İktidar partisi ve liderleri kendilerine “Dik Dur!” diyen ve “Paralel Yapı”ya karşı her türlü desteği verenlere karşı ne yaptı?
Halkın ve özellikle destekçilerinizin dik durması için ne yaptınız?
Ak Parti “çekirdek kadrosu” tanındık simalardı…
“Milli Görüş” gömleğini çıkarmış olsalar da bir renkleri vardı…
Kitle partisi olduklarında bu rengi hissettirmek yerine kademe kademe terk ettiler.
28 Şubat’ta zulüm görmeleri, onları iktidara taşıdı ama kendilerinden başka kimseyi düşünmediler.
Ak Parti’nin kadroları ve iktidardan nemalananları öncelikle “Paralel Yapı” mensupları idi. Bazı bakanlar ise özellikle onlarla iş tutmayı tercih etmiş, kadrolarını onlarla oluşturmuşlardı. Şimdi de temizleyemiyorlar. Temizleyemeyeceklerinden de eminim. Çünkü samimi değiller ve omurgaları deformasyona uğramıştır. Tabandan oy almak için daha önce 28 Şubatçıların zulmünü kullandılar, şimdi de “Paralel Yapı”yı kullanıyorlar. Halk, iktidarı bu kirli yapıya karşı desteklerken; Ak Parti kadroları yatmayı, keyif çatmayı tercih etti…
Kadroları olmadığı gibi, kadro oluşturmak için en ufak bir gayret göstermediler. Mevcut kadrolarda “İslamcılık” ile temayüz etmiş çok az sayıda insan vardır ve onlar da yamulmamışsa, sinmiştir ve yetkisizlikle maluldür…
Seçimler arifesinde milletvekili adayları belirlenirken de en uzak durdukları kesim “İslamcılar” olmuştur. Belki de STK’lar yoluyla yaptıkları temayül yoklamaları, adeta islamcı renk taşıyanları, kökten silmeye yönelik bir harekât olmuştur.
Anadolu vilayetleri, halkın tercih ettiği ve “temayül yoklaması” adını verdikleri işlerde önde çıkanların silinmesine şahitlik etmiştir. Bu şahitliğin elbette sandığa ve seçim sonrasına bir yansıması olacaktır.
Bunların bütün suçlusu: Ak Parti’nin içinde oluşan “Dikey Yapı” olacaktır.
Öyle bir Dikey Yapı oluşturdunuz ki hakkı olanı, haklı olanı değil; bu yapı sayesinde asalakça beslenen bir zümreyi, halkın üstüne getirip oturttunuz.
Müslüman bir toplumda da orta sınıf olur ama bunları tüketimden, pislikten, sahtelikten koruyan mekanizmalarda olmalıdır. Bunu iktidar partisi becerememiş, tersine bunların yapılaşmasını kolaylaştırmıştır. Paralel Yapı ile mücadele görüntüsü, bu sefer bu asalak Dikey Yapı’nın Ak Parti’de yuvalanmasını kolaylaştırmıştır.
Paralel Yapıya hayır ama bu oluşturduğunuz Dikey Yapı’ya da hayır.
Bunu elbette kendi adıma ve yürekten söylüyorum.
Hayır, seslerinin yükselişini seyredeceğinizi de tahmin ediyorum…
Onu da söyleyelim, umut verici başka bir parti de yoktur. Ama bu çaresizlik hali değildir. Burası Osmanlı yurdudur ve yer yarılır yerden adam biter. Emanete sahip çıkamayan, istismar eden de başına geleni “Komplo teorileri” ile izah eder.
Ben seçimleri değil, seçimlerden sonraki gelişmeleri takip etmenizi teklif ederim…
Bir de dua ederim: Allah, millet-i merhumeyi esirgesin ve her alanda daha hayırlısını ve hayırlılarını nasip etsin…
Bizim Sivas Yazıları, 16 Nisan 2015, 06.30
16 Nisan 2015 Perşembe
30 Mart 2015 Pazartesi
PAZARTESİ YAZILARI-1
Şairi de artistik patinaja tutulan bir ülke burası...
