5 Mayıs 2013 Pazar

TATLISU MÜSLÜMANLIĞI

Tatlısu Frenkleri…
Nam-ı diğer levantenler…
Pera merkezli bir modernizmin ilk muallimleridir bunlar…
Avrupalı olmak sevdasına kapılan payitaht seçkinlerine, hatta bazı Türk büyüklerine terakki dersi vermişlerdir. Batıya açıktırlar ama İstanbul’da yaşamayı tercih ederler. İstanbul’a geçici olarak gelen frenklerden farkları bilinsin diye onlara “Tatlısu” sıfatı verilmiştir. Tebessüm ettirici bir lakap…
Tatlısu Frenkleri Türk adetlerini de pekâlâ bilirler, müslüman bayramlarında kendilerini ziyaret eden misafirlerine likör ikram ederler… Likörü memnuniyetle lıkırdatan bu levanten mukallidi Türkler, yüksek sesle olmasa da “Ah n’olur, şu bizimkiler(!) de likör ikram etseler…” diye geçirirler. Likör, medeni olmanın biricik göstergesidir…
Tatlısu Frenkliği, hususen İstanbul ve biraz da İzmir mahreçlidir ama “ahlak” olarak tesirlidirler. Anadoludaki gayr-ı müslüm unsurlar üzerinde etkindirler… Mesela Sivas Ermenileri’nin bayramlarda likör ikram edişi ve bu likörü içen bazı görgüsüz ve züppe ailelerin bunu fevkalade medeni bir davranış olarak değerlendirmeleri buna örnektir.
“Tatlısu Frenkliği” alt ve etkin bir kültürdür… Bunlar batılı frenklerle, içimizdeki ermeni ve rumların oluşturduğu aileler ve çevrelerdir, zımmîlik, tanzimat, batılılık melezi bir oluşumdur… Bugün etkileri hissedilmez, çünkü terakki yolunda katettiğimiz mesafe onların varlığını gölgelemiştir. “Yerli” ve çarpıklıklarıyla da ilginç bir sosyolojik oluşumdur bu Tatlısu Frenkleri… Zamanım olsa ve mekânında olsam onlarla dostane sohbetler eder, derinlikli bir makale, belki kitap yazabilirdim… Neler çıkardı onların hayatından, ne karanlıklarımızı aydınlatırdı; buralar “Osmanlı Yurdu”dur, hissetmek bile dünya lezzetidir…
“Tatlısu Levreği” diye bir balık var ya, galiba buradan çağrışımla bulunan bu “Tatlısu Frengi” tabirini mutlaka muzip bir Osmanlı nüktedanı ilkin telaffuz etmiştir, sonra da bir “kültür ıstılahı” olmuştur.
Bir de “Tatlısu müslümanlığı” var şimdi…
Kendini iyice hissettiren bir “ahlakî duruş” olarak var… Sosyetesi/sosyeteleri de oluşmaya başladı…
Bir zamanlar Tatlısu Frenkleri’nin davranışlarına benzer incelikler(!) tamamen mevcuttur…
Bir önemli gösterge olan eğlence biçimi, tatil, giyim, kuşam; hülasa ful-aksesuar yeni bir zümre ve yaygınlaşan bir ahlaktır: Tatlısu Müslümanlığı…
Öyle güzeller görüyorum ki, işgal günlerinin İstanbulundaki Levanten hanımlar eline su dökemez, öyle delikanlılar görüyorum ki, metro-erkek… Ve acayip de müslüman…
Geçenlerde bir mecliste hafif sertlik gösterdim, “Savaşçı Ahlakı”ndan sözettim, suratlar asıldı…
Bir de partye katıldım sadece “likör” yahut “şampanya” yoktu, geri kalan tam terakki(!).
Sonra bir daha… Herşey vardı; ayılana kazos, bayılana limon, içene ayran ve bilumum müskirat…
Değişim kaçınılmaz bir süreç imiş…
Desem ki, “Değiştirmek” gücü de şahsiyetin biricik göstergesidir… Tıkız gelir…
Değişim ve tokuşum… Değişin ve tokuşun…
Ben bu işlerde yokum…

Bizim Sivas Gazetesi, 6 Mayıs 2013

2 Mayıs 2013 Perşembe

PARANTEZ


“Bizim zamanımızda…” dediğimizde
En çocuk yüzüyle gelir zaman bize.
Çaresizliğimizi anlarız ve yoktur tesellisi
Silinmez simalarıyla bir bir sevdiklerimiz
Acıtır öptükçe öptükleri yerleri.

Ömür böyle sökülürmüş demek ki, hatırladıkça
Kuşlukta zayıflayan şebnemler gibidir, gülümseriz…
Bize değen bir söz vardır her şarkıda mutlaka
İçimize gülüşmeler doluşur sessiz sessiz…

Kanımızda hemşire en çok ayrılık vardır
Pelte pelte vuran odur kalbimize…
Dereceye bakma tutup ışığa boşunadır
Ölçemezsin yandığımızı ne ateşler içinde…

“Bizim zamanımızda” bir sen vardın ki
Herşeyin içindeydin ve hâlâ öylesin…
Bazen az sevmeliymişim diye bir vesvese geçse de
Sen bana Allah’ın emrisin…

