6 Ağustos 2014 Çarşamba

ŞEHİR VE DOST

İstanbul'a son seyahatim bir şehri sevdiren şeyin dostlar olduğunu öğretti...
Benim yaşımda yeni öğrenilen her şey senelerin kaybolduğu anlamına gelir...
En ileri/ilerilerden dostumu kaybetmiştim…
Cenazesine yetişemeyecektim, çünkü yola katlanamayacak kadar hastaydım.
Mezarını ziyarete gittim...
Çiçekler henüz solmamıştı…
Onun sevdiği sureleri okudum...
Eve döndüğümde ise tekrar yatağa düştüm...
Babanız göçünce yetim,
Anneniz göçünce öksüz,
Dostunuz ölünce çaresiz kalıyorsunuz...

Çaresizim...

ASİMETRİK PARALEL YAPI

Cemaatin eğitim kurumları, bankalar, marketler vs. kurmasına itirazımız olamaz. Dinî iddia ve vasfınızda üzerimizde baskı oluşturmadığı müddetçe mensuplarını bağlar. Ama kendi dışındakilere kapalı bir yapı, doğru şeyler yapsa bile yanlışlara açıktır… Bir müslüman olarak kendimi bağlayan ve önemli gördüğüm temel önermem şudur: İslam, muamelat ve muaşereti açık/zahiri ilkelerle sınırlar; İslam toplumu da, özü gereği “Açık Toplum” özelliğine sahiptir. Kapalı ama kendi dışındakilerin hayatını etkilemeyen bir örgüt, bana hoş gözükmez; mesafeli dururum hepsi o kadar. Ama cemaat, kendi dışındaki insanlara ve topluluklara tamamen kapalı, çok yönlü ama tek taraflı ilişkiler içindedir. Şu an ise kendi baskı güç ve unsurlarıyla biz “ötekiler” üzerinde varlığını ciddi bir biçimde hissettirmektedir. Kapalı bir örgüt, “doğru” iddialarla ortaya çıksa da başkalarının hayatı üzerinde kudret ve söz sahibi olmak istediğinde kara işler ve karanlık ilişkilere dönüşme potansiyeline sahiptir.
Düşünceme, bazı muhataplarımızın fazlaca itibar atfettiği “Örgütler Sosyolojisi” gibi bir disiplininin sunduğu imkân ve örnekler zemin teşkil etmektedir. Bilime, layık olduğunun ötesinde bir üstünlük atfedenlerden değilim ama bu tür disiplinlerin dayanağının da bizzat “sosyal hayat” olduğunu bilmek gerekir. Sosyal bilimlerin ideolojik yönlendirmeye açık oluşunun doğurduğu zorlukları aşmak ise kendi sübjektif varlığımızı idrak ile mümkündür. Bu yazıyı piyasanın pek tuttuğu “Amma güzel giydirmişsin!” hissiyatıyla kaleme almadığımı bildirmek isterim. “Kapalı ilişkiler”ın, karanlık iş ve ilişkilerle örülen yapılara dönüşmesi; son derece basit bir sebep-sonuç ilişkisinden ibarettir. “Açık Toplum” savunması mı yapıyorum? En başta o, evet ve elbette… Beni bu düşünceye sevk eden sadece geçen yüzyılın en önemli düşünürlerinden saydığım Popper’in şükran duyulası külliyatı değil; İslam’ın “Açık Toplum” idealine imkân veren tek din olduğuna inanan biri oluşumdur.
İnsan ilişkilerinin zahiri görünümlerinin dışına taşan kurallarla yöneten bir hukuk devleti düşünülemez. Bazı hukukî teşekküller ise “özel hayat”ı en küçük bir şekilde rencide etmeyecek bir çerçevede, toplumun genel çıkarı için nisbî kapalılık taşıyabilir. Bunun dışında kalan tamamen aleniyet esasına dayanmalıdır. Sivil alanda –arka planı olan- birtakım hüküm ve verilerle hareket, sadece belli bir örgüt yahut topluluğun üyeleri arasında geçerlilik taşıyabilir. Bir örgüt ya da topluluğun, kendi üyeleri dışındaki bireylere dinî, siyasî, iktisadî amaçlarla kendi kapalı ilişkilerini yaymaları, baskı aracı olarak kullanmaları, “Açık Toplum” anlayışına uymaz; İslam’a ise asla uymaz. Sadece İslam Hukuku açısından değil; hangi tür hukuk ve toplum içerisinde olursa olsun müslümanlar arası ilişkiler; muayyen bir arka plana, batınî ilkelere dayandırılamaz.
Cemaat işte bunu yapmıştır ve yapmaktadır…
Bir müslüman olarak, Fethullah Gülen’in –doğruluğu yanlışlığı ötekileri ilgilendirmeyen- Allah’la, Peygamberle, meleklerle kurmuş olduğu şahsi ve batınî tecrübelerini, sivil alandaki girişimlerde kullanmasını güzel, doğru ve iyi bulmuyorum… “Peygamber temessül etti ve dedi ki…” ile başlayan bir cümle çirkindir, kendilerine yakıştıranlar varsa yollarına böyle devam etsinler, kendilerini bağlar… Fethullah Gülen’in tekmil tecrübesi, kendine ayan; “Öteki İnsanlar”a kapalıdır. Bu olağanüstü tecrübeleri ne amaçla olursa olsun örgütlü işlerde kullanmak, “Ötekilerle ilgili işler”in arka planına yerleştirmek başlı başına yanlış ve tehlikelidir. Bu arka plan, bu kapalı taraf; en sonunda “ötekiler”in hayatına kökten müdahale edecek bir iktidar mücadelesini ve giderek “devlet olma” sevdasını doğurur/doğurmuştur. Cemaatin iktidarla davası iktidar sahibi olma mücadelesidir; devlet içerisinde ve özellikle eğitim, emniyet, istihbarat, hukuk kurumlarındaki kadrolaşmalar ise “devlet olma” sevdasının tezahürüdür. Paralel Yapı serapa budur, bundan başka hiçbir şey değildir.
