4 Haziran 2014 Çarşamba

HİÇ KAYBETMEYENLERE AĞIT

                                   "Küçük Prens'in hatırına..."
Ey âlemi olmayanlar dünya içinde
Sandıklar içinde meleşen kuzular
Ey kuzusunu ararken kurda düşenler
Uçsanız rüyanız yok konsanız çölünüz…
Kaybedemezsiniz çünkü yolunuz yok.

Evleriniz yönünü bilmez elleriniz önünü
Ezberden okursunuz dünden bugünü
On soruda mutluluk yüz soruda metafizik
Tezgâhlar açık büfe tercih çoktan seçmeli…
Cevaplarla dolusunuz sorunuz yok.

Hatıranız her celsede güncellenmeli
Adaklar sunmalısınız kâğıttan kalelere!
Uçuşurken genleriniz konfetilerle
“Hanimiş bana!” demeli süt dişleriniz…
Çocuk olursunuz çocukluğunuz yok.

“Mutlak gülmelisiniz öğünler arasında!”
Bu bir uzman öğüdü: Uzatır ömrünüzü
Ölüm çatırtılarla düşmeden çatınıza
Gıdıklamalı sizi bir kahkaha böceği…
Gülersiniz… Gülüştükleriniz yok.

Ey âlemi olmayanlar dünya içinde
Ey ruhlarını gözlerinden akıtanlar
Ne bileyim kimsiniz kimlerdensiniz
Meleşen de benim kuzusunu arayan da…
Açıktayım belki düşen de benim kurda.

Yoluna zor yürüyen bir gezegeniniz var
Gökten size göz kırpan bir yıldızınız yok.

