2 Aralık 2012 Pazar

KENT MÜSLÜMANLIĞI YAHUT AYSUNİZM



Bilim adamı yahut mütefekkir unvanını hak kazanmış kişiler, mesuliyet sahibi değillerse en tehlikeli ve zararlı güruh haline gelir. Bu zevat: Medya ile bütünleşerek, kitlelere, camialara hitap imkânını ele geçirdiğinde, sözleri de hakikat mevkiine yüceltilir. Cahilin yanlış fiili hata; okumuşunki cehl-i mürekkeptir. Bazı doğruları kullanarak, yanlış hükümler çıkarmak ise bugünün cehl-i mürekkep taifesinin müktesep vasfı
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” sözü yerine, “Hayatta en hakiki mürşit ahlâktır!” demeyi tercih ederim. Her ikisini de “Hayatta en hakiki mürşit ilim adamıdır!” ve “Hayatta en hakiki mürşit güzel ahlâklı adamdır!” diye ayrıca şerh etmek gerekir. “Bilim kimdir?” ve “Güzel ahlâk kimdir?” soruları vasıtasıyla öznelere ulaşabiliriz. İşte orada sıkıntı vardır: Bilim, sanat yahut fikir adamlığı statüsünün kazandırdıklarıyla ahlâkdışı bir hayat sürdürenler, kendi aralarında bir tür “çıkar grupları” oluşturarak dini, siyaseti, çarşıyı fesada boğmaktadırlar.
Mahut tavırların belli bir adresi yoksa da sözüm söylem itibariyle güzel ahlaktan yana geçinen ve sağcılık içinde yuvalanmış cehl-i mürekkebedir. Yuvalanma sözünü özellikle tercih ediyorum, daha vahimi yuvalananlar aynı zamanda kaşarlanmıştır. Neo-Muhafazakârlığı kimseye bırakmadan ve “Bizden olsun çamurdan olsun!” sürüleşmesi içinde kendilerine mühim mevkiler bulabilmektedirler…Bazen fikir adamıdırlar, bazen sanat, bazen kiralık kalem… El-hâk; en ahlâklı, en bilgili olmasalar da “uyanık”tırlar, jest ve mimik itibariyle büyük adam rolünü neo-kentsoylu(!) oldukları için daha iyi oynarlar.

Şehirli manken-köylü evliya
Karşımızda gündemi belirleyen, altını üstüne çeviren malumatfuruş bir zevat vardır; tarih, sosyoloji, ilahiyat formasyonuna da sahip olmaları tercihe şayandır… Formasyona itirazımız yok; belkemiği olan aydının ufkunu genişletir; belkemiği deformasyona uğramış olanı ise en hafifinden erken seyir eden züppeliğe müptela kılar. Uygar-ilkel, beyazadam-renkli, gelişmiş-az gelişmiş, çağdaş-çağdışı, kentli-köylü gibi kavramlar ideolojik boyut da taşıyan sosyolojistik kavramlardır. Zikrettiğimiz kategoriler içerisinde en dikkat çekici olanı ve özellikle de sağdançarklı enteller tarafından en çok kullanılanı köylü-kentli ayırımıdır. Millî sınırlar içinde sosyolojist anılmanın tek yolu da zaten köylü-kentli kategorileri üzerinden söz pazarına adım atmaktır. Çünkü tarihimiz senyör-serf mukayesesine imkân vermez… Ama yığınlarca; pazara gelen ve şehirli tarafından malı yok pahasına elinden alınan köylü-şehirli hikâyesi, atışması vardır. Birinci katta tarih, ikinci katta sosyoloji yapan bir ciddiyetten azıcık nasiplenmiş olan bilir ki; türkülerin, manilerin, fıkraların işlemiş bir gerçeklik, sağlam sosyolojik delillerdir.
Köylü-kentli düalizmi üzerine kurulan bir sosyoloji kuramı olamaz, belki halkiyat destekli tebessüm ettirici çalışmalar yapılabilir. Muhatabımız sosyologlar değil, sosyal kategorilerden ahlakî ilkeler çıkarma sululuğunu arada bir ortalığa serptirenlerdir. Daha çok manken olduğu için kıyasıya eleştirilen Aysun Kayacı’nın demek istediği de aslında bunlarla aynıdır… Ulusal(cı) mankenin dağdaki çoban-şehirdeki manken ayırımı; “köylü evliya” menkıbesine sığınan sosyolojistlerden daha temiz bir duruştur. Mazereti vardır; manken olmak için siyasetçi, sosyolog, tarihçi, gazeteci yazar filan olması gerekmez.
Köyün evliyası, şehirdeki evliya arkadaşına ağustosta mendiline sarıp kar getirmiş. Ama az sonra şehrin dilberlerini temaşa edince mendilindeki kar erimeye başlamış, kerameti uçkurunda nihayetlenmiş. Bazıları bunda hikmet arayabilir, bulabilir de; ama baştan ayağa terbiyesizlikle malûldür.  Karın, karıya bakınca erimesi, gerçekte köylü evliyanın, evliya olmadığını gösterir. Köylü evliya(!) keşiş değildir, bizim köylerde de kadınlar haremde değil, günlük hayatın her safhasında erkekleriyle beraberdirler;“Güzin Abla”ya da ihtiyaçları yoktur… Bence bu kıssa, köylünün malını ucuza kapatan şehirli bir tüccar tarafından, kendi ahlaksızlığını meşrulaştırmak için uydurulmuştur. Oturup, ince ayar tahlile tabi tutacak olsak, ortaya yine ciddi sonuçlar çıkarabiliriz ama oyalanmaya değmez, en azından şimdilik…
Aysun Kayacı, manken-sosyolojisttir; kaypak ilgi ve bilgilerle toplum mühendisliğine soyunan zevat da sosyolojist-mankendir. İkincilere “konu mankeni” de diyebilirsiniz ve muhtemelen konu da uzak diyarlardan sipariş verilmiştir. İdeolojik farklılık, inanın teferruattan ibarettir. Sosyolojik kategorileri, ahlakî ölçüler yerine ikame etmeye çalışmaları ise en kentsoylular arasında bir koltukluk yer kapma çabasıdır. Kayacı’nın sözü, yaşamından kaynaklanan bir doğaçlamdır(!). Ötekilerin derdi ise: Köylüleri ötekileştirerek, yüksek burjuva olarak gördüklerine, “Ben sizin bildiğiniz Müslümanlardan değilim, beni de aranıza kabul edin!” selamıdır. Selamlarını alırlar mı? Almazlar, çünkü köylü Müslümanlar(!) arasındaki itibarlarını, onları aşağılayarak elde etmişlerdir; yüksek sosyete arasında ise Aysun Kayacı’nın kesip attığı tırnak kadar itibarları olamaz.

