2 Mart 2015 Pazartesi

EMAN ÜLKESİ

Ciddi bir anti-barış lobisi var...
Önce barış olsun, sonra konuşalım...
Terör kalleşliktir, önde giden terörist ölür, masum insanlar ölür... Arkasındakilerin ise kim olduğunu asla bilemeyiz...
Türkiye eman ülkesi olsun, silahını dışarıda bırakanların yaşadığı bir ülke...
Bu kadar net söyleyelim...
Ortadoğu’yu kanamalı hasta durumuna çevirenler namussuz, onlara hizmet edenler ise haindir…
Kanın bütün azalardan fışkırdığı bir bedende beyine kan gitmez…
Bir karış sabiler bile insanlıktan çıkar…
Kan kuşlarına nişan almanın zamanıdır…
Sonra insanlar gibi konuşmaya başlarız.
Sararız belki yaralarımızı…
Şifa buluruz.
Daha doğmayan torunlarımızı ağıt yakmayalım,
Ölüm ecelsiz gelmesin bu topraklara.
“Ecelsiz ölüm!” deyimi kadar güzel bir deyim üreten Anadolu, güzel günler görsün.

BİZİM SİVAS YAZILARI

28 Şubat 2015 Cumartesi

BARIŞ


Elbette, barış için bütün sınırlar zorlanmalıdır.
"İnsanlık, uzun süre harabelerde yaşayamaz!". demiş, harabelerde doğan bir mütefekkir...
Bize peygamberimiz öğretti kan gütmemeyi...
Şanslı doğmuşum, belki hayatımın en büyük şansı budur, belki değil muhakkak...
Vahşi bile sahabe oldu be…
Hamza gibi bir eri öldürmüştü.
Ben hâlâ Hamza deyince dolukuyorum ama Vahşi’nin mızrağı aklıma bile gelmiyor.
Herkesin böyle bir şansı yok ama insan olmak şansı verilmiştir âdemzâdeye.
İnsan, kan gütmenin yanlışlığını anlayacak donanıma sahiptir.
Biz ise Habilîyiz...
Kabilî değiliz...
─────
Bizim Sivas Yazıları

