya damlar ve münasip bir lisanla, “Hocam, sakoyu çıkarmayı düşünmüyor musunuz?” sorusunu yöneltirler. Cevap; Erzurum’u, soğuğu, sakoyu, yaşlı mafsalların karıncalanmasını havidir ve hafiften sitemlidir:
­- Erzurum’un Temmuz soğukları da geçsin, çıkaracağım evladım!
Hocam, takvimde “eski hesap”ı takip eder miydi bilmem; ama ben takip ederim. Mayısın sonlarına kadar, kışlıklarımı çıkartmam ki bu da Haziranın başı demektir handiyse. Nükteyi çok tuttuğumdan, bana da kalın urbalarımı soranlara “Sivas’ın Ağustos soğukları da geçsin, yazlıkları çekeceğim!” derim. Nüktenin şeş cihetini anlayan fazla değil ama yine de bir şeyler anlaşılıyor ki, en mizah yoksunu bile tebessüm edebiliyor. Çocukların suçu yok; o günlerin bazı olumsuzluklarına rağmen merhum Hoca’nın muhatapları gibi teşne-dil öğrencilerimin çok sayıda olmasını isterdim. Bu yüzden azlarım çok kıymetli çoook!
Ramazan’ı sevmemek ne mümkün; azalıyorum ve yaşayacağım Ramazan sayısının azalışına da için için üzülmekteyim. Bu üzüntü anlaşılabilir mi, paylaşıla bilir mi bilmem; anlatmaya çalışayım… Bu dünyadan göçtükten sonra senede bir ay izin çıksa kudret-i haktan ve tercih hakkım olsa: Ramazan’da faniler arasında, hanemde olmayı isterdim; ama “Ramazan yaza mı geldi!” diye de sorardım. İftar ferahlığını ailemle yaşamayı, teravih namazını Ulu Cami’de kılmayı, namazı müteakip Zarif’in Çayevinde demlenmeyi isterdim. Ramazan bu kadar değil elbette, tek başına hilâl endamlı bir medeniyettir. Bir toplum, kalan on bir ayda, ayların sultanına ettikleri biati unutmasa, dünyanın en medenî ahalisi haline gelir.
İnanmazsınız… Yarım saat evvel işyerinden çıktığımda kezzap gibi bir sıcak vardı. Yarım saat sonra arabadan indim ve içeri girinceye kadar akşam serinliği(!) tepeden tırnağa silkeledi. Şimdi anladınız mı, Ramazan’ın yaza gelenini kıştan ziyade neden sevdiğimi? Kış günleri kısa ama sahurda çoğunlukla üşütüyorum, sabah midem havaleli… Zemheri ayazı ve oruçsun; katın açılmıyor ki açık havaya çıkasın, ayaz adamın dalağını kesiyor. Gerçi arabalıyız, ama oruç keyfiyle trafiğe katkıda bulunmak kalp kırma, kırılma riskini artırır, en iyisi evde tatsızlık çıkarmak… Hayat şartları eskisiyle kıyaslanmayacak derecede konforlu; tuvaletler bile kaloriferli, ayağımız yere değmiyor filan diyebilirsiniz ama benim gibi kemik yorgunu bir adamı kış Ramazanlarının daha güzel olduğuna ikna edemezsiniz. Çünkü konu sadece soğuk değil, şu teravihten sonra açık havada gıcırtılı tahta iskemlelere oturup ettiğimiz muhabbet, cennet taamı gibi bir şey… Hele işin içinde çekilir tarafından canlı müzik de varsa… Daha demin demedim mi İbrahim, Bakara meclislerini canlandıralım diye?