Köylüler/köyler niçin öldürüldü?
Konu elbette kenti mesken tutan köylülerdir; daha doğrusu köy kökenli kentlilerdir…
Bu istilacı(!) köylüler olmasa zıvanasından çıkmış kentlilerin merak edip de dinlerini öğrenmek için kitabın sayfasını kaldırma, zil zurna sarhoş vaziyette gerdeğe girmenin yanlış olduğunu anlama imkânları yoktu. O gerçekten yıkılmış ve harp yetimi halleriyle, çok büyük bir ihtiyacı hissettirdiler. Köylülerin kente göçüşlerinin getirmiş olduğu hareketlilik, Türkiye’de yaşanan olumlu olumsuz pek çok şeyin itici gücüdür. İktisadi liberalizmin ancak fertlerin özgürlüğüyle mümkün olabileceğini bugünlerde gündemin esas maddesi yapan da köylülerin hareketliliğidir. Bugünün orta tabakası büyük oranda köy kökenlidir. TOKİ’ler onlar için barınak inşa etmekte, duble yollar göç kolaylığı sağlamaktadır.
Halil İnalcık, Osmanlı Devleti gibi devletlerin tamamının köylü imparatorlukları olduğunu ve Osmanlı’nın mülkiyet ilişkilerini belirleyen uygulamanın her haneye bir çift öküzün işleyebileceği toprak miktarının verildiği Çifthane sistemi olarak kavramlaştırılabileceğini söylemektedir. Bugünün problemi, kendi köyünde geçimini sağlayan ve şehirleri de, orduları da besleyen “efendiler”in, kente göç zorunda kalışıdır. Kent, insanların en kaba yerlerini harekete geçirir, iştah ve haz varlığı haline getirerek de kabalaştırır. Tabii, bundan elli sene evveline kadar güzelim şehirlerde yaşayan ve bugün çoğunun geçmişinin ne olduğu unutulmuş asillere(!) büyük bir rakip çıkmış; makamlar, mevkiler, meslekler birer birer elden çıkmaya başlamıştır. Bu konuda manken hanımlar da haklı, konu mankeni beyler ve hanımlarda…
Asalet ibraz eden ortaçağ şehirleri, yerle birdir ve bu konuda Türkiye en acımasız cinayetlere sahne olmuştur; keşke şehirlerimizin silueti olsun canlı kalsaydı. Ve keşke uygulanan yanlış, hatta ihanetlerle dolu tarım politikalarıyla yerle yeksan edilen köyler ve köylüler de yerinde kalsaydı. Baştan ayağa sağlıksız kentleşmenin baş müsebbibi ricalin, mütegallibenin ve kent şovenistlerinin suçu köylülere atmaları ise tam bir “cambaza bak” numarasıdır.

Kentin İnsanı: Bozuk paraların insanı, kaypak ilgilerin
Şair sözünü tahrif etmek niyetinde değilim ama şehir ile kent ayırımından yana olduğum için kent demeyi tercih ediyorum. Kentlerde, ilişkilerin çıkara (makam, statü, mevki), en netice paraya dayalı olduğunu bilmek için sosyoloji okumak gerekmez; bu ilişkilerin hâkim olduğu yerlerde ahlâk, -bir nevi- günah çıkarma hücresine sığınır. Şairlerin dili daha keskindir ve bir kucak lafa ihtiyaç bırakmaz.
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivicelerin

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin”
Bu özel mısralar kenti hülasa etmektedir; başka söze hacet yok ama şerhe daima ihtiyaç var... Hayatımda ne kadar hainliğe, hasetliğe, zarif ihanetlere uğradıysam, faili ya neo-kentsoylular ya da onları örnek seçen sonradan görme köylüler olmuştur; ideolojik yahut dinî istisnasını da görmedim. Köyü de şehri de yaşayan biri olarak, şahsiyet çizgisinde sapma göstermeyen ne kadar haysiyetli, namuslu ve dürüst insan tanıdıysam, köylü saflığını derununda hâlâ taşıyanların içinden oldu. Bu da beni İbn-i Haldun’un köylü-şehirli fazilet mukayesesinin uzun çağlar boyunca geçerlilik taşıdığına ikna eden bir tortu olmuştur. Bugün bu tortunun da kıymet-i harbiyesi kalmamıştır. Modern çağlar ve modernizm köylü şehirli tüm insanları birbirine benzetmiş, farklı hayat alanlarını ve tecrübelerini silmiş süpürmüştür; tüm dünya büyük bir yığıntı haline gelmiştir. Böyle bir zaman ve ortamda hâlâ köylülükten kentlilikten bahsetmek için, en hafifinden bir hayal âleminde yaşamak icap eder. Keşke Aysun Hanım gibi hit ölçülerde formüllerim;  sağ sosyolojistler gibi köylü-şehirli evliya menkıbesi türünden tarihî vesikalarım olsa da rahatça ahkam kesebilsem…
Bu gidişle on sene sonra köy de köylü de kalmayacaktır. Ama şimdilik az sayıda köy ve köylü vardır; az sayıda şehir kırıntısı ve şehirli olduğu gibi… Mevcut durumda, kentlerin ve kentlilerin kötü; köylerin ve köylülerin tamamen iyi olduğunu söylemek; popüler sosyolojistlerle aynı kategoriye girmektir; gayri insaniliktir. Kent Müslümanlığı’ndan maksat, kentin kozmopolit ortamına uyum sağlamış/sağlayacak adam yontmaksa; kafa kafaya verip “Kent Müslümanlığı İlmihali” yazmaları tavsiyemdir…
Kronikleşmiş Medine anakronizmi
Yesrib şehir olduğu için değil, ferdiyetiyle “Güzel Ahlâkın Yürüyen Medinesi”nin teşrifiyle Medine olmuştur; elbette Mekke de bir şehirdir, hatta devrinin Newyork’u filan gibidir. Çatal dilli sosyolojistlerin yolu da burada çatallaşıyor: Medine’yi anakronik illüzyonizmlerine bir malzeme gibi kullanarak, “Peygamberimiz de Yesrib’i seçmişti!” hükmü kolayca çıkarılır… Buradan hareketle “Öyleyse kentli müslümanlığına terakki farz-ı ayndır(!)!” önermesine geçiş; tam bir hokkabazlık, tükenmeye yüz tutan köylere/köylülere de, şehirler/şehirlilere de en büyük hakarettir. 
Dini malzemeyi sosyolojistik alanda müsrifçe sarfedenlere, sadece Hz.Musa’nın hayatını hatırlatalım. Ol kıssadan bir büyük peygamberin, firavunun-karunun hem kendileri, hem şahıslarına mahsus bilimadamları (büyücüleri), hem de topyekün şehirleriyle olan ilişkilerini ve mücadelesini okursunuz. Hususen, Hz. Musanın Medyen suyu kenarında karşılaştığı çoban kızın ve onun şahsında çobanların (Aysunistlerin kulakları çınlasın) yahut bedevilerin sergilemiş olduğu güzel ahlâka hayran olursunuz… Olayı dilerseniz köylülerin üstünlüğüne dair anakronik bir malzeme olarak kullanabilirsiniz. Tabii, peygamberlerin hepsini de örnek alınacak insanlar sayıyorsanız. “Şehir; dinin, sanatın, felsefenin piştiği ve taşrasına doğru genişlediği yerdir!” deseniz, harc-ı âlemdir ama doğrudur. Sosyolojik bir işlev tanımıdır ama buradan da bir ahlakî kategori çıkarılamaz.
Yesribi Medine’leştiren “Güzel Ahlâkı” örnek alan insanlarla dolu kentler var da biz mi ıskaladık? Lütfen Medine’yi incitmeyin. Şöyle bir söz mesela, kronikleşmiş anakronikçilere daha yaraşabilir: Kentler içinde en kent olanı Washingtondur (meselâ yani) ve Washington’da kent hristiyanlığı yürürlüktedir; biz de çağdaşlaşalım, çok geç olmakla beraber benzeri bir kentleşme sürecine girelim ve kent müslümanlığı diye bir mezhep geliştirelim! Böyle derseniz, ben kendi adıma daha ciddiye alabilirim, en azından daha köşeli bir duruştur, bulanık suda balık avlamak gibi bir hesabı yoktur. Üstelik anakronik değil, eşzamanlı (senkronik) bir örnektir.
Sonuç: En az İlber Ortaylı kadar ciddiyet…
Birileri günümüzün hakiki probleminin kentlilik-köylülük olmadığını ya bilmediğinden, ya da kendilerini dinleyen kitlelere bilgiçlik taslamak için tam anlamıyla bir cadı kazanı kaynatmaktadırlar; söyledikleri ciddiyet ve disiplinden uzaktır ama zihni tahribata yol açmaktadır.  İlber Ortaylı, bir röportajda “Şimdi sabah akşam oturup işte köylüler geldi falan. Bu hiçbir şey yapmaz, ikna edemezsin insanı. Çünkü diyorum bak %85’i köylüydü ben ilkokula başlarken. Demek ki herkesin ya babası, ya dedesi köylü… Böyle bir toplumda sabah akşam köylülere laf atarak sorunları çözmeye çağıramazsın insanları. Demokrasilerde ortak kaynatmak gerekir kazanı.” demişti. Köylü nüfus bugün %25’tir ve artık köylü filan da değildirler; hatta zayıf fikirlerini yeni bir modernleşme projesi gibi takdim edenlerden daha kentlidirler. 
Bence gecikmeli olarak solcu ağabeylerine özenerek toplum mühendisliğine soyunan zevatın sıkıntısı da kentlerin tegallüb alanlarından (Bir nevi kamu alanı) iyiden iyiye çıkıyor olmasıdır. Bu ülkenin ortadireği artık köy kökenlidir; acar kentlilerin cevvaliyeti, girişimciliği ve her alanda görülür olmalarından fena halde rahatsız olmuşlardır; tavırlarının da Aysunist yahut Bekirist seçkincilikten en ufak bir farkları yoktur. Onu dürüstlük cihetiyle efdal tutarım; çünkü Aysun KAyacı çağdaş kent kriterlerine göre çok seçkin biridir; mankenlik gibi zor bir zenaat dalında temayüz etmiştir. Kent Müslümanlığı(!) mankenler konusunda çirkin önyargılı düşüncelere sahip değilse tabii? Öyle olursa derin fikirdaşlarına karşı çok ayıp ederler.