İtibar, Mayıs, 2013

2 Mart 2013 Cumartesi

28 ŞUBAT VE DÜNYEVÎLEŞME


“Kamu alanı” ile “özel alan” ayırımı; muhkem bir kitaba göre değil, tarihi şartlara göre biçimlenen bir din ile siyasi iktidar arasında geçen mücadele ve gerilimin ürünüdür. Roma, Kutsal Roma’ya dönüşünce gerilim yerini nisbî uzlaşmaya bırakmıştır. Kilise siyasî bir kurum olarak papalık tahtına sahiptir. Ruhban zümresi inananalar adına, siyasi iktidarla bir yandan işbirliği, bir yandan çıkar mücadelesi halindedir… Batıda erk ayırımı problemi ilkin din ile devlet iktidarı arasında gerçekleşmiştir; birbirinin alanını ihlal eden iki erk vardır, yani “çift kılıç”... Yasama-yürütme-yargının içerisinden kilisenin uzaklaştırılmasıyla kılıç teke inmiş; bu teklik içinde erklerin tanzimi din kurumunun iktidar dışında kalmasını doğurmuştur. Kilise ise konuşlandırıldığı yer itibariyle hayatın/şehrin dışındadır ve daima uzaktan/yukarıdan müdahildir.
İnsanlığın batı yakasının hikâyesi kısa künye ile geçiştirilecek bir macera değildir…
Bu macera bir kısa künye haline getirilmiştir… Seçilmiş sahnelerle birbirine bağlanarak edilen tarih şeması doğru olmayabilir ama insanlar bu şemayı kutsallaştırmışlarsa bizim yapabileceğimiz bir şey yoktur… Büyük bir entelektüel enkazı, basitleştirmede ve sadeleştirmede modern uygarlığın mümessillerinin başarısı emsalsizdir. Üniversiteler bugünün mecburen “böyle” yaşanması gerektiğini öğretir; sonuçlanmış bir olayı tekrar tekrar başından itibaren hatırlatarak muhakemeye imkân tanınmaz… Bugünden geriye doğru gitmek gerekir, belki eşeğe ters binerek geçtiğimiz yolların ezberlendiği gibi olmadığını anlayabiliriz. Böyle yürüyünce: laiklik, hristiyanlığa inanmadığı anda bile batılıların, hristiyanî bir biçimde kapitalizmle –Roma ile olduğu gibi- uyuşmasının biricik yolu olarak gözüküyor… Bu uyuşmayı sağlarken demokrasi formu kullanılmıştır. Demokrasi formunun modern ruhu laikliktir; laiklik kapitalizmin devletleşmiş garantörüdür. “laiklik” içi dışı, altı üstü doldurulmuş, pozitif hukuk kuralı haline getirilmiştir.  
Endüstri Devrimi sonrasında “Kamu alanı” artı ürün için insanların buluştuğu, yarıştığı “endüstriyel mera” gibidir… Alana değerlerinizle girmenizde mahzur yoktur, tek şartı ise almak-satmak, alınmak-satılmak için girmiş olmaktır… Batı, rant olarak sadeleştirdiği tabiatı hızla istismar fırsatını fabrikayla; “tüketici” olarak sadeleştirdiği insanı/ötekileri ise fabrikanın başka şubesince üretilen silahlarla yönetmeyi ve denetlemeyi becermiştir… Laiklik, pazar yerlerinin dinlerini hristiyanîleştirmek için de işe yaramıştır…
İnsanlığın doğu yakası hikâyesizdir…
“Bizim buralar”da tek tek hikâye boldur ama bunlar bağlantısız olduğu için; hepimizin hikâyesi değildir.  Yazılmadığı ve belki üzerine düşünülmediği için renkli doğu macerası, adeta aktörlerinden bağımsız bir surette sürmektedir… “Doğu” kısa künye değil, geçmişle ilgili söz söylemeye bahane edilen bir karartıdır… Ağız dolusu “Doğu...” ile başlayan cümleler, çok geniş bir coğrafya çizebilir. Bizim doğudan anladığımız şey, evvel emir biziz…
Marx’a “Asya’nın bilinen bir tarihi yoktur!” dedirten, oryantalizmin sol kanadına dinsizleştirilmiş bir Asya Tipi çiziktirmeye sevkeden de belki Hint ve Çin’in değil, “bizim halimiz”dir. Onun mezhebinin izleyicileri, hâlâ dinsiz bakışa devam etmektedirler… “Mülk Allahındır!” ilkesini mülkiyet sisteminin başına yerleştiren bir sistemi dinsiz değerlendirmek, dinsizliğin değil cehaletin ürünüdür. Müslümanlığı Weber’in baştansavma doğu tezleriyle tanıyan bu garip yerli sosyalistler, henüz Kemal Tahir’in takıldığı yerden bir adım bu tarafa gelememişlerdir. Marx’a ters düşmelerine rağmen, “La ilahe” diyerek batının kutsallaştırılmış tarih şemasını reddediyorlar ama ol görüp de “İllallah” diyenleri anlama yürekliliği gösteremiyorlar; çünkü “alışkanlıkları hayal güçlerinin afyonu” olmuştur.
Batı’dan alınan hiçbir kurum, değer, kanun vs. oralardaki işlevlerini yerine getirmediği gibi, toplum ile devletin ilişkilerini korku ile çıkarcılık arasına yerleştirmiştir.  Din ile devleti ve din ile milleti organik bir terkip sayarak hayatını tanzim eden toplumlarda/bizde laikliğin batıdaki zeminini aramak beyhudedir. Çünkü böyle bir toplumda, devletin topluma gücünü hissettirdiği “kamu alanı” diye bir ortam söz konusu edilemez… Din hayatın/şehrin içindedir; ruhban sınıfı iktidar ortağı değildir… Müslümanlık, tarihin biriktirdiği bir kar kürtüğü değildir; muhkem bir kitaba bağlıdır ama bu tarihsiz olmamızı gerektirmez. Wallerstein, Osmanlı Tarihi araştırmalarından çok şey öğrendiğini söyler ama “Bunlar nereye bağlanır?” diye de sorar… Yaşadıklarımızın birbirine bağlanamayışı bizi anlamsız kılıyor; her yeni nesil bir öncekilerin hatıralarını çiğneye çiğneye geçiyor.