BU KONU WALDO’YU EMERSON'U IRGALAMAZ

“Waldo Sen Neden Burada Değilsin” yahut "Emerson sen neden buradasın?" gibi artistik ve Frenk berduşlarının kendi iç buhranlarıyla ilgili numaralar bana işlemez. Orda olsan n’olacak, olmasan n’olacak? Bize sorulacak olan şey, nerede olduğumuz değil, neden bulunduğumuz yerde olduğumuzdur…
Uzatmayayım…
Konu cemaat ve iktidar meselesi…
Eskiden sol ve sağ diye bir şeyler olurdu ve ona göre de taraflar belirlenirdi. Şimdi Türkiye’nin ibresi oldukça sağa çark etti sağ-sol unutuldu ve cemaat-iktidar meselesi haline geldi. İktidar sağ olduğuna göre, cemaat sağdan başka bir şey olduğunu varsayıyor. İşte o başka bir şeyin adını koyarken de, net olan bir şey yok. Kur’an dışı her şeyle bağlantısı kurulabilen, tarihin ve bizim topraklarımızın tanıdığı Batınîliğin en saf uygulamasından ibaret bence… Ortodoks tarikatların hiçbirine benzemiyor; soysuz-silsilesiz; tepeden indirme ve üzerine çalışılmış bir örgüt. Cemaat, hizmet filan laf; akıl alamayacak kadar geniş mezhepli ve milyarlarca dolara hükmediyor, uluslararsı medyayla, haberalma teşkilatlarla içli dışlı; daha önemlisi kendilerine tapınan bir örgüt… Bir dönem “kaşkül-ü fukara” ekonomisiyle büyüdü şimdi, banker, işadamı, bürokrat vs. oldular; “kaşkül” boş kalmasın diye aracı eğitim kurumları vardır, vitrinden ibarettir. İhtiyaçları yok artık; ayrıca bir defa kararmaya görsün, kara ekonomi kaynakları bu tür örgütleri besler, besliyor…
Üstelik korku da salıyorlar…Çok da ilginç tehdit yolları var, cehennem ilk sıra ama sadece o kadar değil;  her yol serbesttir, çünkü meşruiyetlerini tapındıkları örgüt belirler. Buradan bu konuda söyleyeceğim elbette çok şey var ama derdime kimse ortak olmaz; iktidar partisi mesela dönüp bakmaz bile, onlar tatlı hayat yaşarlar ve söz söyleyen herkesi rakipleri görürler… Bakarlarsa zaten bana ayıp olur, siyasetle aramdaki hat daima gergin kalsın… İktidar Medyası denilen gazetelerin, içlerinde taşıdıkları farklı sapkınlıklar nedeniyle, şahsıma karşı mendeburca tavırları şimdilik kenarda dursun. Günü gelince o da dile getirilebilir. Anlayacağınız “İp üzengi, tahta teber” karşınızdayım… İyi okuyun ve doğru anlayın; bir de direk temasa geçin, yumuş oğlanlarınız ayağıma dolaşmasın, çok terbiyesizler çünkü… Bana, kendi fırkalarındakilere benzer bir entel gibi davranmaları da, kıyıda bucaltaki sözlerimi kurcalamaları da çok çirkin kaçmaya başladı...
Cepheden ve yüz yüze olmayan düşmanlıklarından dolayı da kimseyi kanuni açıdan suçlayamam. Af buyurun ama hayatı, ulan yavşaklar, ben de sizin kadar önemserim, amma ki, ölümü ondan daha çok önemserim! İftira, yalan gibi şeylere tevessül etmeyin yeter…
Hani neredeyse iki taraf varmış gibi algı yaratma peşindeler: İnsanlar sanki cemaatçi yahut iktidarcı olmak zorundalar. İşte bunun adı operasyonel yaklaşımdır, algı operasyonudur. Konu iktidar değil; cemaat örgütüne karşı k,msenin siyasi duruşuyla hiçbir ilgisi yoktur. Kaldı ki cemaatin sabit bir siyasi duruşu da yoktur; Moşe Dayan’ın partisini bile örgütün çıkarları uğruna destekleyebilirler. Bu yapıyı felsefesinden, dinine, örgüt yapılanmasına itirazım var; sağlam karinelerim de mevcut. Çok uzun yıllar bölücü bir kuvvet olarak ülkemizde sürecek bu örgüt; başlarındaki ruhban cennete (O kesin) gittiğinde de sürecektir… O günleri görürsek hem seyreder, hem konuşuruz…
Uzatmayayım…
17 Aralık darbe teşebbüsüdür, en ufak bir şüphem yok… Bence en tehlikeli darbe teşebbüsü idi; dış ortaklarına bakmam yeterli… Milletin selameti için, bu örgüte muhalefeti ibadet biliyorum. Şimdi iktidar yanlısı diyebilirler ama Hz. Google bir bakın ve Başbakana yazdığım lahikaları bir okuyun derim…
Peki, iktidar yanlısı mıyım? Yanlısı değilim, konu iktidar ve muhalefet olmakla ilgili bir frenk soytarılığı değildir; Olmakla ilgilidir. Ve ben bu nedenle, bugünün iktidarına, gelecek her hangi bir iktidara; iktidarın kimliğine bakmaksızın destek olacağım. Cemaatimsi örgütün/örgütlerin de karşısındayım ve karşısında olacağım; çünkü iktidarlar ne kadar çirkin işler içinde olurlarsa olsunlar, hayalet değildirler; değiştirilebilirler... Cemaatimsi ve hele hele batınî yönü, zahirinden fazla olan örgütler ise, sadece suç makinesi potansiyelidir.