KUŞDİLİYLE AĞIT


İşaret parmağı, parmağın üst boğumu
Üst boğumun şöyle tırnağa yakın ucu;
İnsanlığın donduğu tükendiği son adres!
Dokunmak dokunmamak meselenin sonucu…

Bir fosforlu düğme tamamlar her işlemi
Kırbaç taşımayız bakın acayip kibarız.
İşaret çakınca patron kurcalarken dişini
Serçe parmağımızla bile dağları yıkarız.

Kocaman bir kaya vardı burada, eminim!
İçinden sular geçerdi tatlı, diri, dinlenmiş…
Nitro dolduruldu göğsüne ve bummm!
“Az önce!” bizim için çok uzak yermiş…

Nobel ödülüne birkaç kuruşluk katkıdır,
Dizleri üstünde sırasını bekleyen kayalar…
Hepimizin sanki canı bir düğmeye bağlıdır
Biz yürüyen ve sürünen ve ayakta duranlar…

Artık o sedef gülüşlü karşı yamacın
Farkı yok dişleri düşmüş bir ihtiyardan.
Ne istediğini kayalardan bir avcının
Keklik ol da anla, de hadi anlarsan!

KÖPEKLER VE İNSANLAR


İt hayvanat seviyesinde seyreden sadakate timsaldir…
Kıtmir ise itlerin en asilidir, türünün fevkinde bir mevkiye ulaşmıştır… Devrinin firavununa karşı mücadele eden ve Ashab-ı kehf olarak bilinen yedi kahramanın peşi sıra cennete gireceği rivayetleri vardır…
Burası önemli…
Sadakât gösterdiği şahsiyetlerin yüceliği itlere bile kişilik ve asalet kazandırmaktadır…
Yedi kahramandan bir tanesi çobandır…
Bazı peygamberler çobandır ve güdülerinin dışına taşma imkânı bulamayan mahlûkların dünyasını bu sayede iyi tanımışlardır. İnsanları hayvanın da aşağısına düşürebilen nefsi tanımak için, bir tutam otun deveyi yardan uçurmasını gözlemek, bir ümmiye bile kâinat kitabını doğru okutabilecek bir derstir. Tabii, çobanın ümmî olması değil, “Kitap gibi adam!” olması şarttır; aksi takdirde çobanın güttüğünden farkı, elindeki değnekten ibaret kalır…
Çobanın sürüyü sevk ve idarede liyakatinin göstergesi, itidir. Bu yüzden çobanın iti, sıradan bir şahsiyet değil; sahibinin terbiyesinin tecellisidir… Çobana bakıp itine paha biçmek mümkün olduğu gibi, itine bakıp çobanın karakterini anlamak da mümkündür…
Bir de kapı köpekleri vardır…
Bunlar bağlı oldukları haneyi korurlar… Hane halkının tamamının ayaklarını yalım yalım yalarlar; özelliklede “yuvanın hanımağası”na ve çocuklarına ayrı bir sevgileri vardır. Çünkü kadın, çanağı dolduran varlık, çocuk ise canına şenlik katan oyun arkadaşıdır… Bu köpeklerin haneye olan bağlılıklarını ifade için, yallandıkları çanağı temiz tutma özellikleri dilimizde de kıvamında bir karşılık bulmuştur. “Köpek bile yal yediği çanağa işemez!” atasözü, hayvanlar üzerinden psiko-sosyal tahlil yapmak için biz insanların sıkça başvurduğu benzeştirmelerden birisidir…
“Köpek bile…” atasözü, liyakatiyle değil; “Bizdendir!” yahut “Hamil-i kart yakînimdir!” gibi iltimaslarla kurumlara, işyerlerine yerleştirilen sömürgenler için kullanılır. “Bile” mukayesesiyle tefrik edilen işbu insanlar çeşit çeşittir; genelleme yoluyla tipikleştirirsek: İşverenin bevliye hacetidirler… Çalışmazlar, tozlu dosyaları karıştırırlar, kapıları dinlerler, namuslu adamları fişler, icabında dişlerler… İnsan suretindedirler ama nerde bir temiz çalı dibi görseler bir ayağını kaldırarak ıkına mıkına septiren süslü minikler gibi yaşarlar… “Bile”lerin, sağlıklı yürüyen her birime, namuslu çalışan her emekçiye özel garazları vardır; gece gündüz demeyip rızıklandıkları kurumu kirli emellerine uyarlayarak işletirler. Bu istidada sahip mahlûkat işverenine göre itibar görür… Sahtekâr idareciye illa ki lazımdırlar, dürüstün ise yanına yaklaşamaz; hatta çaktırmadan pislik atmak için daima fırsat kollarlar. Habasetin müzminleştiği kurumlarda, idareci değişse bile ekmek yediği çanağı kubur gibi kullananlar değişmez; her idarecinin mahiyetinde işlerini sürdürür, ödüllendirilir ve hatta öylece de emekli olurlar… Yedikleri mabadlarını, içtikleri bevliye takımlarını düğlesin…
Bir de kırma itler vardır…
Melez ayrı bir şey, kırma ayrı…
Melez; bir uzman nezaretinde çiftleştirilen farklı niteliklerdeki ebeveynden daha üstün nitelikli olması umuduyla türetilen yavrulara denir. Dişinin öylesine tarla kenarından geçen azmış bir erkekten gebe kalmasıyla doğan garibanlara ise kırma denir. İnsanın asaletine, örnek şahsiyetler oluşu cihetiyle ceddinin katkısı olsa da, genlerine bağlı değildir; atların ve itlerin asaleti ise soydandır… Arap atı soydan olur, Kangal iti de… Kırma itlerden herşey beklenir çünkü gen haritası karışıktır; ekmek atana da, taş atana da hırlayabilirler… Bu genetik belirsizliğin, psiko-sosyal insan çeşitlemeleri üzerine taşınması, “Adamlığı da, itliği de belli olmaz!” deyimiyle dile getirilmiştir. Kısaca bu çeşit insanlara günümüzde “omurgasız” denilmektedir. Terbiye aldığı aile esas olmak üzere, tahsili, muhiti hilkaten temiz bir kâğıt gibi dünyaya gelen bu kadersizleri, günümüzün yaygın ve tehlikeli insan çeşidi yapmıştır… Mevcudiyetlerinin yegâne temeli, omurgasızlıklarını muhafaza ve müdafaa içindir…
İtiraf ediyorum; kırma itten çekinir, omurgasız insandan ise korkarım…
Allah, onları boşuna halk etmemiştir, ona da inanırım…
Onlar, bize hayvanların ne olursa olsun kalıtımla sınırlılığını; insanların ise en şerefli ile en sefil arasında seyretme imkânına sahip bir varlık olduğunu ihtar eder…