Bizi modernizmin defterine kaydeden devrimler, devrim değildir…
Çünkü bağlantısızdır ve güdülmüştür... Devrimleri gerçekleştiren iktidar seçkinleri için demokrasi “Lazım olan bir şey!”dir; laiklik, “endüstriyel mera”nın kurallarını belirleyen bir kamu alanı için değildir, çünkü mümbit fabrikalarımız yoktur.  Laiklik: milyonerlerimizin ve burjuvanın “kimler” olacağını belirlemek için, iktidara sahip olanların sarılacakları/sarıldıkları “dünyalık temin etme” aracıdır. Laikler olarak adlandırılması mümkün olan kesimler için laiklik, din gibidir. Türkiye laikleri, laikliğe inanırken adeta müslümanlığın bir yeni mezhebine inanır gibidirler; bu laiklik, din ile dünyayı ayrıştırmaz, hem dinîdir, hem dünyevî… Ahiret konusu belli değildir ama yaşarken bu din peşinen nemalandırmaktadır; makama, rütbeye göre cennetin kapılarından girilebilmektedir. Devlet/iktidar eli değmeden işveren, bürokrat, hattâ işçi bile olmanın mümkün olmadığı bir vasatta, kamu alanı üzerine yapılan tartışma ve mücadele “dünyalıklar” üzerinde düğümlenmektedir. “Kamu alanı”na insanlar dünyevî bağlanışlarla çıktıklarında, bir inanç olarak laiklik bitecektir, pozitif hukuk kuralı haline gelecektir.
 Batılılar, maliyeti yüksek yaşam tarzları ciddi anlamda sekteye uğradığında “ötekiler”e savaş açarlar... Savaş, onlara talan yolu ile kaynak; ağır tahribata uğrayan ülkeleri tamir fırsatı ile de pazar yeri sağlayarak “endüstriyel mera”yı beslemektedir. Bizde ise “endüstriyel mera”nın darlığı, çift taraflı tarafları iktidar mücadelesine yöneltmiştir. İnce zevk sahibi iktidar seçkinleri, kamu alanını “ötekiler”e kaptırmamak için darbeleri meşrulaştırmıştır. Askerî cemaat, iç hizmet kanunu bahanesiyle devleti korumak için değil de siyasi, epistemik ve iktisadî cemaatin yerini sağlamlaştırmak için hareket etmiştir. 
“Ötekiler” aslında “Öteki” değildir; kamu alanından uzak tutulmak için operasyonel tekniklerle ötekileştirilmek istenenlerdir. İrtica ötekileştirmeye bahanedir, başörtüsü ise “ötekileştirilenler”in simgesi… Dedesi hoca olan köktenlaiklerle, dedesi hoca olmayan mürteciler arasında keskin bir hat olmamasına rağmen, sert esen darbe rüzgârları derin çatlaklar doğurmuştur. Beşerî yapısı gergin olan bir ülkede, farklı hesaplaşmalar da darbelerin içerisine gizlenmiştir… 28 Şubat, darbeler içinde, iktidar mücadelesini laiklik, dindarlık ekseninde netleştirmiş olmakla seçkin bir yere sahiptir.
Tank yürüten, başbakana küfreden, sarı sendika ve “sarı girişimci” hüviyetindeki sivil toplum örgütleriyle iş tutan darbecilerin pervasız, hattâ patavatsızca hareketleri, başarılı bir “psikolojik hareket” intibaı bile vermemiştir. Kendi adıma söyleyeyim, bana ve benim gibilere yapılanlara zulüm gözüyle bile bakmamıştım, bu adamların davranışlarının sebeplerine ve insanî kalitelerine bakarak normal görmüştüm. Darbe, bir de hâlâ selamlaştığımız pek çok insanın ne kadar tabansız ve samimiyetsiz olduklarını gösterdi. Bu insanların çoğu RP iktidarının kendilerine “dünyalık” olarak ne vereceğinin hesabına fena halde kaptırmışlardı; elleri boşta kaldı… O şartlarda bu mağdur insanların “dünyalık imkânı”nı kaybettikleri için mi, dinlerinden dolayı sataşıldığı için mi üzüldükleri anlaşılmıyordu. Zulmedenlerin gerekçeleri ise, mürtecilerin yakın gelecekte “endüstriyel mera”daki nemalanma imkânlarını daraltacağı mı, yoksa gerçekten rejimin tehlikede oluşu muydu? Bu da belli değildi, çünkü darbe kurmayları, nüfus sayımı yapar gibi tehlikeli insanları fişliyor, fişlemekle kalmayıp tehlikeli “insan tipi” çiziyorlardı… Bu insan tipinin yekûnu nereden bakarsanız en az Abdullah Gül’ü seçen insan sayısına tekabül eder. 28 Şubatçılar, devletçi refleksleri en kuvvetli sağ kesimleri bile kaybederek azınlık fırkası haline dönüştüler. Bu zevatın “endüstriyel mera”yı ganimet gibi görmeleri ise, bu ülkenin toplam insan kalitesi hakkında da ürkütücü bir manzara çizmiştir.
Bence sorularımızın çoğu cevabını fiili olarak aldık…