BİR ŞARK KLASİĞİ

Laf aramızda beni de çok beğenenler(!) varmış, eksik olmasınlar ama iltifata değil, icraata ihtiyacımız var. Beğenilen yanlarım ise hep dostlarıma aittir; ülkemiz derindir, suyu serindir, ülkümüzse adam gibi ölmektir. Yarım saat bir eski ahbabımla konuştuk telefonla, bir ara celallendim; mülayemetimle bilinirim oysa(!), kalp kırmak yerine duvara kafa atarım. Aslında kasten bam teline dokundu, sonra da güldü ve güya teselli etti. “Dur seni sakinleştireyim, Attar’ın İlâhiname’sini aç, Şark Klasikleri serisi vardı ya hani H. Âli Yücel’in hatırası… Altmış altıncı sayfada bir hikâye var!” dedi. Buluşmak üzere kavilleştik
Kitaplığım o kadar karışık ki, o rafa, bu dolaba bakarken bakarken, nihayet buldum… Bolca da toz yuttum tabii… Aldım yanıma bir demlik çay, açtım 66. Sayfayı… Bir an “İşi altmışaltıya bağlamak” deyimi de içimden geçti… Malumu âliniz bu ince bir deyimdir Allah’a bağlanmak, tevekkül etmek anlamına gelir. İşte o sayfadaki hikâyeyi okudum ve bugün de tembelliğim üstümde, bedavadan bir köşe doldurayım diye sizinle de paylaşayım. Hikâyenin künyesi şöyle: Rum Ülkesine Esir Düşen Bir Alevî İle Âlim Ve Bir Puşt… Müellife, mütercime saygısızlık etmeyelim aynen aktarıyorum.
“Bir Alevîyle bir âlim ve bir puşt, Rum ülkesine birşeyler götürüyorlardı.
Kâfirler, üçünü de ansızın esir edip horlukla putun önüne çektiler.
Her üçüne de dediler ki: Çare yok, puta secde edeceksiniz.
Yoksa üçünüzün de kanını dökeriz. Hatta size aman vermez şimdicek öldürüveririz sizi.
O üç er, kâfirlere dediler ki: Bize bu gece aman vermeniz lazım.
Bu gece düşünelim. Belki puta tapmamız gerek. Belki bu işi iş ediniriz, olur ya.
Kâfirler üçüne de bir gececik aman verdiler. Herkes ne yapacak hele bir düşünsün dediler.
Alevî, çaresiz bir haldeydi. Söze gelip, putun önünde zünnar bağlamak gerek dedi.
Ben ceddime güveniyorum. Yarın benim için şefaat eder elbette.
Âlim dedi ki: Ben de canıma, tenime kıyamam doğrusu.
Puta secde eder, başımı yere korsam bana da din bilgisi (teoloji) şefaat eder.
Puşt, ben dedi, yolumu yitirdim, hiçbir şefaatçinin imdadı yok bana.
Sizin şefaatçiniz var, benimse yok. Şu halde benim secde etmem doğru olmaz.
Mum gibi başımı bile kesseler ne korkum var? Secde edersem helak olacağım. Şu halde puta secde etmem ben.
Pervasızca başımı bedenimden kesip ayırsalar yine puta karşı başımı yere eğmem.
Can, her ikisine de tatlı geldi. Fakat böyle bir yerde puşt, adam çıktı.
Şaşılacak bir iş ki sınama zamanı erlik puşta nasiboldu, erlikle o övüldü.
Karunlar bile bu yolda çırçıplak kalırlar. Arslanlar bile karıncanın himayesine sığınırlar.
Gönlünün istediği sevgiliye karşı duyduğun aşkta bir puşttan aşağı olsan bile bir karıncadan da aşağı değilsin ya.”
Bu hikâye böyle bitiyor ve arkasından da karıncanın hikâyesi başlıyor. Kitabın künyesini de yazalım belki merak edip okuyan olur: Feridüddin Attar, İlâhiname, Şark Klasikleri Serisi, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul-1988.
Kalleşlerin ve hainlerin kol gezdiği bir ortamda hemencecik belirteyim, bu kitap on ikinci yüzyılda yazılmış bir klasik eserdir. Anlatılanların ülkemizin ve şehrimizin saygıdeğer âlimleri ve alevîleriyle ve özellikle puştlarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Hikâyedeki Alevî, Arabistan’da hâlâ o nisbeyi yasal hak olarak kullanan ve Hz. Ali Efendimizin soyundan gelen bir geniş ailedir; o ailenin mensuplarına bugün de alevî denilir ve hürmet görürler, puta secde edip hayatını kurtaran zat da o ailedendir. Kitabın mütercimi Abdülbaki Gölpınarlı merhum da sıradan entelektüellerin bile yakından bildiği bir Şiî Farsça âlimimizdir.
Puştluk nedir bilmem ama hikâyedeki puşt kadar “erkişi” yüreğine sahip olmayı dilerdim ve keşke o puşta benzeyen arkadaşlarımız, dostlarımız olsa… Olsalar da tek puşt olsalar…

BİZİM SİVAS YAZILARI


27 Şubat 2015 Cuma

BEŞİKTAŞ

Yedi futbolcu anında öne çıkmış, hocaları "Penaltıları kim atmak ister?" deyince...
"Hocam mümkünse sen atsan!" gibisinden kaytaran yok!
Gencecik ama terbiyeli ve efendi çocuklar. Necip, büyümüş de takıma kaptan olmuş varın anlayın.
Kolej takımı gibiler…
Demba Ba için ayrıca bir şey söylemeye gerek görmüyorum. Bizden biraz daha esmer bu delikanlılar da çok yakışıyorlar Beşiktaş’a.
Bence Beşiktaş ilke haline getirsin ve dışarıdan futbolcu alacaksa hep esmer ve mümkünse Demba gibilerini alsınlar.
Tabii, futbol yazısı yazan biri değilim; hangi takımı tuttuğumu soranlara da “Beşktaş’a yakın bir hâne-i virânımız vardır.” deyip, kaçamak cevaplar veririm.
Öyle işte…
Konu da sadece Beşiktaş değil!
Bu Beşiktaş, böyle giderse daima kazanır...
Ülkemize de insaniyetlik, beraber çalışmak, efendilik adına çok şey kazandırabilir.
Taraftarlık adına da çok şey öğretir diyeceğim, renkli takımların taraftarlarından çekiniyorum.