1 Ekim 2012 Pazartesi

“AHİ”MİZ GİTMİŞ “VAH”IMIZ KALMIŞ


Ahilik haftası kutlamaları her yıl olduğu gibi bugünlerde bütün yurtta, belki yavru vatanda ve hususen ahiliğin merkezi Sivas’ta başladı…  Her sene de kutlanır; dualar edilir, “şed kuşanma” müsameresi sergilenir… Eh, İbn-i Batuta’nın, Evliya Çelebi’nin seyahatnamelerinden ahiler şehri Sivas’ın ne mübarek bir belde olduğuna dair pasajlar okunur. Çok çok malumatfuruş kadrolu ulema, yazar bilgi şölenlerinde (sempozyum) bizlere bol bol temcit pilavı yedirir… Ama kimse de ne yapılması gerektiği ciddiyeti şöyle dursun; esnafımızın genel ahvalini, ahlakını bile dile getirmez. Çünkü halk dalkavukluğu esastır, esnafına eleştiri yöneltirsen seni seçmez, dükkânında misafir etmez, çarşıda dedikodunu yapar v.s.
Ben muhafazakârlığı, muhafız-ı kâr sayacak yetenekten mahrumum; yakın zamana kadar inatla ve ısrarla bakkalım, kasabım, manavım, terzim, kunduracım, gömlekçim vardı… Terzi, kunduracı ve gömlekçi hariç tamamını terk ettim. Çünkü bana gösterilen ilgi, sadece matah bir şey zannettikleri mesleğime ve statüme idi, diğer müşterilerden fazla bir şey tüketmiyorum emin olun ama istismar ediliyordum; anladım ve terk ettim. Şimdi bana “Amca, dayı, abi…” demeyen; her şeyimi gram ve tane ile kendim seçtiğim bir markete gidip, gecenin bir saati alışverişimi yapıp dönüyorum. Çok kazak biri olmama rağmen, yanıma hanımı da takmıyorum ama yaptığı ihtiyaç listesini de ferman telakki etmekteyim.
Sabahın erken saatlerinde besmeleyle dükkânını açan, önünü süpürüp rızkını bekleyen kaç esnafımız var; varsa emin olun onların adını adresini benim gibi düşünen arkadaşlar lütfetsin söylesin, liste haline getirip “Bu son âhiler”le beraber halleşelim, hatta haşrolalım. Dükkânına vardığımda müşterisini tabasbus ve riyaya düşmeden velinimeti sayan ve “Buyrun, ne arzu etmiştiniz!” diyebilen, uygun bir şey bulamadığımda başka bir dükkân ya da mağazanın yolunu tarif eden bir esnaf gösterin bana… “Ben siftah ettim, komşum etmedi!” numaralarına yatmayın, efsanelerimizi firavunlaşmış gönüllerinizin aracısı kılmayın… Ve bana azıcık da olsa pazarlık payı bıraktıktan sonra, aldığı parayı “Allah bereket versin!” diyerek kasasına koyan “Ahiler” gösterin…
Şunun hakkını vermeliyim elbet…
Burjuva asillerin zevk, ahlak ve incelikleri tevarüs etmiştir… Batılı burjuva ahlakından nasipsiz sonradan görmelerin, bu zıpçıktı esnaf tarafından nasıl ağırlandığını da bilmekteyim. Neo-ahiler(!), bu telefona derhal sarılıp “Yenge hörmetler, sayın böyüğüme saygılar sunar, ellerinden öperim… Taze ürünlerimiz var hazırlayayım mı?” soytarılığını asla ihmal etmezler. Yenge malum, “Böyüğüm” dedikleri orta kıyım burjuva; ilmiye, seyfiye, seyfiye sınıfının özenti takımları. Bu biçare kentte iğrenç emellerine münasip, sıradan bir apartman katına dört yüz bin lirayı bastırabilen mütedeyyuslara zaten özel servis yapılır. Yanarım da bu heriflerin dükkânlarına astıkları hadis-i şeriflere yanarım; yanayım Ya Resulullah!
Yaşadığımı söylüyorum, sadece halimizi anlatmaya çalışıyorum; bu metrekareye mebzul miktarda düşen dini, donu, ideolojisi ne olursa olsun kent ahalisinin kaba hattını çiziyorum. Dükkânına giren ve henüz elinin önünü arkasını bilmeyen garip kız öğrenciyi gözle, sözle mıncıklayan; yetmemiş gibi arkasından çıkıp kendisi gibi kalleş komşularıyla münazarada bulunan, esnafımız(!) neredeyse kentin/kentlerin orta göbeğine hâkimdir. Gözlerim, kızın arkasından bakmak kesmeyip; arka nahiyesinin görüntüsünü kameralı telefonlarla alanları bile gördü. Müdahaleye kudretim yeter evet, ama bazen şu anda olduğu gibi muhaceret daha evladır. Evim Medine’dir; ben de bu hanede yer ile yeksan bir kara çul gibiyim…
Ahilik kurumunun şekli şemaili değil, ruhudur aslolan; o ruh “güzel ahlak”tır. Tören alayı iptida Ahi Emir Ahmet’in türbesine varıp, Fatiha okuyacaktır, ardı sıra mutad merasimlere geçilecektir. Bence biz ısmarlama bir yaşamı sürdürenler, Fatiha’yı kendi ruhumuza okumalıyız, belki dirilmemize vesile olur…
İtibar Dergisi, Ekim, 2012


EH


I.
Evet serapa ecmainim âmin âmin ecmain
Evet duam restsizdir benliğimi eritir...
Evet uzağım yakınım yok ne öte ne berisin
Evet derimi saran gömlek doğuştan terstir.

Evet yağmur değil ister gökten taş yağsın
Evet kıyamet tepeme düşse bile rahmettir...
Evet gaiptir bana bildiğim bilmediğim
Evet herşey sıradan bir “Evraka!” gibi gelir.

II.
Hayır dediğin gibi değil dedin bitti
Hayır vaktidir şimdi takla at sıçra...
Hayır bırak bir köşede biriksin hatıralar
Hayır zayıf ihtimal, kendine mümkün ara...

Hayır o da sevmek mi? Kaç tel saydın
Hayır açık tutarsın kucağını o kadar...
Hayır anlamadın bak kırıldı tarağın,
Hayır nerden bileydin perdem idi o saçlar...

Hayır ben de derdim âşık, hasretimi kolayca
Hayır fırsat kalmıyor kullanmaya dilimi...
Hayır mecnun değilim işim ondan daha zor,
Hayır anlatamadım, hep böyleyim değil mi?

III.
EH şöyle böyleyim bir şöyle bir de böyle
EH ne gördüysen oyum göz sahibinin...
EH işte şöyle böyle yaşayıp gidiyorum
EH ne dediysen oyum söz sahibinin...