Bizim Sivas Yazıları, 4 Haziran 2014

30 Mayıs 2014 Cuma

MEDENÎ KATİLLER

Mısır’dan örnek versem, müslim, gayr-ı müslim, solcu, sağcı vs. farklı siyasi yahut ideolojik gerekçelerle “Oh olsun!” bile diyenler, çıkacaktır. Hatta, uzaktan öldürülen bir genç kızın arkasından “Bakire mi gitti?” cümlesini yazıp, “sosyal paylaşım”da bulunan insanımsı mahluklar bile tanıdım. Suriye desem, anında bütün cinayetlerin üzerine çıkan ve katliamlara meşruiyet arayan hayvanlar görürsünüz. Özellikle en iğrenç mezhep taassubu,  diplomatik ve siyasî kıyafetlerle karşınıza “insaniyet” olarak çıkar…
Şu gözlerim, İslami ahlak düsturlarını, modern kabilesinin yahut cemaatinin lehine eğip büken öyle yazarlar tanıdı ki, Suriye’ye sadece diplomatik ve siyasî(!) bakma vicdanına sahiptir. Bunlarla aynı dine, kıbleye sahip olduğumuzu bile düşünmüyorum. Bunlar münavebeli din taşıyor; Cuma Müslüman, cumartesi Yahudi, pazarları da hristiyan. Sertim evet, bunların “ Altı ay bizim putlarımıza, altı ay da Muhammed’in tanrısına tapalım!” teklifi getiren şahsiyetten farkları yok. Maksat, denizaşırı muhabbetler, ticaretler, nemalar zarar görmesin…
Komşulardaki darbelerin hemen arkasından “Müslüman Kardeşler Cemiyeti’ne şiddet yakışmadı!” diye yazan, “Yolsuzluklar ne kötü be birader!” sahtekârlığıyla dürüstlük numarasına yatan allameleri de ibretle seyrettim.
İçimizde Avrupa’nın ikiyüzlülüğümden, emperyalizminden müşteki pek çok zevat vardır; biraz da “Ülke, Ulus, Adapazarı” deyince “eleştirel islamcı aydın” oluyorsun. Tabii, birileri de “Görüyor musun, emperyalizme karşılar!” deyip, sizi takdis edince oluyorsunuz kardeş… Avrupa’nın ikiyüzlülüğü, Batı’nın her fırsatta Türkiye’ye saldırması, Ortadoğu ülkelerindeki savaşlara ve darbelere yan çıkması dürüst bir tavırdır; esas sahtekâr olan içimizdeki kiralık ve satılıklardır…
Peki, hiç mi insan tarafları yok?
Var elbette…
“Kimyasal” ile öldürmek katliamdır, varil bombası ile yahut tek tek uzaktan avlayarak öldürmek meşrudur. Üstelik cemaatimsi örgütlerin ve hempalarının yaydığı gibi, kimyasalları Türkiye satmıştır Suriye’ye(!). Nasıl kolay değil mi, kendi tuttuğunuz katilleri aklamak, tutmadıklarınızı da katil ilan etmek? Bunu yaparken, birileri “hümanizm”e, birileri dine, birileri de modernliğe atıfta bulunabiliyor; bence bunların yerlisi yabancısı, dinlisi dinsizi yok: Alayı insanlıktan nasipsiz ve bu nasipsizlik alayını aynı millet yapıyor...
Darbeyi darbeye, diktatörü(!) diktatöre tercihi de anlarım; ama cinayetler ve katliamları hangi gerekçeyle olursa birini birine tercih edeni, siyaseten kullananı anlayamam, yani insan olarak anlayamam.
Eskiden de vardı ama bu kadar aleni değildi, şimdi aleniyete kavuştu… Katliamlar konusunda tek satır yazmayan ama Türkiye'nin diplomatik hatalarına on yazı ayıran ağzı beddualı, gönlü dualı yahut tam tersi “yeşil kiralık”lar var… Tabii, cumada Müslümanlarla saf tutmayı, güzel koku sünnetini yerine getirmeyi de ihmal etmiyorlar.
Okumuşları hain, mızmızları uşak; efendilik, bir tek İngiliz çivisiyle çaksan gider bunlara… Hani, “İngiliz Beyefendisi” derler ya aynen öyleler; öldürürken soğukkanlı, yalan söylerken diplomatlar.