- Dedin abi dedin de; yokladım kamuoyunu herkesin arşivi varmış, CD’den dinliyorlarmış!
Dinlesinler! Canlı olan herşeyin ruhunu kabzederek, insanı canlı canlı kendi kuturlarına hapseden bir dijital âlemin varlığı bir dert, yokluğu çare değil. Ansiklopedi okunur mu, okurdum; tozlanmış ciltler yarım metre ötemde melûl melûl oturuyorlar. Çünkü internet acayip tasarruflu iş, afakî bilgiler bir tık ile emrinize amade…
Zarif’in çayevi sizlere ömür ama daha geniş ve denginizle denklenebileceğiniz hayli mekân var; her şehirde var. Bir de iftara kadar dimağı gıdasız kalmış ehl-i duhanın yele karşı duman üflemesi erbabı için ayrı bir keyiftir; nostalji üfürmüyor, tecrübemi konuşturuyorum. Zahmet etme sevgili editör, ağzımı ben bantlayayım, xxxxxa sağlığa zararlıdır! Geç saat, çayların hitamında bir de kahve, sahura kadar çakı gibi tutar adamı. Mevsim itibariyle izne ayrılanlar yahut öğleye kadar benim gibi uykuya da part-time oruç tutturma imkânı olanlar için Ramazan’ın kıymetini yazın idrak etmek daha hoş değil mi? İnceliğe dikkat; orucu uykuya değil, uykuya oruç tutturmak… Uyku borçlarımızı da eda ettikten sonra, ibadet ve bu ayın ziyneti mukabeleler; bizlere dünyanın en medeni, en munis yirmi dört saatini geçirtir.
Bastıramıyorum içimdeki yetimi, terli perçemini düzeltmeliyim!
Çocukluğumda da severdim/severdik yaz Ramazanlarını. O cami senin bu cami benim teravih namazı pasaportuyla şehri turlamış olurduk. Kaytardığımız da oludu; herkes camide bilirken, gecenin bir vaktine kadar oynar, ter tırnağımızdan akardı. Trafik yok, yollar karla kaplı değil, hava hâzâ oyun havası; kim tutabilir bizi. Hatimle teravihi de ilk kez bu gezmelerde tanıdım, ağır gelmişti; yarı yerde paldır küldür çıktık açık havaya. Yaz Ramazanları için arazi tahsis edilse, kısmı-azamını çocuklar doldurabilir.
Şehrin son şahitleri olan bir nesiliz. Akran ile de yollar bir iftarda, teravihte yahut çay ocağında mutlaka kesişiyor ve mazide kalan günleri yâd ediyoruz. Ne çok şey yaşamışız, anlata dinleye bitiremiyoruz. Seziyorum, gözü dayanıksız bazı arkadaşlar çaktırmadan mendili gözlerinin üzerinden geçiriyor… Bu üçüncü yaz Ramazanım ve Ağustos, yani Temmuz soğuklarını da savuşturmuşuz; bir sonraki o kadar uzak ki, hatıra ile hayalin kesiştiği yerde geleceğime göz kırpıyorum.
Bayrama ne kaldı ki, şunun şurasında…