Cemaatin iktidarla olan mücadelesine iktidar cevap verir ve gereğini yapar; iktidarla mücadele etmek her muhalifin de meşru hakkıdır. Devlet olmak yani darbe ile işbaşına gelmek ise devlet kurumlarını ilgilendirir ve gereğini yaparlar… Cemaatin mekanik dayanışmadan doğan kuvveti ve zayıflığı kendi dışındaki insanları ve özellikle de Müslümanları “ötekileştirmesi”dir. Örgütün bütün şubeleriyle kendi dışındakilere uyguladığı “Ötekileştirme Operasyonu”nun üzerinde, ortamın sıcaklığından ötürü yeterince durulmamıştır. Paralel Yapı, özel hayatları örtük niyetlerle istismar ederken; aynı yapının sivil tabanı, “din kardeşliği”nin zahire dayanması gereken muaşeret adabını da daima hiçe saymıştır. Kendi menfaatleri miktarınca diğer din kardeşlerine gösterdikleri teveccühün karşılığını, şu andakinden daha yalnız kaldıklarında tadacaklardır. Öfke anlarında giderek artan celalleri, özellikle İslamcılık ve İslamcılar konulu eleştirilerinde enerji patlaması mahiyetindedir. Bir zamanların, sırf tercihlerinden dolayı “Bu millet adam olmaz!” diyenlerle aynı söylemi paylaşır hale gelmeleri ise “öteki” saydıkları insanlara, cemaatlere, din kardeşlerine düpedüz hakarettir…
Muhabbet duymayanların bile tahammüllü davrandığı bir hizmet hareketi; devletin, devletliğine esas teşkil eden kurumlarını, kendi batınî/kapalı emelleri uğruna kullanma eylemlerine giriştiği için sivillikten çıkmış, “Paralel Yapı”ya dönüşmüştür. Böylesi bir yapının dini, ideolojisi, rengi ne olursa olsun adı dünyanın her tarafında “paralel yapı”dır… Devletler bu tür tehditkâr oluşumlara gerekli müdahaleyi yaparlar ve hukuk devletiyse mutlaka yapmalıdır. Bir devlet paralel yapı ile baş edemezse, işte o zaman da –temenni edilmez ama- sivillere göğüs göğüse kendilerini savunmak düşer. Sıradan/simetrik bir insan olarak beni tedirgin eden husus; Paralel Yapı’nın geniş bir mucize ve keramet repertuarına sahip “Asimetrik İnsan”lardan kurulu olmasıdır. Kendimi istemeye istemeye, asimetrik insanların ve mücadelenin ortasında ve karşısında hissediyorum, çünkü karartıları evimin içine, günlük hayatımızın her safhasına düşüyor. Tek başına mevcut memur kadrosunu cemaatleştiren sınav hırsızlıkları bile bu asimetrik güçlere ve dayanaklara sahip insanların, nereye kadar, neleri kendi hususî idealleri uğruna meşrulaştırdıklarını/meşrulaştırabileceklerini tahminde zorlanıyorum.
Zihniyet dünyası, insan kadrosu, araçları cihetiyle “Asimetrik Paralel” olarak tesmiyesini uygun bulduğum yapıyı yansıtan en yalın örnekler kamuoyunun yakından bildiği, bir kısmını seyrettiği temsil ve temessüllerdir. Yaşanıp yaşanmadığına tanık olamayacağımız metafizik hadiselerin, somut ilişkileri yönlendirme ve yönetmede kullanılması, normal insanların idraklerini zorlayan ve aşan bir durumdur. Sadece cemaatin ses ve görüntüsünü yansıtan mevkutelerden okuduğum, televizyonlardan seyrettiğim temsil ve temessüller, “asimetrik insanlar”la karşı karşıya olduğumuzu hakkıyla sergilemiştir. Cemaatçi yazar(!) Ö. Faruk Aslan’ın, eminim dini bütün ülküdaşlarının yüreğini dağlayan sonuncu “asimetrik insan” örneği ise, münferit bir olaya değil, kolektif bir zihniyete işaret etmektedir. Allah kurtarsın, nezarete düşen kahraman bir polisin yaşadığı harikalarla dolu asimetrik hâlin, nakli bile bana ağır geldiği için tam metin geçmeyi uygun bulmuyorum, dileyenler sanal âlemden okurlar… “Birden bir hâl oldu Efendimiz’den başlamak üzere Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Aişe validemiz, 4 halife, medet istediğim bütün zatlar, üstad, büyüğümüz, sahabe efendilerimiz sırasıyla beni selamladılar. Ve ben sonu hayırlı bir sürece girdiğimizi tekrar hissettim!” demiş, kader kurbanı kahramanımız…”Üstad ve büyüğümüz” kelimeleri de ayrıca paranteze alınmış; üstad da, büyüğümüz de malumunuzdur… Bu bir rüya değil, yakaza imiş… Hassasiyet gösterilmezse bu müthiş manzara üzerine mizahın en kıralı geliştirilebilir. Ne var ki mızrağın ucuna rüyaların, temessüllerin asıldığı bir “Asimetrik Paralel Zihniyet”i eleştirelim derken, geçen isimlerin tek harfini bile incitmekten korkarım.