Mağdurlar iktidara gelir gelmez, RP iktidarında “dünyalık” sırasına girenler, kısa zamanda “Milli Görüş Gömlekleri”nı değiştirerek, arzularına nail oldular… Ben bir değişim, zihniyet farklılığı olduğuna inanmıyorum; çünkü “Milli Görüş”ün belediye uygulamalarında da, iktidar uygulamasında da “Modern Uygarlık Paradigma”sının haricine çıktığına şahit olmadım. Dinin ibadet ve muamelat kısmına hiçbir zaman estetik, şehir, mahalle, ev gibi tabiatla insanı birinci dereceden bağlayan ve cem’an muaşeret diyebileceğimiz alan sokulmamıştır. Zamanî ile kevnîyi eşleştirerek bütünleştiremeyen her anlayış, moderniteye eklenir; organizmaya benzemediği halde –miş gibi yapmak, dünyevileşmenin fundamentalitesidir. Devlet makinesine insanların, onun bir parçası imiş gibi bağlanması, insanı/toplumu değil, devleti/iktidar gücünü önceleyen islamizmlerin ve sağcılıkların dünyevî ilişkileri, başkalarınca tanımlanmış bir “dünya” tasavvuruna dayanır. Bundan dolayıdır ki, “Muasır Medeniyet” denilince, teknolojinin son nimetlerini ülkeye taşımaktan başka bir şey anlamayan, devletçi sağcılıktan çağdaş yanılgılara asla muhalif bir eylem ve işlem çıkmaz… Solun devletçiliği çok ayıp karşılanırken, sağın “pasif devletçilik”i oldum olası tabii karşılanmıştır.
-Aslında modernizmin sevdiği- hamasi ve milliyetçi söylemlerin rengini taşıyan, yerinde ve dozunda kullanan lider/iktidar, “Endüstriyel Mera”yı yönetme, paylaşma konusunda, öncekilerle mukayese edilmeyecek kadar başarılıdır; aslında bütün başarısı budur. Şu da şimdilik söylenebilir: Taban ile lider kadrolar arasında tabii olarak uyum ve benzerlik vardır. Bu uyum, 28 Şubat’ın yaydığı korkudan beslenmiştir; ancak, korkunun baskın sebebinin “inançlarını yaşayamamak” olduğuna dair hiçbir sağlam delilimiz yoktur.
Başörtüsü yasağının üniversitelerde kalkışı üzerine yaşananlar bir göstergedir. Pek çoğunun dinleriyle ilişkilerinin gerçek yüzünü bilemediğim, ama kesinlikle diğer öğrencilerden daha şık giyinen başörtülü öğrencilerin seküler alandaki başarıları önünde bir engel kalmadı. Çok iyi gözlemlediğim bir şey: Bu öğrenciler süratle, bazen çok rahat ve umursamaz biçimde, kendilerini engelleyen, fişleyen hocalarla aralarındaki mesafeyi kapattılar. Doğrudan iktidarın değil, muhalefetin yaktığı bir yeşil ışığın Anayasa Mahkemesi kararını delmesi ile kazanılan özgürlüğe üniversitenin sağcı hocaları da, yönetimleri de önce inanmadılar. Giyim kuşamın insanın tabii ve tartışılmaz alanı olduğuna inandığım için, anında ve en ufak bir tereddüt göstermeden öğrencilere her zamanki gerekçemle beraber tavrımı bildirdim. Yönetimin de, yakınımdaki dini bütün, hatta teolog akademisyenlerin tepkisiyle karşılaştım; suçumu üstlendim(!)… Onlardan bir kısmı öğrencileri almalarına rağmen tutanak tuttular, ben ise onlara zarar gelmesin diye kararımı tutanak haline getirerek öğrencilerle beraber rektörlüğe yolladım. Yine de zorlandılar ve kendilerini tam garantide görmeden “Özgürsünüz!” diyemediler. Bugün, iktidarın kadroları ful-aksesuar bu acayip yanardönerlerle doludur, çünkü burada “dünyalık” da garantidir. Konjonktüre bağlı olarak, birbirine bu kadar zıt bir biçimde değişen kişiliklerin, en azından birbirine zarar vermelerini engellemek için çok sağlam hukuk kurallarına ihtiyaç var… Çünkü insanları tanımaya bugünün kent, iş hayatı imkân vermemektedir.  
Muhalefetin şimdi yapacağı tek bir şey var: Kamu alanında başörtülülerin istisnasız her görevi yapabileceğini ifade etmek. “Tabii Hukuk” ilkesi olarak kıyafet serbestliğinin kanunlara konu olması modernitenin genel parametrelerine uymamaktadır; modern dünya düzeninin bütün katılığına rağmen, ülkeler arasında bazı farklılıkları hoş gören bir esnekliği de vardır. Böyle bir serbestlikle beraber, “endüstriyel mera” üzerinde hiçbir engel olmadan, insanların birbirleriyle alış veriş kurallarıyla sağlanmış olur. Dindarlıklar üzerindeki çift taraflı baskı kalkmış olur. Bu çift taraflı baskının bir tarafında 28 Şubat’ın baskısını üzerimizden kaldırmakla bize büyük bir lütufta(!) bulunan iktidar; öbür tarafında hâlâ nasıl müslüman olacağımızın sınırlarını çizmeye çalışan muhalefet vardır. İktidar, sadece ibadet kısmının özgürlüğünün kâfi olduğu düşüncesindedir. İktidarın dindarlığı içerisinde mimarî, estetik, teknoloji, tarım, kentleşme vs. konulara asla yer yoktur. İslam, modernitenin içerisinde ve moderniteye rağmen insaf sahibi her insana inşirah verebilecek bir dindir. Bu iktidar zamanında çarşıda, pazarda, işveren-işçi ilişkilerinde, ürün denetiminde, üniversitelerin verimli hale gelmesinde örnek gösterilebilecek ciddiyette uygulamalara rastlanmaz. Taşra yönetimleriyle, belediyeleriyle “kendine özgü” bir sosyete oluşturulmuştur ve bu sosyetenin şekil farklılıkları dışında “çağdaş yaşam kılavuzları”ndan hiçbir farkı yoktur. Darbe ne kadar post-modern idi ise, bunlar da o kadar post-moderndir(!).