Anlaşmalı ve standartlarını iktidarlar ile açık örtük
mukavelelerle sürdüren bir edebiyat dünyası. Neyi soruyorsunuz bana? Çok ayıp
ve çirkinsiniz. Ben hiç bir zaman kendim okumak için yazmadım, başkaları için
de yazmadım. İnandığımı yazdım, inandırmak için değil.
Bağımsızlık, zavallı ve kendini yücelten edebiyat ekipleri ile pazara ehil söz satın alan tıfıllar arasında buharlaşıyor.
Bağımsızlık, zavallı ve kendini yücelten edebiyat ekipleri ile pazara ehil söz satın alan tıfıllar arasında buharlaşıyor.
Anlam ölüyor dudakla kalp arasında.
Evet...
Bazı gazetelerden teklifler de aldım, sağolsunlar. İyi paraydı benim için doğrusu, müstakil bir yazarı geçindirmez ama benim gibi geçimini akademiden karşılayan bir kanaatkar için çok para...
Kâğıt tek arsamdır, istimlâke açık değil, kalem tek bayrağım...
Bazı gazetelerden teklifler de aldım, sağolsunlar. İyi paraydı benim için doğrusu, müstakil bir yazarı geçindirmez ama benim gibi geçimini akademiden karşılayan bir kanaatkar için çok para...
Kâğıt tek arsamdır, istimlâke açık değil, kalem tek bayrağım...
Hür olmanın lezzetini ise hiç bir şeyde
görmedim.
Bedelini kaybederek ödemek ise ayrı bir
lezzettir.
Kendi mecrasında akan şiirim elbette akacak,
gerekirse buz üstüne yazarak.
Bir de Türkçe var, mümin bir dil. Fasihlik
makamına ulaşmış üç dilden biri. Öznelerinden bağımsız akıyor ve pırıl pırıl...
Kelimelerimi asla tezgâhlara elverişli ambalajlarla sunmamalıyım...
Ve karanlık cümleler kurmamalıyım başkaları hakkında.
Ve karanlık cümleler kurmamalıyım başkaları hakkında.
Edebiyat dünyası tüm dünyaya paralel bir
biçimde moderniteye muhalif kaçamak söylemlerle bohemce yaşlandı, merhamete
muhtaç. Bu yüzden edebiyat otoriteleri ve yazınbilim uzmanlarını devlet koltuğu
takviye etmektedir. Bir tür sübvansiyon...
Sıra bana gelmeyecek...
Sırayla bütün sınırlar turistik ve yeşil
pasaportlarla açılıyor.
İstanbul'a giderken bile endişeliyim ama en
azından gidebiliyorum.
Bağdat yolu kapalı…
Ayaklarım yeri henüz tutarken Mekke'ye ve
Medine'ye nasıl gideceğimi her akşam kurgulayıp duruyorum...
Ve Kudüs'e...
Ve Kudüs'e...
Ne yüzle varırım varırsam, onu da bilmiyorum...
30 Mart 2015 Pazartesi, 14.11
29 Mart 2015 Pazar
BİR BOŞ ZAMAN YAZISI
12 Eylül sonrası herkes bir yana dağılmıştı ve her kafadan da bir ses
geliyordu. İstanbul’a gitmiştim, bir de bizim gençlere bir uğrayayım dedim. Mevdudî
merhumun “Kur’anda Dört Terim”i yayınlanmış, bizim çocukları uçurmuştu. Radikal
havalar sert esiyordu. Nasihat ettim, bu kitabı ben de okudum, her tefsirde bu
konular vardır diyecek oldum dinlemediler.
Sonra nasıl olmuşsa mektep medrese görmüş bir arkadaş bizim çocuklara
merhamet edip, ben size bir dört terim dersi yapayım demiş ve yapmış. Bayılmışlar
tabii… Ama sonunda sadece Elmalılı Hamdi Yazır merhumun tefsirinden aktardım bu
konuları deyince de şaşırmışlar. İstanbulsuz olur mu? Bir daha ki gittiğimde
mahcup oldu ve benden özür dilediler. Hamdi Yazır işe yaramış. Radikalliğin ne
olduğunu tayin etmek o kadar zor ki, duruma göre esnetilebiliyor.