Şu kahraman polis ve daha niceleri, tam anlamıyla asimetrik zihniyetin doğurduğu, yoğurduğu birer “asimetrik insan”dır. Olurunu olmazını bilemem, yakaza hâlinde yahut rüyada o çok özel ve kutsal şahsiyetlerin yaşadığının onda birini tatsaydım, bir ömür boyu susardım. Cemaatin kahramanları çok cesurlar ve kendilerini kesinlik derecesinde haklı görmekteler. Asimetrik Paralel, bütün olağanüstü donanımını üzerimizde giderek daha şiddetli bir biçimde hissettirmektedir… Adeta Cenk Kitapları’ndan hayatımıza sıçramış kahramanlar ve onların asimetrik kuvvetleri karşısında bencileyin sıradan, simetrik insanlar gerçekten pek zebun kalmaktayız… Asimetrik Paralel Yapı’nın iktidarla, devletle mücadelesi nasıl sonlanırsa sonlansın, olan ve olacakların çoğu bizim kudretimiz dışındadır. Mucizevî kerametlerle mükerrem asimetrik insanlarla göğüs göğüse mücadele ise temsilden temessülden yana nasipsiz biz garibanlar için gerçekten zor. 
Umarım böylesine orantısız bir şiddete maruz kalmayız.