EH eski halimle mesut muydum bilemem
EH bilmediklerim hakkındadır bu şiir...
EH ne evet diyebildim yine ne hayır,
EH ikisi arasında nice başlar kesilir...

İtibar Dergisi, Ekim, 2012

20 Eylül 2012 Perşembe

SABAHÇI KAHVE



Sabahçı kahve gibiyim kimler uğramıyorki
Ölüler gedikli müşterimdir sanki biraz çekingen.
Elleri buz kesilmiş yok sokacak cepleri  
Isınıp çıkacaklar çay istemezler zaten

“Ölüm de geçicidir!” diyorum, güya teselli
Gülüşüyoruz bir yandan acımız da var
Her birine taze açmış üç de gulhüçiçeği;
Hoş olmalı sanırım böyle hatırlanmalar.

Duyan geliyor bizde muhabbet gani
Ocak dalmıştır bazen, vakit de geçmiş…
Dert değil çakarız bir daha kibrit-i ahmeri
Su söyler bardak dinler gerisi bahaneymiş.

Yatak, yatak değil uzun yol arabası
Tam dalarken uykuya çift hörgüçlü bir rampa…
Havalanır cümle kuşlar kalbimin akrabası
Gün ışıyor kalksana gün ışıyor kalksana…

Dergâh Dergisi, Eylül, 2012

2 Eylül 2012 Pazar

“ANKARA’NIN TEMELİ SİVAS’TA ATILMIŞTIR!”