BİZİM SİVAS GAZETESİ YAZILARI

16 Şubat 2015 Pazartesi

KÖR BAĞIRSAK VE ARKA PENCERE

İki namussuz sosyolojik prototip var. 
Aslında hep varlar ve hep de böyle zamanlarda renklerini veriyorlar..
Birincisi vahşice katledilenin kimliğinden sosyal kavga çıkarmayı hedefleyen; öteki, cinayeti dine yaslandırıp meşrulaştırmaya çalışan... 
Tekil kullandım ama çoklar ve bu ülkenin “kör bağırsak”ta neler gizlediğini; “arka pencere”de neler seyrettiğini anlamamız için bir nevi fırsat sunuyorlar…
İkincisi cılız kaldı, birincisi atıl...
İki namussuz tipin de farkına vardım ama kalabalığa karıştıkları için tespit edemedim...
Cılız ve atıl kalmaları aldatıcı olmasın, şu an önümüzdeki vakanın hususiyeti imkân vermedi. İki tip de ülkemizde topyekûn “-mış” gibi yaptığımız, aile yapımız, terbiye sistemimizi ağıe bir biçimde ihtar ediyor…
Bir de temenni de bulunayım
Hukuk süreci geç işler, bizde daha geç…
Mahpuslukta "Ranzadan düşmek" diye bir tabir vardır...
Ranzadan düşebilir meselâ o mahlûk...
Çok bir şey olmaz ama bütün sosyal bünyemizi kaplayan çıbanlardan biri patlar, en azından cayır cayır yanan bir annenin azıcık da olsa yüreği ferahlar.
Sapık ise mesleğinde zirveye çıkmış olur...
_____________________
BİZİM SİVAS GAZETESİ YAZILARI


“DİNLE OĞLUM!”

“Kız dediğin kikirdemez!”
“Kız kısmı sağa sola bakmaz!”
“Kız dediğin kalçasını oynatarak yürümez!”
“Kızlar, göğsünü hoplatmaz!”
Bu meal ve manada yığınlarca söz vardır; hepsi de kızları terbiye etmek içindir.
Bu sözleri de kızlarına baktıkça içi eriyen analar, hem de en erkek pozlarıyla söylerler. Kendileri de anacıklarından öyle görmüşlerdir. Çünkü anasına bakıp kızını alırlar; kızına sarkıntılık edilse hesabını anadan sorarlar.
Edebe terbiyeye muhtaç olan kızlardır…
Bu terbiye sistemi değil, İslamiyet ise hiç değil…
Zavallı kızım benim…
Seni bu bilinçaltında “kuma gömme”nin yattığı modern cahiliyyenin içinde yapayalnız bıraktığımızın farkında değiliz...
Ayaklarının altına cennet serilmişken, yeryüzünü sana cehennem ettik…
Dinle oğlum!
Er dediğin “Nazarberkadem” yürür, göz terbiyesi olmayandan er olmaz…
Er dediğin gözünden avlanır…
Koltuklarını kabartarak yürüme; aheste ol, sıradan… Erlik, koltuğunun altına bir somun sıkıştırıp, helal lokma ile eve dönmektir…
Harami niyetlerle bir kızcağızın gönlünü çelmeye kalkmak namussuzluktur…
Fakir ol, az kazan, helalini iste her şeyin…
“Dinle oğlum!” diye başladım ve aklıma gelenleri söyleyiverdim.
Söylemeli değil mi?
Ey, anasına bakıp kızını alanlar!
_____________________
BİZİM SİVAS GAZETESİ YAZILARI


28 Aralık 2014 Pazar

ONTOLOJİSİZ MİLLİYETÇİLİK VE MEHMET ÂKİF

Mehmet Âkif Ersoy, Türk Düşüncesi'nin hâlâ aydın ve aydınlık ufuklarından biridir; Doğu’yu da Batı’yı da kendi içerisinde değerlendirmiş, lafı eğip bükmeden toplumuna bir çıkış yolu göstermeye çalışmıştır. Bu tahlil ve terkip özelliklerini taşıyan ve tavrını tavizsiz sürdüren ikinci bir müellif örneği batıcılardan da, yerli izler taşıyan düşünürler arasından da çıkmamıştır. Batılılarda örneği aranacak olursa Âkif, taşıdığı ciddiyetle Rönesans düşünürlerinin içerisine konulabilir ve geleceğe yönelik ciddi bir Türk Aydınlanması ülküsüne talip olanlar hâlâ varsa, köşetaşlarından biri şüphesiz Mehmet Âkif Ersoy'dur.