BİZİM SİVAS YAZILARI


5 Ağustos 2014 Salı

GİZLİ DOST GİZLİ DÜŞMAN

"Gizli Dost" çok güzeldir, "gizli sevda" da...
Hatta aşkını iffetinden gizleyen ve o hâl üzre göçenlerin şehit olduğuna dair bir hadis de kayıtlıdır... Bir kısım muhaddis, bu hadisi zayıf bulur; "iffetli olmak" işin içindedir madem, benim de bu söze kalbim ısınır...
"Gizli Düşman" çok çirkindir, "gizli nefret" de...
Düşmanın alenisini ve hele merdini, insan olarak kıymetli bulurum; "Düşmanım olsun mert olsun!" diyenlerdenim... 
"Gizli nefret" ise, gizli düşmanlığın tabiatıdır; biri diğerinin pezosudur...
 Gizli düşman kerih bir tip, gizli nefret çirkin bir ahlâktır... Hissederim, kendimce usullerim vardır ve çözerim ama izhar edemem; çözdüğüm "gizli düşman" çok az, adı üzerinde çoğu "gizli"dir... Sadece, temkinli davranabilirim o kadar; dost yahut düşman kazanmak için gelmedim bu dünyaya...
Gizli dosta da, gizli düşmana da ihtiyacımız var; ihtiyacımız olmasa bile kati bir vaka’dır, yapabileceğimiz hiçbir şey yok...
 Gizli düşman, gizli nefret taşıyana zarar verir. Kendi adıma kendi gizli düşmanlarımın nefretlerinin artmasını dilerim, çatlasınlar... Tezgah kuran, kinini içinde taşıyanlara öncelikli olarak tavsiyem, bir kaş çatarak bile olsa kendilerini ayan edecek mertliği göstermeleridir... Evvela ıslah olmalarını dilerim, mümkün olmadığı noktada zararlarının kendilerine, örgütlü iseler örgütlerine olsun...
Gizli dostlara gelince...
O kadar çoklar ki, kendimden yola çıkarak biliyorum, çok uzak yerlerde yaşayan nice dosta sahibim ve onlar da benim dostluğumdan emin.
Mesafe ve zaman ne kadar olursa olsun, hakikatte gözgöze dizdizeyiz onlarla, birbirimize dayanarak yaşıyoruz...
Gizli sevda mı?
Çekenlere sabır dilerim ve tabii iffet...

BİZİM SİVAS YAZILARI, 6 Ağustos 2014

KELEBEK KELEBEK DUA

Kelebek Etkisi'ne inandığım için yazarım...
Bir günlük ömründe belki de uzakta bir yıldızı etkileyecek işler yapmıştır kanatlarıyla...
"Belki de yapmamıştır!" cevabını aldım ve şaşırdım...
Eylediğinin nihai sonucunu bilmeyen birinin "Kelebek Etkisi"ni anlamaması, cahilliğinden, zekâsının kıtlığından değil; inandığına tam inanmadığından yahut inandığının tam olmadığındandır...
Kelebek kanadını geç, bir an olur ki, saç telinin etkisini bilsen şaşarsın...
Hayır, ince değil ve inceltmiyorum!
İdrakler kalınlaştı...
Âlemin bir bütün olduğu müslümanın hatırına gelmiyorsa; Türkistan, Filistin gibi fitil işlemez yaraların ülkelerini elbette uzak sayarız…
Od bugün düştüğü yeri yakar, yarın hepimizi…
Dua edebiliğimize inanmıyorum…
Kelebek kelebek dua…

3 Ağustos 2014 Pazar

KÖPEK SIĞINAĞI

Bir kaç gündür davetsiz misafirimizdi...
Bu yeni de değil, birkaç kez oldu; bizim eve sığınmaları kendi bilecekleri iş, ama ne yazık ki kapıda köpek tutacak imkânımız yok... Suyunu, yalını ihmal etmedi ev halkı, doğrusu ben hiç ilgilenmedim...
Bugün kapı dövüldü, mahallenin çocukları "Köpek balkona çıktı" dediler. Eh artık, misafirliği de çıkmış olmalı... Gittim, orta kıyım bir köpek, av köpeğine benzeyen tarafları baskın bir kırma... Önce su verdim, yanmıştı; hırpalanmış gibiydi, boynuna bir de ip bağlamışlar... Evdeki çorbaya ekmek banıp götürdüm...
Kökten çareyi belediyeye haber vermekte buldum.
Eskisi gibi itlaf yokmuş, olsaydı başka çözümler arayacaktım... Çünkü acısını unutamadığım olaylardan biri adını “Çeko” koyduğum köpeğimin, na-hak yere itlafıydı. Çok zaman geçti ama şikâyet edene, yol gösterene, vurana olan öfkem dinmedi… Benim öfkem belki geçer, o köpek davasından vazgeçer mi bilmem…
"Köpek sığınağı" varmış, iyi ki varmış...
İki genç görevli arabalarıyla geldi götürdüler ama o korktu ve ağladı, sesi neredeyse bir bebeğin sesiydi…
Oysa bir su verdim, bir ekmek...
Hepsi bu kadar...
Belediyelerin böyle hizmetler yapması güzel ve şart…
İnsanoğlu her tarafı işgal ederken, diğer canlıların yaşam Allanları o kadar daraldı ki…
Benim bir teklifim var mesela, göçmenliği göze alamayan serçe milletinin soyu da tehlike altındadır… Kuş Saray’lı evler yapamasanız da, serçe küçüktür, ona uygun bir proje gerçekleştirebilirsiniz. Uygun yerlere ve ağaçlara küçük kuş yuvaları filan…
Naif mi geldi?
Olabilir, kaba olmasın yeter ki ve yeter ki kentin hâkim sınıfı ve seçkinleri “O kadar derdin arasında şunun söylediğine bak!” demesinler…
O dertlerin çoğu palavra çünkü…