“Anadolu’nun en emin yeri…” sıfatı Amasya Tamimi’nde Sivas’ı tanımlamak için kullanılmıştır. Sahih metinde “bil-vücûh en emîn mahalli olan Sivas’ta…” biçimindedir. Vücûh, yüzler, çehreler, ileri gelenler ve satıh anlamlarını taşımaktadır ve özenle seçilmiş intibaı vermektedir; çünkü hazırlayanlar gerçek kurmaydırlar, Amasya Genelgesi gibi önemli bir metinde harc-ı âlem kelimeler kullanmazlar. Ancak bu ifade, tarihî vesikaların anlamını zayi etmeye kadar varan acayip bir sadeleştirme marazına tutulmuş özetçi tarihçiliğin kurbanı olmuştur. Özetçi tarihçilik, özellikle de “İnkılâp Tarihi” tarihçiliğine hâkim bir üslup olmuştur. Özetin özeti, özetin de test seçeneği haline dönüştürülmüş hapı derken, “öz” tamamen kaybolmakta ve ifade “Sivas’ta bir kongre düzenlenmeye karar verilmiştir” kuruluğuyla karşımıza çıkmaktadır. Hani koşullar(!) müsaade edecek olsa, Sivas’ın adı neredeyse hiç geçirilmeyecektir; tarihte bazı önemli olayların içinde geçtiği şehirle anılması bir teamül olmuştur; özetçi inkılâpçılar da mecburen bu teamüle uymak zorunda kalmıştır.
Ortama uyup, vücûh kelimesini “her” ile sadeleştirerek, ifadeyi yaygın biçimiyle  “Anadolu’nun her cihetiyle en emin mahalli” olarak bir nevi tercüme etmiş olalım ve “Her’in kapsam alanı ne kadardır?” sualine bir cevap arayalım. Sadece coğrafî ve stratejik önemine binaen memleketin kurtuluş ve bağımsızlığına dair kararlılığın gösterileceği bir kongre için pekâlâ başka bir yer de seçilebilirdi. İşgale uğramayışı ve sıcak cephelere uzak oluşu Sivas için bir tercih sebebi, ama bu kadarı yeterli olsaydı başka illerden biri de seçilebilirdi. Elbette Sivas bazı metinlerde tek başına Vilayet-i Anadolu ismiyle anılan bir şehirdir, tarihi itibariyle isminin kalıbını dolduracak cesamettedir, seçimde bunun önemi de büyüktür. Ama bir yerin “her bakımdan güvenilir…”liğin ön şartı, beşerî coğrafyasındaki derinliktir; şahıs kadrosu, hususen ricali itimada şayan olmayan bir şehrin dört tarafı dağlarla, müstahkem kalelerle çevrilmiş olsa ne yazar. Siz bir korsan toplantı düzenleyecek olsanız, böyle bir yeri tercih eder misiniz? Sevk ve idare kabiliyeti tartışılmaz Amasya Toplantısı’nın fedailerine böyle bir nakısa yakıştırılamaz; çünkü alınan kararların altını imzalamışlardır ve o kararlar o gün için “Millî sır”dır. İmza koymak, ipe boyun uzatmak anlamındadır.
Sivas, vatan sathında millî refleksi en kuvvetli insanlarla dolu bir şehirdir; bu özelliği günümüzde de birileri tarafından pekâlâ bilinmektedir. “Milli bütünlüğün tehdit ve tehlike altında(!)” olduğuna dair aşırı tahrik ve yönlendirmeler “Ayranı çabuk kabaran” Sivaslıların bazen feci şekilde canlarının yanmasıyla da sonuçlanabilmektedir. Sivas’ın en belirgin ve ona Vilayet-i Anadolu unvanını kazandıran özelliği rengini hemencecik açığa verişidir. “Efkâr-ı umumî”nin ne yana estiğini anlamak isteyenlerin, kamuoyu yoklamalarına bakması yetmez, Sivas halkının temayülünü de yoklamalıdır. Sivas’ta tavan yapmayan siyasi hareket, tüm ülkede tabana vurmuştur; istisnası yoktur. Mustafa Kemal Paşa memleketin genel temayülünü, kararlara verilen tepkileri ölçmek için de özellilikle Sivas’ı seçmiş ve kongre sonrasının ön hazırlıklarını burada tamamlamıştır.