Bir İngiliz kadar sevmiyorum bunları…

BİZİM SİVAS YAZILARI, 30 Mayıs 2014

28 Mayıs 2014 Çarşamba

“UŞAK AZİZ TERBİYESİ DAHA AZİZ”

"Uşak aziz, terbiyesi daha aziz!" diye bir sözü vardı büyükannem merhumenin. Bu söz, yüzümüze söylendiğinde yerin dibine girerdik. Çocuk sevilmez mi? Sevemiyorum! Müthiş şımartılmışlar; sınır yok, küfür gırla, zarar vermek için fırsat arıyorlar... Ve esas terbiyesiz olanlar da elbette ebeveynleri. Hoşlarına gidiyor bu halleri, hatta gurur duyuyorlar... Bir de acayip çığırtkanlar...
Peki, bunlar ne olur?
Sadece tüketici...
Daima isyan ve hasetlik hallerini sürdürecekler, çünkü bedava tüketmenin zevkini acayip aldılar.
Dizi filmler mutlaka ailece izleniyor; şiddet, löküs hayat, argo bu dizilerde iç içe geçmiştir.  İnsan hayatı da çok ucuza gidiyor. Bir de bütün bunların üstüne çocukları narsisizm ve şımarıklığa sürükleyen ve ölçüsüzce sarf edilen  “Aslan oğlum, cici kızım…” muhabbeti sokağı çekilmez kılıyor.
Ben çocuklardan bahsediyorum ama aslında bu terbiye anlayışıyla büyüyen çok sayıda genç var sokaklarda.
Nüfustan şikâyetim yok, üç olsun, beş olsun ama böyle olmasın. Bunun nasıl bir tedbiri olur bilemem ama galiba daha ana rahmine düşmeden başlaması gerektiğini düşünüyorum. Sonra ana çok önemli… Ana esastır ve yetiştirendir. Giderek aşırı süslenen, şık giyinen, trafikte “çapraz geçiş” yapan, laylaylom kız ve kadın sayısındaki artışın, umut vaat ettiğini düşünmüyorum. “Ana beni eversene” programları, internet, diziler bu latif cinsi, letafetinden giderek uzaklaştırıyor.
Çocuk yetiştirmek giderek zorlaşıyor; büyütmek de zor ama nasıl olsa büyüyorlar işin esası yetiştirmektir…
İncitici bir konu, söz bu yüzden tıkanıyor…

Bu çocukları sevemiyorum ama yine de çocuk deyip idare ediyorum… Cakalı, fiyakalı anne ve babalarını ise adam yerine koymak bile içimden gelmiyor.

BİZİM SİVAS YAZILARI, 28 Mayıs 2014, Saat 21.00

27 Mayıs 2014 Salı

BİR BAYRAM HATIRASI

27 Mayıs ne bayramıydı adını unuttum ama bayramdı ve resmî tatildi. “Ordu Bayramı” olarak bilinirdi ve askeri geçit daha özenli olur, akşam da fener alayı düzenlenirdi…
Atatürk Ortaokulu ikinci sınıftayım, ilk sene giydiğim lacivert-gri elbise ufak geliyordu, yani boya atmışız. Pantol idare ederdi ama ceket aynen zurna… Şimdiki gibi bol yedekli ve spor elbisesi olan çocuklar değildik.
Ben resmî bayramların tatilini kendilerinden ziyade severim; sevmediğim şey, merasimi seyretmek varken yürüyüş koluna seçilmek. İlkokulda tatmıştım, saatlerce sıcağın altında bekledikten sonra çakı gibi yürümeye gayret etmenin lezzeti buruktu. 27 Mayıs ailecek çok hazzettiğimiz bir bayram(!).  Özellikle o bayramda yürüyüş kolu olmak koyar ve biz yırtmışız. Ben, birader, benimle aynı yaşta amcam ve mahalleden iki arkadaş… Cümbür cemaat biraz hükümet meydanına takılıp, akabinde ve detayında sinemaya gideceğiz. Çok neşeliydik be ya, çok…
Yalçın Sineması’nı az geçmiştik ki, bizim okulun yürüyüş kolu tam yanımızda. Şöyle böyle yirmi sıralık bir dörtlü kol, anlayacağınız manga düzeni…  Arka sıradan biri gelmemiş ve bizim sınıftan çok şık bir arkadaş da arkada. Bana şöyle baktı ve hasetlendi galiba ama anladığım şu ki, bayrama iştiyakla katılmış. Tekrar dönüp baktı ve parmak salladı, ben de şaklatarak dirsekten kol gösterdim.
Ve eyvaaaah!
Eyvah ki eyvah…
Beden eğitimi hocamız, hocahanım arkadan kulağımı yakaladı. Beni de severdi, çünkü o derste iyiydim. Mahallecek çeviktik; film çevirir, çizgi roman okurduk. Bir de hocam bizim yan komşumuz ve kiracımıza gelip gittiği için beni iyi tanımıştı. Bir keresinde sandalyeye oturmuş ve köprü kurdurup dönem notu veriyor, elinde not defter. Yere yatıp köprü pozisyonuna geçmek yerine ayakta köprüye şak diye düştüm, neredeyse ellerim topuklarıma değecekti. Hocam, herkesi çağırıp “Bakın, işte köprü bu!” demişti. Ben de hocamı seviyorum da, işte bu olmadı. Beni aldı kaldırım sefasından, arkayı dörtledi.
Ne mi yaptım?
Benim bu hallere düşmeme sebep olan arkadaşa, o zamanlar yavşak yoktu, doğrudan “İbne!” dedim. Tatil gidiyor, sinema gidiyor, bir de bunun mahlede akislerini düşünün(!). Hocam, bir bana baktı, bir yanımdakine… Bende surat bozum, bir yürüyorum ki, topuklar sanki yere vururken ritmik ritmik sövüyor…
Hocam, hocalığını gösterdi. Arka sırayı, tabii aslında beni,  güya iyice bir haşladıktan sonra, “Yürüyüşten çıkın!” dedi. Parlak çocuk, itiraz edecek gibi oldu ama diğer iki arkadaştan hayır dualar aldığıma eminim.