Ateşli hatiplerin, sloganların gençlerinin şimdi gazete ve televizyonların munis çocukları haline gelmesi de ilginç bir göstergedir… Bu alabildiğine sağcılaşmış ve muhalifken sevimli gözüken kadrolardan iktidara yardım olsun diye de, eleştiri olsun diye de tek bir görüş sadır olmamaktadır. Bu iktidar dönemi kadar iç ve dış muhalefetten mahrum hiçbir dönem yaşanmamıştır. Devletçi/düzenci olan ve “endüstriyel mera”dan tıpkı öncekiler gibi nemalanmayı sürdüren bu iktidar dönemi, 28 Şubatçıların endişelerinin yersizliğini göstermektedir. Sekülerleşme konusunda Türkiye’nin fazlası var, eksiği yok; bu suretle laikliğin de aslında hiçbir zaman tehlikede olmadığı anlaşılmış olmalıdır. Bence 28 Şubat bu noktada başarılıdır; görevini tamamlamıştır: Din evlerin, hattâ insanların içindedir; ikiyüzlülüğe bu şekilde geniş bir imkân alanı açılmıştır… En azından çift partili demokrasinin önündeki engelin kalkması için, muhalefetin de bir gömlek değiştirmeye ve tarihinin bazı ağırlıklarını atmaya ihtiyacı vardır, ama samimiyetle, siyaseten değil… Şu andaki haliyle muhalefet her yönüyle tam bir zavallı; üzerine bunun dışında söz söylemek insafsızlık olur. “Muhafazakâr-dindar” gömleğinin içinde her çeşit insan var; “Sosyal demokrat-dindar” gömleğinin içinde de olabilir.
Tortu olarak sürdürülen dindarlığın, modernizmin tıkanıklıklarına Müslümanca bir cevap verme derdi yoktur; vardı da yok olmamıştır, sadece olmadığı çok net olarak açığa çıkmıştır. Her alanda biçimlendirici, yerine göre baskıcı bir merkeziyetçilik; evimiz, sokağımız, şehrimiz, eğitimimiz, çocuklarımız üzerine düşünme, konuşma, karar verme imkânımızı tamamen elimizden almıştır. TOKİ’nin yüksek inşaat teknolojisini kullanarak inşa ettiği konut alanları yerine, o efsanevî “Müslüman mahallesi” inşa edilemez miydi? Bu insanlar o kadar mı değersizdir ki, mimarî proje yarışmaları düzenleyerek, çok ince düşünerek şehirler inşa etmek yerine; soğuk, kişiliksiz ve rahatsız “demirperde” evleri yapılmıştır. “Kentsel Dönüşüm” aynı mantıkla kolları sıvamıştır, şehrin içinde son kalan mahalle ve  evlerin önünde müteahhitler leş kargası gibi dönüp durmaktadır… Belediyeler; fikirsiz, çilesiz, çıkarcı insanların rant kaynaklarını kuvvetlendiren aracı kurumlar haline gelmiştir. Zeki çocuklarımızı hayattan nasipsiz yaratıklara çeviren mektepler çok başarılı imiş gibi, mecburi eğitimin on iki yıla çıkarılmasının hiçbir izahı yoktur; despot ve merkeziyetçi sekiz yıl uygulamasının uzantısıdır. Bırakınız “bizim medeniyetimiz”(!) vurgusuna yapılan atıflara uygunluğu, bu uygulamaların içerisinde insan ve insanî en ufak bir şey yoktur. Dinî tortular; sekülerleşmenin kutsal bahanelere bürünmesini, modernitenin en kötü uygulamalarının hayata geçirilmesini kolaylaştıran araç olmuştur. Fırsatçı ama üretici, kurnaz ama yaratıcı olmayan yeni orta sınıflar, tüketim toplumu seçkinlerinin en kesif örneğidirler. İştahları, hazları, zevkleri hiçbir sınır tanımamaktadır.
Bunlar, bu yaşananlar nasıl ve nereye bağlanır?
Şüphesiz darbecileri harekete geçiren sebepler farklı idi, darbecileri destekleyenlerin davranışları ve darbeye maruz kalanların tepkileri farklı oldu. Sonuçta siyasetin çehresi tamamen değişti. Ak Partiyi kuran kadroların kastettikleri “gömlek değiştirme” den umulan da şu an yaşananlar olmayabilir… Ama niyetler eylemlerimizi başlatır, sonuç ise niyetlenenle taban tabana zıt olabilir… Mazeretler eylemlerimizin sonuçlarını değiştiremez ve aktörlerini de sorumluluktan kurtaramaz. Toplum, rasyonel amaçlarını irrasyonel yollarla, irrasyonel arzularını da rasyonel yollarla karşılamak için hareket eden insanlar, gruplar ve ilişkilerin ağıdır. Kendi adıma şu son yirmi yıl içinde yaşadığım toplum hakkında çok şey öğretti. Öğrendiklerimin çoğunu anlayamıyorum, anladıklarımın çoğunu da anlatamıyorum.
28 Şubat’ın sene-i devriyesinde, şimdilerde pek çoğu tatlı hayat süren mağdurlar, “o süreçte” neler çektiklerini anlatacaklar; bu arada mevcut iktidarın bizleri nelerden ve kimlerden kurtardığı hatırlanmış olacaktır. Velinimetlerimizi bilmem kaçıncı kez iktidara getirirsek, şükran borcumuzu eda etmiş oluruz bilemem; böyle mağrur, kibirli bir iktidar ben ömrümde görmedim. Darbenin gerçek mağdurlarının iktidar nimetlerinden nemalandığını zannetmiyorum; uğradıkları haksızlığı kâra çevirmeyi becerenler bugünün üniversitelerde, kurumlarda, kuruluşlarda yönetici kadrolarıdır. Bu kadrolar, zaman zaman onlardan daha menfaatçi ve zalim olabilmektedirler.
28 Şubat sonuçlanmıştır; sonuçlanmış bir olayı baştan başlayarak konuşmak, onu örtmeye yaramaktadır. Ben kudretimce sonuçlarını yazmaya, geçmişle bağlantılarını kurmaya çalıştım; doğru da bulunabilir, yanlış da önemli değil… Tarihî olayları baştan başlayarak tekrar etmek birilerini efsaneleştirir, birilerini kötü adam yapar; yine bir tarihimiz/hikâyemiz olmadan tek istikametli uygarlık(!) yolunda yürümeye devam ederiz.
Ben öncekilerin hatıralarını, hatırlarını çiğneyerek geçmedim; kendi hatıralarımı da çiğnetmek istemem. Birilerinin hatırımızı sayıp saymaması ise kendilerine kalmış…