Kargaşa ve şaşkınlığın hâkim olduğu, vatanın selametini isteyenlerin bile ayrı tellerden çaldığı bir ortamda, Sivas’a teveccühün arka planında genel hatlarıyla, Mustafa Kemal’in baş tuttuğu harekete bir temayül ve desteğin oluşudur. Pekçoğu İttihatçı şehir seçkinleriyle beraber Sivas halkı bil-vücûh Paşa’yı desteklemişlerdir. Muhalifler elbette vardır ve onlar dahi hain olmayıp, bağımsızlık için başka çözüm arayanlardır. Sivas Kongresi'nde seçilen altı kişi, Erzurum Kongresi'nde seçilen dokuz kişi ile cem edilerek “Milli Temsil Heyeti” oluşturulmuştur. Temsilciler, Millet Meclisi faaliyete geçinceye kadar memleketin idaresini üstlenmiştir. 2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa'nın gelişinden, bu çekirdek meclis hüviyetindeki heyetle Ankara'ya hareket ettikleri 18 Aralık 1919 tarihine kadar, Sivas fiilen ülkenin başşehridir. Başşehir tecrübesine sahip Sivas, üç aylık bir dönemde çok önemli bir görev ifa etmiştir; bu süre, Kongre kararlarının gerçek anlamda mayalanma vetiresidir.
Sivas, müstakbel Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk payitahtıdır. Vatanın kurtuluşuna dair en keskin ve kesin kararların alındığı kurultay sonrası günlerde, böbreklerinden rahatsız olan Mustafa Kemal’e özel ihtimam gösterilmiş; şehir eşrafı, yumuşak içimli Kepenek suyu taşıyarak tedavisine yardımcı olmuşlardır. Paşa Ankara’ya geçtiğinde Sivas’ın başkentliği sona ermiştir. Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920 itibariyle de Ankara fiili başkenttir. Mustafa Kemal, paşa olarak uğurlandığı Sivas’a Atatürk olarak 13 Kasım 1937’de son uğradığında “Bir milletin kurtuluşunu sağlayan kararlar burada alınmıştır!” sözüyle Sivas’ı taltif etmiştir. Pek meşhur ve maruf “Cumhuriyet’in temelini burada attık!” vecizesinin aslı bu olsa gerektir. Bu biraz da devrin siyaseti icabı sadeleştirilmiş ibare, doğum tarihi 13 Kasım 1937 olan ifadenin galat-ı meşhurudur; kullanılması yerinde olup, hakikate de muhalif değildir.
Yazının başlığı olan “Ankara’nın temeli Sivas’ta atılmıştır!” mecazına gelince; tarihi hiçbir kaydı yoktur, çünkü henüz ve bizzat yazarınız tarafından telaffuz edilmiştir; hakikate muhalif olması şöyle dursun, Sivas’ın hakkı olan bir hakikattir. Ankara iktidar ve bürokrasisinin Sivas’a bakarken, daha bir dikkat ve rikkatle bakmalarını isterim. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e olan vefasının az da olsa karşılığında Sivas’ın yüzünün daha güleç olması gerekmez miydi? Mazi geçti, ama bugünün siyasilerine ve Sivaslı bürokratlara söylenecek çok söz var; özellikle de “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının, karşılığını bu şehirden fazlasıyla alanlara… Fazlasını söylemeye elbet mecalim de vardır, şecaatim de; boğaz dokuz boğum ve söz de artık dokuzuncu boğumdadır. Bakiye diyeceklerimi uygun zemin ve zamanlarda dile getiririm, bir siyasetçi vasfıyla değil; hak talebi ve haksızlığa karşı durma adına, mutlaka dile getiririm…
Eeee Sivasîler, hani bir de sık sık kendi aranızda “Atatürk Sivas’ı niye başkent yapmadı?” diye hayıflanıp durursunuz ya… O derin akan sualin cevabını buldum galiba! Paşa, şehrin muhteşem tarihi dokusuna kıyamamış, eğer başkent olursa bu güzelliklerden eser kalmaz diye düşünmüştür ve Sivas’ı kongre için münasip gören dehasını, bir kez de Sivas’ı başkentlik için tercih etmeyerek göstermiştir. Atatürk Sivas’ı bu haliyle ziyaret etse, üzülür ve farz-ı muhal, “Keşke başkent yapsaydım!” derdi. Çünkü Sivas’ın her yeri tarih iken, en yakın tarihinin bile keşfi mümkün olmayan bir şehir haline gelmiştir. Tarih derken üç beş medrese ve mütegallibe konağını anlıyorsanız, sözüm yok. Ben serapa sivil bir âdemim ve sivil mimariden bahsediyorum.