Bir gün bir düğüne gitmiştim. Kasetten vaaz dinlettiler, bir de karate
gösterisi yapıp, dua ile işi bağladılar. Davul zurna niye yok deyince, harama
olan temayülümden dolayı bayağı yadırgamışlardı. Sonra o damadı özellikle takip
ettim, her modanın takipçisi, her siyasi partinin aday adayı olmuştu. Çok ince
zevkler edinmişti.
Yine bir gün bir düğüne gitmiştim…
Davul zurna da vardı halay çeken gençler de…
Tereddütsüz kalktım ve cebimden mendili çıkarıp halaya durdum…
Aynı gençler, “Abi, bunlar vardı da bizim niye haberimiz olmadı!” diye
sitem ettiler.
Şimdi daha ilginç…
İşler profesyonelleşti…
Her şeyin ekibi var grubu var… Düğünlerde davetliler oynamıyor.
Profesyonel folklor ekipleri halay çekiyor, sanatçılar türkü söylüyor, ilahi
ekibi bile var…
Ben ise on dakika oturup, hayırlı olsun diyip çıkıyorum…
Hepsi bir biriyle bağlantılı anlayacağınız…
Hani neredeyse İslamcılık da profesyonelleşti diyeceğim dilim varmıyor…
Her alanda ekipler var…
Âlimler hazır ve servis hızlı… Dört Terin ne ki? Ne meseleler
anlatılıyor lüks salonlarda…
Bir belediye bir telefon ediyor şiir ekibi tak diye yerini alıyor.
Özel organizatörler var…
Her ilde manyakça bir kültürel etkinlik furyası…
Hayata nerden başlamalıyız, hâtâyı nerde yaptık doğrusu bilmiyorum…
Belki hâta da yoktur, eski bir neslin uyumsuzluklarıdır söylediğim…
Yazı yazmak lazım ya bir de…
Bizim Sivas Yazıları, 29 Mart 2015, Pazar, 23.01
28 Mart 2015 Cumartesi
TURİSTİK İSLAMCILIK
Anadolu
en uzun sure bizim tarafımızdan yurt edinilmiştir.
Dar-ul
İslam oluşu Türk Yurdu oluşuyla eş anlamlıdır…
Arapça,
Farsça, Türkçe sırasıyla İslam’ın üç dilidir…
“Yerlilik”
derken biz biraz da Türkçe’yi kastediyoruz.
Bu
dil hayatımızda hayat buldu ve dedelerimizle, ninelerimizle toprakta yeşerme imkânı
buldu.
Türkçe’nin
Hidayeti bu dili konuşanların tercihlerinden azadedir. Öznesinden bağımsız
olarak bu dille üretilen türküler bile mümindir.
Bu
noktada, bu dile tahsil yolu ile vakıf olanların şiirleri, besteleri ile klasik
dile bağlılığını anasından emmiş olduğu sütle elde edenler arasında fark ortaya
çıkıyor.
Mütegallibe
çocuğu olup İslamcılığı seçenlerin yerliliği acayip turistik kalıyor. Ama iktidar
dili ile çok iyi uyum kurabilecek yatağanlığa sahip olduklarından revaç
buluyorlar. İktidarların bunlardan bir “entelektüel kadro” oluşturması çok
doğaldır. Çünkü yerliliği eskiden olduğu gibi iktidarın hem uzak tutması, hem
de mesafeli olarak el altında tutması gerekir. İktidarlar yerlilere güvenir ama
kadrolarını “Turistik İslamcılar”dan oluşturur.
Turistikler,
Ebu Süfyan’ın çocukları gibi sokağı ve mahalleyi balkonlardan seyretmiş, İslamcılığı
biraz batılı ve frapan üstatlardan talim etmişlerdir. Gezi olaylarında şu an
iktidarın has entelektüeli bir popüler şair, “Polis sen aradan çekil, halkın
çocukları devrim yapsın!” ifadesini kullanmış ve sanal kolaylıktan istifade ile
akabinde kaldırmıştı. Meselâ zayıf bir hedef olan Murat Menteş’in tavrının
altının çizilmesini ama ötekinin şişirilerek tahsisli entelektüel ilan edilişini,
doğrudan doğruya bu toprakların edebiyat ve fikir otoritesi tayin edilen yüzsüzlerine
borçluyuz.