Mahalli Millî Hakikat Yolcusu
Âkif mahallîdir, mahallesinin çocuğudur ve İstanbul’un mahalle hayatını özgün ve özlü bir biçimde ayrıntılarıyla tasvir eder. Camiyi anlatırken bir Müslüman çocuğun saffetini aksettirir. Meyhaneyi anlatırken, hiç meyhane görmeyenlerin bile zihninde gerçeğin ta kendisi denilebilecek resimler çizer. Mezarlıklar, sokaklar, mahalle kahveleri, evler, akla hayale gelebilecek  bütün mekanlar en gerçekçi ve katı bir tarzda, ama ferah bir Türkçe ile Âkif'in şiirinde tek tek yerini almıştır. Buna hem tarihî, hem güncel gerçekliğe sahip insan tipleri de eklenince karşımıza sahih bir memleket manzarası çıkar.
Nadir mütefekkire nasip olan bütünü kavrama yeteneği Âkif’i mahallî, millî ve medeniyetler arası olanı aynı anda kavrayan "şahsiyet sahibi" bir aydın kılmıştır. Mahallî olanı daima taşıyan ve yaşayan biri oluşu, Âkif’e sarsılmaz bir aidiyet bilinci ve milletiyle ilgili olan her meseleye anında nüfuz edebilme gücünü kazandırmıştır. Milletini tarihi çerçevede eleştirir, bugün içerisinde değerlendirir ve gerçekçi bir biçimde cehaletten kurtulmanın, "Aydınlanma"nın yolunu, "içimizden biri" olarak gösterir. Onun yalın ve içeriden tesbitlerini mekteplisi de, ümmîsi de, cahili de anlar. Doğu ve Batı karşısındaki taklitçi tavırları hiddetle eleştiren Âkif’in tek davası “hakikat”tir. M.Cemal Kuntay’ın ifadesiyle gerçeği her şartta söyleyen bir erkişidir,hakikat karşısında “O dimdik alın, önüne bakacak kadar da (olsa) eğilemiyordu.”
Hakikat; duyan, kavrayan insanla, yani şahsiyetle alakalıdır. Şairimizde hakikâti gerçekleştirmenin yolu, döneminin "tekniğini alalım kültürünü almayalım" formülünün birazcık dışındadır. Millî şairimiz, market listesi ciddiyetiyle konuşulan "neyi alalım?" cenderesine asla sıkışmaz, daima "kim olarak almalıyız?" noktasındadır; alacağımız şeyi "kim olduğumuz" belirlemelidir. Her millet kendi yolunu, kendi tarih ve kültür akışı içinde tayin etmelidir.

Âkif’te Şiir Manzume İçiçeliği
Yalnız Âkif değil, Tanzimat sonrasının bütün yazar ve şairlerinde ortak kaygı “vatanın, milletin yahut imparatorluğun kurtarılması” düşüncesidir. “Kurtulma”nın yolları, şairleri saf şiirden uzaklaştırarak yer yer didaktik manzumelere sevketmiştir. İçlerinde hece yahut aruz vezniyle çok kötü manzumeler yazanlar olmasına rağmen, hepsi dili sanatkarane kullanmışlardır. Âkif dilini ve vezni en iyi kullanan şairimizdir. Duru bir Türkçe ve arızasız bir aruz yanyana geldiğinde, neyi konu ederse etsin nazmındaki iç musiki büyük bir şairle başbaşa olduğumuzu daima hissettirir. “Samimiyet” onun yazdıklarının en önemli vasfıdır, dolambaçlı yollar, fikir cambazlıkları yoktur; ne diyecekse tavizsiz ve tereddütsüz söylemiştir.
Âkif, “içindeki saf şair”i millî davası uğruna, bastırmıştır; bunun ona ızdırap verdiğini düşünüyorum. “Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm/Gördüm hazanında bu cennet yurdu/Gül devrinde gelsem bülbül olurdum/Yarab beni daha evvel getireydin nolurdu.” Dörtlüğünde ki naz ve sitem iç yakıcıdır. Sanatkar, özellikle şair, hayatı “kendine mahsus olan dünya”nın prizmasından geçirerek yeniden hayata dönendir; Âkif ise “kendine mahsus olan”ı örtmeye çalışarak, “herkesin derdini” yansıtmak gayretindedir, bu gayret çok yıpratıcıdır. Âkif’in şiirlerindeki “şiddet ve celal” kendi halini daha iyi anlatmaya yönelen bir şairin değil, memleketin halini daha vurgulu anlatmaya çalışan bir mustaribin feryadıdır. Bu feryat “İstiklal Marşı”nda bir nârâ avazıyla zirveye çıkmıştır.