Güzel günlerdi, bu tahattur da güzel gözükebilir dedim, paylaştım… Hocama sağsa selamet, göçtüyse rahmet diliyorum…
BİZİM SİVAS YAZILARI, 27 Mayıs 2014

22 Mayıs 2014 Perşembe

ENERJİMİZ YETERSİZ

Dünyada verilen kavgaların temelinde enerji vardır. Çünkü enerji, insansız güç kaynağı demektir. Kapitalizm endüstri devriminin bir uzantısı; modernleşme, “artı ürün”ün getirdiği sahte bir uygarlık kıyafetidir. Adına ne derlerse desinler muasır medeniyet, “tüketim” miktarı ile doğrudan ilgili bir hayat tarzını anlatır. Başka bir kader arayışını gözü kesmeyen zavallı ülkeler, bu hayat tarzını “batılılaşma” taklitçiliğiyle geçirdiler. Bugün, üretmeden; aracılık, tefecilik yahut acentelik yoluyla modern hayat tarzını sürdüren kesimlerin “çağdaş yaşam” mavalları sökmez oldu, çünkü o yüceltilen yaşam, fert başına düşen tüketim miktarının artışıyla alakalı bir şeydir. “Uygarlık kıyafeti”ni aşağıdan bastıran sınıflar da giyinmek istediğinde işte tam da görüldüğü tıkanır kalırsınız.
Keşke bu kadar ucuz olmasaydı modernlik ideolojisi; endüstri devrimi fark edilseydi ve adam gibi bir cevap verilebilseydi. Vermek bir yana, aranmadı bile. Neredeyse bir asır, kahramanlık hikâyeleriyle yatıp kalkan Türkiye, az gelişmişliğin kısır döngüsü içinde debelendi durdu. Yakın tarih, aslında tam bir tarihsizliktir. Bir takım insanların dar alanda oynadığı ve tekrar tekrar oynadığı iktidar numaraları, darbeler, “cepten cebe ekonomisi” en insaflısından sadece görgüsüzlük olarak değerlendirebiliriz. Önce üretimin, sonra finansın, sonra iletişimin geçirdiği devrimleri ıskalayanları bizim ülkemizde yarım yüzyıl boyunca devrimci diye okuttular, hâlâ da okutuyorlar. Ve hâlâ sokaklar endüstri devrimini bilmeyen, iletişim devrimini internet kullanıcısı olarak tanıyan gençlerle dolu.
Az ama rahatsız edici hamleler hissedilmiş olmalı ki, Türkiye layık olmadığı düzeyde dünya gündemindedir, bence kuşatılmışlık sürmekte. Hatta, “Milli Konsept”in değişmesiyle paralel, belki aynı gün, Türkiye için “Dünya Konsepti” de değişmiş, kuşatma şiddet kazanmıştır. Bu konseptin belirleyicileri üzerine söze gerek yok ama çok ciddi müttefikleri olduğunu ve bir zamanlar Türkiye’nin her kritik kurumunun onlardan sorulduğunu anlamış bulunuyoruz. Gerisi teferruat, dırdırat ve fırfırat…
Üretim geriden takip eden bir teknolojilerle değil; yakalayan ve geçmek için yarışan üretim; modern hayata talip olmanın gereğidir. Bunun için en temelde insansız güç kaynaklarını hareket ettirecek enerji lazım… Tezekle kömür, kömürle petrol, petrolle nükleer enerji arasındaki uçurum bizi hâlâ mahkûm kılıyor. Demokrasi ve özgürlük söylemlerinin altı boş ve bizi devamlı yanlış yerlere baktırıyorlar. Rant yahut “kaşkül-ü fukara işletmeciliği”yle milyarlara hükmeder hale gelen kesimlerin, iktidar gücüyle daha fazla