“AĞLAMA YENİSİNİ ALAYIM!”



Oyuncakçı: Şen şatır doldun gamzeli,
Hiç harb-i umumi geçmemiş üzerinden;
Olmayınca çocukların sarılacak annesi,
Bebekler satar ağlayınca ters çevrilen…

Çocuk: Oynamaz aslında oyalanır,
Bir ters bir düz çevirir gibi emdiği parmakları;
Hür değilken bile bebeği kadar,
Anlayamam yine de kırılınca ağlayışını…

Kırılmalıdır oyuncak dediğin patron!
Bir çocuğu bombaya alıştırmak için,
Bombaya barbiye ve çöp tenekesine…
Hangi soykırım be karayağız kardeşim?

Kaçak doğmadım onun içindir belki,
Çokça bulut bazen yağmur gibiyim…
“Ağlama yenisini alayım!” deseydi bir ses,
Eski çocukluğumu isterdim…

Hayat oyundu, her şey oyuncak;
Mümindik ki hem ne biçim…

İtibar, Mart, 2013

25 Şubat 2013 Pazartesi

NAMAZI MÜTEAKİP





 “Namazı müteakip!” kaydıyla kavilleşmelerin ayrı bir huzuru vardı. Birçok şeyle beraber, vatanda emn-ü eman içinde yaşadığımız hissi veren o muhteşem terkip hayatımızdan çekilmeye başladı. Namaza yakınlığıyla, ıraklığıyla belirlenmediği için manasızlaşan vakitlerde gelen çay davetleri tıkız, sohbetler kılçıklı… Ezan sesinin girmediği loş mekânlarda, gıybetin kokusu sinsice giriyor yenimizden, yakamızdan. Heraklit diyalektiğinin, o zamane yalakalığına teşne kurgusu, modern modunda yanıbaşımızda akan namaz ırmağından bizi sıyırıp alıyor; “değişim tanrıları” kuşatıyor sözlerimizi.
 “Ben olmak!” vakt içre özge bir vakte sahip olmaktır; onun biricik yolu da, zamanı aşma imkânı veren namazdır. “Huzurdayım!” şuuruyla varılan secde; zamanın akışını değiştirmenin ezeli ve tek diyalektiğidir; geçmişin muhasebesi, geleceğin istikametini tayin fırsatıdır. “Devran havadisi” ilk tekbirle beraber sükûta erer, göğe doğru akan ırmak çağıldamaya başlar; “varoluş” işte bu, “ben olmak!” işte bu, “olmak!” işte bu. Beynamazlık, sele kapılan zavallı koyun ölüleri gibi, zamanın çılgınca akan ırmağında sürüklenmektir… Saatin sarkacı salınsa da ölmüşe kâr etmez…
Yüreğini saniyelere bağlayarak yavuklunun yolunu bekleyen genç, randevuyu kaçırmamak için duvardaki saatin karşısında mıhlanan işadamı, dünyayı yönetmek gafletine dalan büyük siyasetçi; “namazı müteakip” gibi iki dünyayı kucaklayan bir zaman ölçüsünden haberdar mısın? Değilsen; yolun ya harama uğrar, ya yolsuzluğa. Dünya hayatı, vuslat ile ayrılık arasında geçen vakit aralarını doldurmaktır.
“Dakik olmak!” incelikleri fark etmek demektir.  Şimdilerde, pek çoğu “öyle de olur, böyle de olur” sadedindeki işlere saatinde katılmak gibi mekanik ve sıradan bir anlama bürünmüştür. Hayatı kadranda seyretmeye alışan, eni sonu zamaneye tabi olur… Canı tamuya direk olası albız da, seccadeyi altımızdan kaydırmak için yoğun mesaidedir; bizi yârin mahallinden uzaklaştırmak için her dem başka bir bahane üretmededir.
Namazla yükseğe, en yükseğe çıkarak incelen ve dünyaya dönen kişidir dakik olan… Varlık karşısındaki dikkat, mirac yolcusunu alçaktan akan suyu yükseğe dökmek hünerine er geç vardıracaktır.
Yaşamak, “namazı müteakip” yaşamaktır; bakîsi hüsran.