“Millî Şair” ve Milliyetçilik
Âkif’i “Arap milliyetçisi, dinci” gibi sıfatlarla yaftalayarak refüze eden insanların yaşadığı bir vasata sahip olmak üzücüdür. Akif fasihtir; Türkiye’de “Fasih Türk” olmak giderek zorlaşmaya başlamıştır. Türk Milleti olmanın ne demek olduğunu on kıtalık bir şiire sığdırmak Âkif’e nasip olmuştur ve o bu yüzden “Millî Şair”imizdir.  Herkesin birbirini “ötekileştirdiği” bir düşüncesizlik ve stratejik kirlilik ortamında, İstiklal Marşının iki kıtasını değil tekmilini sevmek ve benimsemek  “ötekilerden biri” olma damgası yemeye yetmektedir. İstiklal Marşının tümünden bir “millet” ve “milliyetçilik” ontolojisi çıkar. Günümüzün giderek yaygınlaşan “parçacı ve parçalayıcı milliyetçilikleri” farklı maksatlarla Âkif’in çizmiş olduğu bütünden uzaklaştıkça, nesnesinden kopuk bir söyleme düşmektedirler; bu söylem bir noktadan sonra “milletsiz ve milliyetsiz milliyetçilik” gibi felaket bir sokak ideolojisine dönüşmektedir.
Âkif, kendi hakkında ve kendi şiiri hakkında fazla konuşmayan bir şahsiyettir. “Aczimin giryesidir bence bütün âsârım” mısraı onun hem şiir kudretini, hem tevazuunu göstermektedir. Şiirleri hakkında çok az konuşan adam, İstiklal Marşı’na “Milletimindir” diyerek imzasını atmamış ve konulan para ödülünü de sırtında onu soğuktan koruyacak bir paltosu bile yokken almamıştır. İstiklal Marşı’nı yazdıran şartlar ve duygular, onun diliyle daha güzel anlaşılır. Hasta yatağında İstiklal Marşı’ndan sözedilince, hastabakıcının yardımıyla doğrulur ve “İstiklal marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Binbir fecâyi karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz… Onu kimse yazamaz… Onu ben de yazamam… onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur… Allah bu millete, bir daha bir İstiklal Marşı yazdırmasın” der, yorularak uykuya dalar.
Mehmet Âkif, ek yeri olmayan bir adamdır, ona yöneltilecek her tenkid  samimiyetinin ve dava adamlığı vasfının gölgesinde kalmaktadır. O fildişi kuleden seslenen bir şair değil, Millî Mücadeleye fiilen katılan bir kahramandır. Onu şiirinden hareketle eleştirmek mümkün değildir, çünkü şiiri hayatıdır; hayatı hakkında “şahsa ait” bir şey ayıklamak ise mümkün görünmüyor. Kudretli bir sanatkâr olmasına rağmen, şiirinde ferdiyetini bu kadar bastıran ikinci bir şairin dünya edebiyatında örneği olduğunu sanmıyorum. Âkif’le güya aynı temaları paylaşan yığınlarca şair vardır, ama onların pek çoğu Milli Mücadele’den sonra “paye-i rıfat” koparmak için yazmıştır ve “resmî şair”dirler. Âkif ise milletinin şairidir, sıfatını  ona millet vermiştir. Âkif’in, hamasi şiirleri, kuru bir milliyetçilik söylemi değil, bir mücadele ve dava adamının hayatıyla bütünleşmektedir, bu yüzden yadırganmaz. Daha sonraki dönemlerde ise zayıf şair olup hamaset edebiyatı yapanlar parsayı toplamıştır. Âkif’in millet ve milliyetçilik anlayışı, sonraki dönemlerin siyasî milliyetçiliklerin tersine çok açık ve net çizgiler taşır. Millet olmanın vazgeçilmezleri olarak değerlendirdiği bütün unsurlar, onun yaşadığı dönemde yaşayanların az ya da çok müşterekleridir; günümüzde böylesine kapsamlı ve kapsayıcı bir bütünlük taşıyan perspektif ne aydınımızda vardır, ne de “milliyetçi/ulusalcı” ideologlarda. Her kesim kendi ideolojisine uygun bulduğu unsurlardan yola çıkarak bir millet ve milliyetçilik inşa etmektedir ve hepsi de bütünü kavrayamama marazına tutulmuşlardır.
Âkif’in “Allah bu millete, bir daha bir İstiklal Marşı yazdırmasın!” duasına amin demekle beraber; ülkemizin içinde bulunduğu millî sığlıktan kurtulmak için aydınımızın, ricalimizin, gençlerimizin İstiklal Marşı’nı bir millet ontolojisi olarak kavramalarını da temenni edelim. Ontolojik olandan yola çıkınca parçalar bütüne doğru yönelir; ümidimizdir.