semireceklerini anlamaları, onları Türkiye’nin eski girişimcileriyle aynı hata sürükledi; mücadele alanı da şimdilik bu… Dinlilerin çağdaş yaşamcılarla yakınlaşmaları, çağdaş yaşamcıların da dinlilerle paslaşması: İçinde çok yönlü dâhili, harici hesap barındıran siyasi ve beynelmilel harekâtlardır. Kof, boş ve haince lafazanlıklarla gencecik zihinleri gübre üretimine sevk eden aydın, girişimci ve siyasilere bugün söz işittirmek mümkün gözükmüyor; söylesen de kâr etmez. Netice, henüz kayda değer bir yakın tarihimiz yok, önemli bir figürasyon rolü kaptık ama başrollerde değiliz.
Enerji evet, bugünün hem ekonomisinin, hem gündelik hayatının esaslı alt-yapısı; tek başına odur…
Bilim ve teknolojinin akışına engel kalmadı ama ürettiğiniz enerji yetersiz ise bilmeniz, yapabilecek hünere sahip olmanız da yetmez. Çünkü seri üretim yapacak ve satacaksınız.
HES’e hayır! Derelerimizi kurutuyor…
Nükleere hayır! Çernobil, Nagazaki…
Eh, o zaman ölümüne kömür çıkartmaya devam edelim. Tabii, çıkan kömürün sağladığı enerji miktarı çamaşır makinelerinizi, ütülerinizi, tam otomatik ayran çalkalama makinenizi döndürmeye yetmez ama olsun. “Çağdaş yaşam” dediğin bunlarladır, hatta üç aşağı beş yukarı bunlardır. Çünkü düğmeye basınca hallettiğiniz işler sayesinde bale yapar, koleksiyonculuğa soyunur, resim dersi alırsınız; Cannes film festivaline bile gidersiniz.
Peki, neye evet! Lafazanlığı bırakın; uygulanabilir çözümler önerin! Neye evet, ey yurdumun saygıdeğer aylakları? Gözünüz kesiyorsa, dünyayı hayrette bırakacak bir tüketim devrimi yapıp, lambalara püf deyin. Ya da iştahınıza denk bir enerji kaynağı bulun.
Savaşı kaybeden generale nedenini sormuşlar. “On nedeni var, biiiir barutum bitmişti…” demiş ve diğer dokuzunu söylemesine mahal kalmamış. Enerjim yetmiyor ve yazıyı burada kesiyorum, bu kadar basit.
Enerjinin fizikteki formülü de basit ama öküz gücüyle değil, nükleer güce nispetledir. E=mc2 formülündeki “c2” kütlenin sahip olduğu nükleer enerjidir.
Neye evet, ey saygıdeğer aylaklar? Gözünüz kesiyorsa, dünyayı hayrette bırakacak bir tüketim devrimi yapıp, lambalara püf diyelim. Ya da iştahınıza denk bir enerji kaynağı bulun.
Nükleer santrale hayır! Tehlikeli ama başkenti Paris olan ülke neredeyse dünya rekortmeni, toplam elli sekiz adet; iki reaktör ünitesi de şu an dünyanın en güçlüleridir… Aslan çevrecilerimiz mutlaka bilirler, Greenpeace’nin doğum yeri olan Kanada’da nükleer reaktör sayısı on sekiz. 
Nükleer santrale sahip olup olmamak tartışması, enerjiyi nükleer güç cinsinden hesap etmek gerektiği gerçeğini değiştirmez… Bu satırların yazarı, dağ başında sade bir hayat sürdürecek tecrübeye sahiptir, birilerinin teptiği lokmaya ve hırkaya rıza gösterecek cesarete de sahiptir. Ne var ki, anlattığım reel durumdur, benimsediğim durum değildir.