1 Şubat 2013 Cuma

KALLÂB-KALLÂŞ DÜZENİ

Yönetmeye talip olmak çoğunlukla kemal alameti değildir…
Günümüzde ise neredeyse hiç değildir…
Çünkü yönetilmeye amade işletme, örgüt, kâr hane vs. galip zanna göre yeni talibinden önce de aynı biçimde “dön-gel” tarzında yönetilmiştir/yönetilmektedir…
Talep, görünüş ve söylem itibariyle “Daha iyi yönetme” iddiasına büründürülmüştür ama yönetilen örgüt gırtlağına kadar haramilik içerisindedir. Talebin asıl nedeni nemalanmak ve nemalandırmaktır. Bu hileli bir idare sistemidir. Arz edilen bir makam vardır ama arz eden değil de talep eden kendini pazarlamaktadır… Çünkü pazarın arkasında “Pazar ağası” vardır. Pazar Ağası, alta doğru ağalarını idare etmek için değil, murakabe etmek için konuşlandırır. Vermek ve almak bu smokinli, papyonlu ağalık sisteminin iki çarkını oluşturur; bir üstte veren ağa, bir üstündekinden alan marabadır…
Bir ülkenin, kurumlarının yukarıya doğru hamle yapamayıp, değerlerini “garp kurnazlığı” tabirini uygun gördüğüm numaralarla/numaralandırmalarla yatay ve göbekli olarak büyüyor olması: Modernitenin peyki olmanın ta kendisidir… Şark kurnazlığı: Değerleri rasyonalize ederek, çıkara uygun –hiyle-i şeriyye” haline getirmektir. Garp kurnazlığı, ise bunu epistemolojik mutlâkiyetçilikle –şeriyye haline getirerek- meşrulaştırmıştır. Garbın “teknik kurnazlığı”nın ise kabule şayan görülüşü, şarkın kendi kendini tanımsızlaştırmasının sonucudur.
Tanımlanan bir dünyayı yönetmek, “cari yönetim anlayışı”dır…
Etik, epistemolojiye kurban edilmiştir. Yönetenlerin hükm-i şahsiyeti olan yönetim/kurumlar, insan ilişkilerinin ürünü olmaktan çıkmıştır. Biricik olan “Özel şahsiyet”, rakam yahut işaret cinsinden bir “birey”e indirgendiğinden, hükm-i şahsiyetin tâbîlerinin tek tek kurnaz olmalarına gerek kalmamıştır.
“Ağalık vermek ile yiğitlik vurmak ile…” anlayışı, cem’an bir değerdir: Efendi olmaktır!
Efendi durduğunda ağadır; yürüdüğünde yiğittir…
Bu kavramları yerlice ve yerince kavramak için, “Ağa” ve “Yiğit”in birleşik “kişilik değeri” olarak anlaşılması icap eder, değerleri metalaştıran sosyal tabakalaşma sistemlerinin bölücü/bölerek yönetici tarifeleriyle ilgili bir husus değildir. Vurmak, sadece ganimet uğruna savaşmak değil, namuslu kazanç için alın teri dökmektir; vermek ise kazandığından sarf etmektir… İnsan kendi ihtiyacı için sarfettiğinde de “veren”dir; “Efendi” olmanın şartı “daima alan el” olmamak gayretidir…
Ağa ile yiğidin, ayrı zümreler/sınıflar olarak telakki edilmesi, hiçbir zaman bugünün derdi değildir ama bugün meşru uygulama haline gelmiştir… Meşru uygulamalar; ahlakı, gelir düzeyindeki artış ve eksilişlerin dalgalanmasına bıraktığı için de; “bugünün zümreleşmiş efendileri” özgürlüğe aday bile olamaz… Bulduğunda efendi, bulamadığında köle olmanın meşruiyeti; özgürlüğü simge ve statülerin kazandırdığı kudretle ölçülür…
Ekonominin hayatı bir çelik zırhlı duvar gibi kuşattığı ferdiyetsiz cemiyet ve cemaatlerde bu değerler; modern dünya düzenine uyum kastıyla ve taammüden rasyonalize edilmiştir. Rasyonalize edilen değerlerin yönetenleri/yönetilenleri ne hale getirdiğini anlamak için, yuvarlak teorilere ihtiyaç yoktur; köşeli olmak ve kenar durmak yeterlidir…
Bugünün yöneticisi, her hal-ü kârda kendi cebinden vermediği için yönetime talip olmakla, ta baştan “Bedelli Ağa”dır… Bedelli Ağa’nın özel şahsiyetini statüko/piyasa süzgecinden geçirerek bazı “kalıp kişilik değerler”ini tedâvülden çekmektir. “Nemalanmak-nemalandırmak-nemalanmak” biçimindeki geri dönüşümlü (Dön-gel) çarkın işlemesi için 1.2.3… gibi numaralarla hiyerarşik “toplaşım”* esastır. Aşağı numaralara doğru tedavülden çekilen “kalıp değer” oranı yükselir. Yöneten, yönetimin biçtiği kanunî bedel miktarınca nemalanır, başkalarını da nemalandırır; böylece, nemalaşmış olurlar.
Rasyonalize edilmemiş haliyle ise “Efendi” özel şahsiyettir, özü itibariyle çoğaltılamayan ve kendinin olmayan mülkiyetinden değil, kazancından nemalandırır. Şema “nemalandırmak-nemalanmak-nemalandırmak” biçimindedir. Nemalandırmak değil, nemalanmak üretim efsanesinin yeşerdiği zihniyet habitatıdır. Efsane, rasyonalize edilince “nemalanmak-nemalandırmak-nemalanmak” biçimine dönüşmüştür… “Yönetmek Hastalığı”, “Ağalık”ın kurumlaştığı ve yasalaştığı bir zeminde oluşmuştur; insanın kendisi mülk haline gelmiştir, pazardaki değeri kadar ağa ve yiğittir; “daha”sı yoktur!
Yiğit, icabında kuru soğan ve kızılcık şerbetine talim edebilecek kadar ağadır. Bu tahammüle sahip olamayınca, özgürlüğünün büyük bölümünü kiraya vererek, aylaklaşmıştır… Aylakların yiğitliği de yönetenlerinin efendiliği de gibi/kadar yasaldır; yiğitler için “Ağa” nema kapısı olup, kayıtsız şartsız itaat, adeta dinî bir vecibe hükmündedir… Özgürlük, ağaların “bedelli efendi”, aylakların ise gönüllü “maraba” oluşudur.
Marabalaşan yiğit, başkalarının namına vurur, tıpkı ağanın beytülmalden verdiği gibi… Her ikisi de ferdiyetine malik değildir, mülktürler. Mülk ile ferdiyet vahdet-i vücut halinde olduğu için de aynı zamanda mülkiyete/statüye taparlar; hür ve liberal ölçeklerde birbirlerinin sırtını tıpışlamak suretiyle de tapışırlar…
Ağalığın- yiğitliğin/Efendiliğin “kişilik değeri” olarak ahlâkî sıçrama yapamaması, statükoyu hukukî muhafaza altına alır… En iyisini kimsenin bilmediği-düşünmediği-aramadığı bir vasatta statükoculuk, pasif devletçi bir muhafazakârlıkla örtüşür…
Ağalığı ve yiğitliği özünden olmayanlar, yönetme imkânını kaybedince ne olur?
Ağa artık “Vermeyen”dir; namına vuran nemalandırdığı yiğitler başta olmak üzere, kimsecikler adam yerine koymaz; ama Züğürt Ağa da olmaz, eski ve emekli ağa olur.
Yiğit ise başka bir “Ağa” bulur ve onun namına vurur;  çünkü bu çarkın dönmesini sağlayan kuvvet, “özel şahsiyeti”ini tedâvülden çekmiş yiğitler ister…
“Yönetmek Hastalığı”nın virüsünü “Statik Yapı” üretmektedir. Aile, Eğitim, Din, Siyaset, Ekonomi gibi temel kurumların hep birlikte ürettiği, eğittiği, öğrettiği, yükselttiği ve beslediği insanlardan statüko harici bir davranış ummak hayal olur… “Yapı”nın ürettiği virüsü, sırf meşruiyet taşıdığı gerekçesini kullanarak, damardan ve gönüllüce almak: Zaruret değildir.
“Müştak eylemek”**, herhangi bir ihtimalin değil, ihtimallerin imkân dâhilinde olduğunun ihtarıdır. Kurumlarca belirlenmiş neden-sonuç bağı, talibin talebini ahlakî değil, meşru kılabilir. İnsanın değiştirme kabiliyeti, “Müştak eylem”ler gerçekleştirmesiyle ölçülür. Bize “Tarih”ten söz etme hakkı veren şey, neden-sonuç bağının dışında gerçekleşen “müştak olgu”lardır; müştak eylemler, müştak olgular doğurur. 
İşte tam çatallaşma noktamız, en azından benim çatalladığım nokta…
Avrupa’nın kuzeyinden Akdeniz’e doğru “izlenim-olgu-fenomen” mukaddeslerinin çizdiği tefekkür dünyasının çatal olma imkânını elinden aldığı insanı, çakıldığı yere giden kazık gibi değerlendirebilecek verilerden mahrumum.  İçinde mucizenin olmadığı hiçbir eylem yoktur: Mucize, sıra ve seri dışıdır: Hem insandır; hem de insana kelimelerin/nesnelerin epistemoloji ile sınırlandırılamayacağını sağlam bir veri ve hayati bir tahayyülat sunar… İzlenim, Fenomen, Olgu ile gırtlağına kadar doldurulmuş dünyada, kaderimizi arayacak boşluk kalmamıştır. Epistemolojik sınır, etik olanı belirleme gücünü kendinde gördüğünde, geriye sadece yönetmek-yönetilmek kalır; kim olduğumuz önemli değildir.
Çok sade bir şey söyledim aslında…
Sondan başa doğru okunduğunda, “genel ve meşru kabul edilen”den yola çıkarak, yöneten ve yönetilenlerin çakıldığı yönetim çarkındaki statü ve rollerine; baştan sona doğru okunduğunda çarkın hangi epistemik zorbalıkla kurulduğuma ulaşmış oluruz. Öyle umuyorum…
Ve böyle bir yönetim çarkında yönetenin ağalığı kallâb***, yönetilenin yiğitliği kallâştır****…
Çözüm önermiyorum; çaresiz olmadığımızı söylemek istedim…
Yüreğimi sıcak tutuyorum, böylece sıcak yürekli insanlara/insanlarla da konuşmuş oluyorum…
-----------------------
* Toplaşım: “Ş” işdeşlik ekidir… Toplaşım, toplum/milletten ayrı bir varlığın olu(ş)masını/oluşumunu kavramak için tasarrufa sunulmuştur.
**    Müştak eylem: Mevcut sebeplerin dışında, kişinin “iştiyak” ile gerçekleştirdiği eylem.
***.  Kallâb: Kalıptan kalıba giren… Burada, yönetmek uğruna kalıptan kalıba giren…
**** Kallâş (kalleş): Dönek… Yeni duruma göre, tavır belirleyen.
İTİBAR DERGİSİ, Şubat, 2013