Bizim Sivas Yazıları, 3 Ağustos 2012, 21.50

2 Ağustos 2014 Cumartesi

SİYASET VE RAKAMLAR

Bir siyasetçi için rakamlar önemlidir...
Günümüzde tek önemli şeydir hatta rakamlar...
Yetmiş yaşından sonra siyasetçi olursanız çok bonus biriktirmeniz gerekir çooook...
Siyaset ayrı bir kariyer ister...
Çıkacaksın meydana övüne övüne nereden nereye geldiğini anlatacaksın; sermayen olacak...
Sonra da rakamlar nispetince oy isteyeceksin...
Ekmeleddin Bey, doğuşundan şanssız...
Akademik kariyer...
Üç lisan...
Yurtiçi, yurtdışı devlet görevleri...
Eskidendi...
Eskiden aday adaylarının CV'sine bakıp, en etliye sütlüye karışmayacak olanını cumhurbaşkanı seçerlerdi. Kim seçerdi: Tüfekli Kuvvetler, Paralı Kuvvetler, Yalaka Kuvvetler üçlüsü. One Number yani, sözde devlet başkanı; uygulamada noter...
Yeni Türkiye diye bir şey var ve alışmalısınız...
Simdi sıkı durun seçim sonuçlarını açıklıyorum: A be aynı be ya...
İstanbul nasıl?
─ A be aynı be ya...
Ankara...
Ankara'dan bu tarafa...
─ Hep aynı be ya...
"Bu millet adam olmaz monşer!" diye konuşanlara, şimdi bir kısım ehl-i kıble de katılacak ve bence bu ahlakî ve seviyeli bir birlikteliğin başlangıcı olacaktır...
─ Aynı be ya...
Aynı olmayan şey ve devrim niteliğindeki şey: Halkın cumhurbaşkanını kendisi seçmesidir...
Siyasetçiye bonus lazım, hem hizmet, hem kendinizi takdim alanında...
Çalış Ali çalış...
Koş Memiş koş...
Bak bu duble yol...
Bak Kaya bak burası hastane...
Ayşe bu başörtüsü...
Yani buralardan başlayacaksınız, seçimden sonra siyaseti öğrenmeye. Fişleri ezberleyecek, hecelere böleceksiniz, sonra harflere sıra gelecek...
Burası Türkiye ve alışmalısınız...
Böyle böyle öğreneceksiniz...

BİZİM SİVAS YAZILARI, 2 Ağustos 2014, 20.14...

1 Ağustos 2014 Cuma

MEHİR'DEN HERKESE SELAM

Şehir böyledir işte...
Müdür, bütün delikanlıları fizikleri düzgün değil diye işten çıkarmış, yerine düzgün fizikli(!) kızlar almış...
Çay bahçelerine, yemek salonlarına filan yani... Elbette oralara da hostes lazım, değil mi kaptan müdür?
Garson kızımız gelir, çay tepsisini kem nazara(!) karşı önüne tutar ve müşteriyle düete başlar:
— Buyrun, Türk Çay Yollarını tercih ettiğiniz için kaptan müdürümüz teşekkürlerini sunar...
— Bi'şey değil bacı(!), kaptana da bizden arz-ı hürmetler. Sıpesiyaligııız ne?
— Sivas, Adana, Urfa, Gaziantep... (Bunlar köfte ve kebap markalarıdır)
— Sivas...
— Yanına bir şey alır mıydınız?
— Ne alakh la Müzo?
İşte böyle bir trajedi...
Evet, trajedidir bu...
Kaç perde yazmamı bekliyordunuz?
İçinde şehir de var, mehir de...
Delikanlılarının bir güvenlik görevlisi olabilmek için çırpındığı, zavallı bir kentte bir kişinin bile istihdamı önemlidir. Taşıma sular değirmeni döndürmez ama en azından susuzluktan çatlamasını önleyebilir.
"Mehir neresi?" derseniz...
Yaşadığım yerdir...
Artık şehir yazısı yazmadığıma sitem edenlere oradan selam olsun...

BİZİM SİVAS YAZILARI, 1 Ağustos 2014, 15.06