Turistik
İslamcılık, iktidarın medeniyetçi pozisyonunda temsil kabiliyeti yüksek
görünüyor ama bunların kullandığı dil aynı zamanda içinde yerlilere ve
yerliliğe ince ihanetlerle doludur. Maceralarını takip ederken bunların yeni nesillere
örnek adam gibi takdimlerinden de rahatsızlık duydum. Şimdi “piyasa” faktörü ve
iktidarın “dünyalık” verebilme imkanı, bu dadaist ve dejenere entelektüele yerlileri
denetleme görevi düşmüştür. Kendimi elbette ve daima Hz. Ali’nin yanında
olanlar gibi tutmaya devam edeceğim.
Hükümetten
ne isteyebilirim?
Ayaklarımıza
dolaşmasınlar yeter. Sadece işlerini yapsınlar, biz de kendi işimizi yapalım.
Ebu Süfyan İslamcılığı ile daima çelişeceğiz ama beraber yaşamak kaderimizde
var.
Bu dünya böyle gelmiş, böyle gider…
Bizim Svas Yazıları, 28 Mart Cumartesi, 13.33
26 Mart 2015 Perşembe
ZEİTGEİST
Zamanın
ruhu…
Ne
kavram ama tam zeytinyağlı dolma kıvamında…
Diyalektik
bir derinlik mi arayalım, sosyolojik illüzyon mu bilemem? En iyisi şimdilik pragmatik
kandırmaca, dil üstünden kaydırmaca diyelim. Sonra diyeceklerimizi deriz.
Aslında
aranmakla bulunmayan bir şey değil, daha önce “Tarihin Sonu Ve Son insan” diye
yazan biri olmuştu. Sonra üstüne ciltler dolusu haşiye ve şerh yazılmıştı.
Mekâna
hâkim olanların diğerlerinin zamanını mahkûm edişleridir aslında, çünkü aslolan
hâkimiyetin meşrulaştırılmasıdır…
Hristiyanî
bir tarih yazıcılığının son numaralı sayfasıdır, ilaveye açıktır…
Burjuva
Düzeneği’nin çökeceğini söyleyen de, son düzenek olarak kendini mükemmelleştireceğini
söyleyen de birbirine zıt şeyler söylemiyor.
Biz
ise ağzımızı bozmayız…
Gönlümüzü
hele hele hiç…
Bir
kıyam biliriz, bir de kıyamet… “Müslüman vücudunda kıyamet taşıyan, ötenin
sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları şiddetli bir
kıyametle sarsan bir kıyamet adamıdır.” demişti Sezai Karakoç üstadımız; sözün
üstünden bir asır geçti. Ruhumuzu mekânın ruhuna armağan etmemek üzere
kavilleşmemiz ise ezelidir.
Çünkü
“Zamanın ruhu” kavrayışı yanlış, çünkü zamanın ruhu müslümandır…
Son
müslüman tek başına zamanın ruhudur!
Peki
diyenler ne demek istemişlerdir? “Çağın Ruhu” demek istemişlerdir ama rahatsız
edeceğini bildikleri için öyle tercih etmiş olabilirler. “Zeitgeist” ile
akrabalığının ben muhakkak olduğunu düşünüyorum…
Çağ
dediğin zaten onun bir kademesidir.
Bu
kademede mekâna hâkim olanlara ise çağdaş denir…
Ne
çok ruhsuzluk var, ne çokmuş…
Öğreniyoruz...
Acı
yok, acı yok, acı yok!
Bizim Sivas yazıları, 26 Mart 2015, 22.59
25 Mart 2015 Çarşamba
NEŞET ERTAŞ YAZISIDIR
Çimdiğim ırmak, güzergâhım bozkır.