22 Haziran 2012 Cuma

ASKER YAŞATMAK


Bendeniz şehitliğin ne olduğunu dünüyle bugünüyle bir aileye neler yaptığını yaşayan birisiyim. Büyükdedeme yakılan ağıtı dedem okurdu, tekrar tekrar aile o hüznü yaşardı. Şahadetin sonrası yetimlik, perişanlık; seferberlikten diri çıkan harp kaçkını ailelerin çocukları nutuk atma şansını bol bol yakaladılar; bize ağıt düştü. Bazen o ağıtı bugüne taşıyalım notaya alıp herkesin tasarrufuna açalım teklifleri de oldu, ama “Od düştüğü yeri yakar” ağıt da doğduğu yerde kalsın. Büyükdedem yaşasaydı ailem çektiği sıkıntıların hiçbirini çekmeyecekti. Şahadeti küçümsemek aklımdan geçmez, kendim için temenni bile ederim, ancak çocuklarımızdan uzak olsun. Onlar vatana olan borçlarını kanlarıyla değil, emekleriyle ödesinler, vatanlarını daha yaşanılır bir ülke kılmak için ter döksünler; aileleri şehitlik maaşıyla değil, helal kazançlarıyla dimdik ayakta dursunlar. Onların anadan doğma birer “Mehmetçik” olmaları mahfuz kalmak şartıyla ve herkesin saygı duyduğu ahlak ve meslek sahibi birer “Mehmet Bey” olmalarını isterim.
Terörle mücadele asimetrik bir savaştır, özel yetiştirilmiş kuvvet ve sağlam istihbarat gerektirir diyen bir hakiki kurmay subaya karşı, hemen bir savaşçı(!) cevap vermişti. Cevap şu: Terörle mücadele özel kuvvetlere havale edilirse, vatan sevgisi azalır. Bu cevap, Mehmetçik savaşsın, şehit olsun ve bu yolla vatan sevgisi artsın(!) demektir. Kan ile vatan sevgisi olmaz, kaldı ki aynı ağızların “Mehmetçik” kavramına karşı savaş açtığını henüz unutabilmiş de değiliz. Bizleri vatanın manevi değeri konusunda aydınlatmaya çalışan kim olursa olsun sahtekârdır. Vatanı alnımıza zimmetli biliriz ama arsa cinsinden bir değeri de vardır; vatanı için her şeyini veren vermeye hazır olan pek çok memleket evladının başını sokacak bir yuvası yoktur. Vatanın gerçekten sevilmesini istiyorsanız, çocuklarımızı yaşatın onlara aş, iş ve ev sahibi olmalarını sağlayın.
Bir milleti savaşa sokmak değil barış içinde yaşatmak gerek, askeri yaşatanı ve yaşaması için bütün gücünü kullananı millet, sever… Tarihimizin önemli şahsiyetlerinden biri Sultan Hamit’tir. Tarih, gayr-ı resmî yahut resmî tarih ne derse desin millet derinden derine onu sevmişti, hâlâ sevenleri vardır. Sevginin vesikası uzun bir ağıttır ve bir bölümü aynen şöyle:
Bizden selam edin Sultan Reşad’a
Kınalı beşikler kaldı köşede
Sultan Hamit gerek “asker yaşada”
O da halledildi Devrana bakın

Urus cephesinden yükseldi duman
Bu karanlık günler gider bir zaman
Gelinler dul kaldı uşaklar üryan
Şu Devlet-i Âli Osman’a bakın
“Sultan Hamit gerek asker yaşada” feryadının altında yatan halk serzenişi belli ki bir kısım aydın ve siyasetçi için o günlerde fark edilmemiş, bu günde henüz fark edilmiyor. Millet, evladını yaşatanı daima sever.
Dökülen gözyaşlarının samimiyetinden asla şüphe edilemez; bütün derdimiz gözyaşı dökülmeyen bir ülkede yaşamaktır. Terörden siyaseten medet uman özünde “Mehmetçik”ten farkı olmayan gençlerin kanını akla zarar pazarlıklara alet eden kürtler ise terörist bile olamazlar, alelade çapulcudurlar. Devlet olmak ise başka bir şeydir; mutlaka her türlü istismarın üzerinde bir feraset göstererek kanı durdurmalıdır. Terörün maliyeti sadece bilinen kayıplardan ibaret değildir; başka ve önemli dertlerimiz üzerine konuşamıyor, geleceğimiz üzerine ise konuşamıyoruz.