9 Ocak 2013 Çarşamba

RESMÎ KAR BAYRAMI



Şöyle kafa dengi çocuklar ve gençler bulsaydım, “kar mitingi” yapacaktım… Tabii korsan miting olacaktı, çünkü herhangi bir donanmaya yazılamadım: Korsanım…
İşte bazı pankartlarım:
Karı engelleyemezsiniz!
Her çocuğa bir balıksırtı kızak!
Meclis burada kar tatili nerede…
Her mahalleye kızak pisti isteriz…
Kar rahmettir!
Şaka yapmıyorum…
Kar, hayata sükûnet ilham eden ilahî bir ikramiyedir…
Yavaşlayın, “kar mesaisi” diye bir takvim var; sizin hilafınıza var… Tabiata bu kadar muhalefet etmenizin hiçbir anlamı yok… “İşler” dediğiniz şeylerin çoğu tehir edilebilir ama bu cümbüş bir daha ele geçmez…
Kar yağdığında mekteplerin tatil olması, çocuklara ilahi bir ikramiyedir. Siz bu ikramiyeyi değerlendirin ve şöyle kar adamakıllı yağdığında anında tatili patlatın… Kaleden toplar patlatarak bayramın başladığını ilan edin.
Büyüyünce insanlar neden “devlet”leşiyorlar ve neden saçma sapan gerekçelerle kar tatiline yanaşmıyorlar anlamıyorum… Onların da anladıklarını zannetmiyorum. Büyük adam olmak, böyle “buzdan devlet” olmayı gerektirmez. Mevzuat hazretlerine bir şey olmaz korkmayın, bırakın o da dinlensin, belki onun da tatile ihtiyacı vardır.
Miting yapamadım ama zeminini hazırladım. Benim gibi düşünenlerin kulağına kar suyu kaçırmış olayım… Bu fikri gerçekleştirelim ve âlem adam gibi bir miting görsün…
Belki de gerek kalmaz! Başta böylesine büyük bir meseleyi Millet Meclisi halleder. Mahalline göre –ki Sivas için bu genellikle Zemheri ayıdır- karın kararlı bir şekilde yağdığı gecenin sabahı on günlük tatil ilan edilsin ve valiler derhal il meclisini toplayıp, kararı ilan etsin. Neyse bir hafta olsun, hadi altı gün olsun; ondan daha aşağısına da razı olmam bilesiniz.
Altı günün üç gününü kar ile karlanmaya harcarız.
Kütür kütür yürürüz evvela…
Sonra kartopu atar, birbirimizi kara yatırırız…
Kara sırtüstü yatıp kalıbımızı çıkarırız…
Dev kaleler, kulübeler, kardan adamlar inşa ederiz…
Gece bütün aileyi birarada tutacak ve hala bir “aile”mizin varolduğunu hatırlatacak sıcaklıkta işler yaparız. Hadi hiç bir şey yapamıyorsak, topluca film seyereder, çay içer, kestane gözler, şakalaşırız. Konuşacak o kadar çok şeyimiz vardır ki, karlar altında kalmış…
Altı gün ya! Topu topu altı gün… Ne düzene zarar gelir, ne de müfredat aksar; kar tatili resmîleşir ve ona göre yaparsınız hesaplarınızı…
Oğlum okuldan yeni gelmişti; yorgundu… Gazeteyi aradım ve Hakan’a “Kar tatili varmı, valilikten bir haber çıktı mı?” diye sordum…
Yokmuş…
On beş dakika sonra bir gün tatil haberi geldi ama bir gün yahu, topu topu bir gün; ben devletin kerim olanını severim, nedir bu cimrilik…
Neyse Afşin Bey’e (oğlum) müjdeyi verdim… O yorgun çocuğun benzine kan geldi ve nasıl haberleştiler bilemem, on dakika sonra en yakın arkadaşı Emre kapıdaydı…
Kar ufak ufak yağıyordu ve onlar bu anı yaşamak istiyorlardı…
Hakları değil mi? Hem de sonuna kadar…
“Kar bizim hakkımız, söke söke alırız!” pankartını hazırlıyorum, haberiniz olsun!