BİZİM SİVAS YAZILARI

19 Mayıs 2014 Pazartesi

YASAL ÖLÜM VE AHLAKÎ SORUMLULUK

“Soma Faciası” ölüm karşısında bir zihniyet dönüşümünün tescili oldu…
“Öte”nin unutulduğu ölümlere galiba alışmamız gerek, dünyevileşmenin boyutu bence dualara bile gölge düşürdü.
Devlet yetkililerinde vaziyeti kurtarma sevdası, “neo-sokak çocukları”nda beddua, işverende “yasalara sığınma” düşüklüğü, medyada çok rahat ve ruhsuzca kalem oynatan sağlı, sollu piyasa seçkinleri… Hülasa, her tarafta ölümün terbiye edici rengini uzaklaşmış gördüm; dünyevi ihtiraslar, siyasi hesaplar çirkindi ama normal karşılandı.
Laiklik rayına oturmadan seküler ahlakın dibine vurmuşuz…
Profesyonel kalemşorların takdir üstüne kelamî tartışmaları; hakikati dile getirmek için değil, hakikati araç kılarak rakibini döven, kendi siyasi kabile yahut cemaat asabiyetini yücelten bir ikiyüzlülükle doluydu. Gıyabî cenaze namazları bile denizaşırı bir reklam ajanı olarak kullanıldı…
Bu vasatı hoş görecek zagon genişliği bende yok, bir parçası da olamam. “Bizim Millet” derken aldatıcı dinî, hamasî söylemlerin sökmediği, daha reel bir zemini mutlaka fark etmek; kucağımızda bulduğumuz bu ortamdan yola çıkarak daha sağlıklı bir gelecek için kafa yormak gerek.
İş güvenliğiyle ilgili yasal boşluk ve yetersizlik iktidarı ve muhalefetiyle tüm milletvekillerini sorumlu kılar. Kanun teklifi dediğimiz faaliyet alanındaki ciddi kifayetsizlik var; bu mevcut meclisin toplam kalitesi hakkında kifayetsizliğin uzantısıdır. Bunu şunun için söylüyorum, basın toplantısında işveren “yaşam odası” tabir edilen tesisin kanunî bir zorunluluk olmadığını söyledi. Öyle gözüküyor ki, yasalar karşısında aklanırlar. İş adamı olmak sadece yasalara uyduğu kadarını yapmak ise bu da “adamlık” değildir; ahlakî kifayetsizlik, vicdanî sorumluluk derecesini belirlemiştir. Yasama ahlakı, işveren ahlakıyla örtüşüyor; çift taraflı bir yoksunluk…
Keşke önce başkalarının söylemesine gerek kalmadan sorumlular, sorumluluklarındaki zafiyeti anlayıp, derhal gereğini yapsalar. Özür dileyin, dilemeyin bu nezaketinize kalmış ama derhal yasal boşluğu giderin, halkı birilerinin vicdanına bırakmayın. İşveren statüsündeki her zat, yasayı beklemeden işçisini daha uzun ve daha iyi yaşatmanın yolunu bulsun…

Bu yazının dua etmeye hak kazanmama vesile olmasını dilerim…