TÜRKÇENİN KISA TARİHİ



Türkçe; dille ilgili her konuda rüştünü ispat etmiş, reşit bir dildir. Bir dilin reşit oluşu, etnik bir temele oturuşundan değil; dünyaya açık oluşundandır. Kelimeleri kafatası kuturlarına bakmadan lügatine yerleştiren insanların feraseti, Türkçeyi kâinatı okumaya elverişli, işlek bir dil haline gelmiştir. Osmanlılar döneminde Türkçe tam bir tahammül mülküdür, bu mülkü inşa eden de Türklerdir. Hız kesmesine rağmen hayli zaman dilimizin tehlikede olduğu konusunda panik havası estirenlerin hakikaten bir endişeleri varsa; reşit bir duruşa sahip olamayışlarından kaynaklanmaktadır. Dilin değil, dili taşıyacak ve yaşayacak öznenin gönül zenginliği ve tefekkür ufku önemlidir; Türkçe ile dilin ereceği her şey yapılır ama yapacak insan, yapacak zaman ve zemin gerekir; evvel insan, yani felsefe, bilim ve edebiyat inşa edecek özne…
Özü sağlam ama işlenmemiş bir kabile dilinden,  uygarlık diline doğru tekâmül, Türklerin İslamiyeti kabulleriyle başlamıştır. İslamî kelime ve kavramların yaşayan Türkçeye yerleştirilişi tam bir hidayet haline benzer; müslümanlıkla beraber Türkçe de bir tür hidayet hali yaşamıştır. Orta Yol’un Türkleri kendi dillerinin omurgasını bozmadan Arapçasını diline yatkın gördüğü dini ıstılahları Arapçadan; Farsçasını yatkın gördüklerini de Farsçadan almışlardır. Türkçe bu kendi halinde gelişen macerayla iki cihanı ifade etmeye elveren, efendi ve şahsiyetli bir dil olmuştur. Ziyaretçilerin Arapları merak ederek sormaları üzerine bir hacı efendinin verdiği cevap, Türkçe ile Müslümanlık arasındaki bağı pek arifane ifade eder:
-    Ezan okuyorlar Türkçe…
-    Kuran okuyorlar Türkçe…
-    Konuşmaya gelince sapıtıyorlar!
Arapların sapıttığı filan yok tabii; ama yaşayan Türkçenin ortalama bir Türk için din ile olan bağı da ancak bu kadar güzel ifade edilir. Marazî öztürkçecilerin en büyük rahatsızlığının da bu olduğunu zannediyorum.
Şahsiyetli dil, sahiplerinin aynasıdır; Türklerin kıvrak zekâları, ince zevkleri başka dillerden neyi alacağını neyi almayacağını tayin etmiştir. Kültürel temasımız olan yahut beraber yaşadığımız topluluklardan da dip dedesini sormadan yığınlarca kelime almışızdır. Devlet-i Aliyye’nin son yüzyılıyla beraber Türkçe şiir ve musiki ile başlayan ve nihayet hukukta (Mecelle ile zirveye vuran) bir aydınlanma geçirmiştir. Belagat ve fesahatin bozulmadığı ve dilde arınma diyebileceğimiz bir dönüşümün yaşandığı bu olağanüstü hareketlilik, Türklerin taşıdığı hayatiyetin belki de farkına varılamayan en derin şahididir. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak altmışlı yıllara kadar dilin kendi tabiatı içinde yürüyen temiz bir akış söz konusudur. Kelimelerin kafatasına bakmadan diline güzel yatanı kullanan ama sağlam kavram ve ıstılahlara da dokunmayan edebiyat ve tefekkür dünyasının yerine, süratle bugünlere doğru uzanan dilde bir fakirleşme ve ideolojik baskı süreci yaşanmıştır. Birilerince hâlâ ısrarla sürdürülen bu tavrın amacı arınma, sadeleşme değil; taammüden cinayettir. Temel amacı dilde laikçiliktir ama sonucu İngilizcenin sokağa hâkimiyetidir. Bugün çoğu aydın(!) bir Türk gibi ve Türkçenin anlam dünyasından hareketle değil, yabancı gibi ve yabancı dille yazdığını tercüme ederek dilsizleşmiştir; bir halk türküsünü bile anlayamayacak derecede kökten yabancılaşmıştır.
“Türkçe bilim dili olmaya uygun değildir!” hükmünü veren bir YÖK başkanının yakın tarihimizin önemli aktörlerinden oluşu niyeti de açığa vermektedir. “Türkçe, bilim dili olarak yetersizdir. Türkçede kaynak kitap yoktur.” diyebilen anlı şanlı profesörlerimiz bile vardır. Türkçenin bir suçu yok; suç başta bu kendine özgü aydın ırkının, sonra Türklerin alayının. Dilinizi iyi bilseniz kitap yazardınız; ecnebi lisanları iyi bilseniz süratle maarifi Türkçeye çevirirdiniz olurdu.
Tek yol Türklerin özne olması! Malumunuz Türkçe bir cümle çatılırken özne başa gelir; işin başı özne olmak; yani: Olmak. 16/04/2011
_________________


Temrin Dergisi,Sayı:40