Bu yüzdendir bizim oraların demeleri daha derin işler ve düşündürür. Geleneğin
dinç, diri kelimeleri ve çağrışımları cihetinden bakılırsa, “Kenardan geçeyim
yol sizin olsun/Ağular içeyim bal sizin olsun.” türküsünün hem bir omuzu
düşüktür, hem de aslan gibi bir duruşu vardır. “Kenardan geçeyim…” dünya
karşısında bir hakikatli dervişin diyebileceği sözdür. Dünyalıların ahvaline
kapılmayıp, kenardan geçmek gerekir. Çünkü dervişin bir ayağı üzengidedir;
durmaması gerekir.
Şöyle bir atmosfer meselâ: Fırat’ın
hazineleri açığa çıkmış da, beyler kıran kırana yarışmaktadırlar. Derviş,
kenardan geçerek engebeyi aşıyor. Mükellef sofralara tenezzül etmeyip, “Ağular
içmeye” razı oluyor. Ağulu aşı bala çevirme inceliği, kenarda kalmışların
koştuğu bir türküde bile kırık hava renginde hissedilmektedir. Abdallar,
kendilerini kat be kat aşan ve kendilerinin de tam anlamıyla bilincinde
olmadığı seslerin, renklerin taşıyıcılarıdır. Bozkırın bir tarafında türkü
çığıranlara abdal denilmesi geleneğin hangi telinin koptuğunu gösterir.
Türkünün “Bozkır dedikleri büyük
kasaba/Severler güzeli gelmez hesaba!” dizeleri fıkır fıkır oynuyor ve
oynatıyor. Neşet’iyle nam salan abdalmeşrep tezene pek muhteşemdir. Abdaldır,
kenarda kalmıştır ama munis ve müşfiktir; yeraltından akan bulanık bir hesabı
yoktur. “Yol sizin olsun!” bir serzeniş bildirir, seste bastırılmış bir isyan
var ama bölücülük yok. Kim ne niyetle söylerse söylesin; bu avaz, öznesinden
bağımsızlaşarak can iliğimize değmektedir. Bozkırın gök gürlemesi, sapı güdük
bağlamaların puslu havalarına asla benzemiyor. Hem usûlde, hem esasta derin ve
derinlikli bir fark var.
“Yol sizin olsun!” denilenler
kimlerdir?
Merkeze varınca kendilerine uzak
duran, uzaklaşanlaradır bu hitap. “Mehmetçik Mehmet”in bir tür sitemidir. Kıvrak
kıvrak oynatırken, bir ucundan da derin derin acı sızdıran türkünün şakağına
baktığımızsa: Acının üstüne örtüp, “Oynayalım bari düşman çatlasın!” tavrına
işaretler bulabiliriz. “Haydi, gel gel aslan Mustafa’m aman/Amanin gel gel gel
garip başlı yârim vay vay!” dizelerini, bize yabancı olmayan böylesi bir vakur
tavra yaslandırabiliriz.
Bence türküde bir Mustafa ve bir
de meselâ Zeynep var!
Türkünün gövdesi erkek, nakaratı ise
hanımdır. Mustafa, kenardan geçeyim, ağular içeyim feryadıyla kahırlanırken;
Zeynep garip başlı yârine “Gel gel!” diyerek kucak açmaktadır.
Mustafa da en nihayet Mehmetlerden
bir Mehmet’tir.
Neşet Ertaş…
Ruhun şad olsun, şad u handan
olsun…
Bizim Sivas Yazıları, 19 Mart 2015 Perşembe, 11:29:51
2 Mart 2015 Pazartesi
EMAN ÜLKESİ
Ciddi bir anti-barış lobisi var...
Önce barış olsun, sonra konuşalım...
Terör kalleşliktir, önde giden terörist ölür, masum insanlar
ölür... Arkasındakilerin ise kim olduğunu asla bilemeyiz...
Türkiye eman ülkesi olsun, silahını dışarıda bırakanların
yaşadığı bir ülke...
Bu kadar net söyleyelim...
Ortadoğu’yu kanamalı hasta durumuna çevirenler namussuz,
onlara hizmet edenler ise haindir…
Kanın bütün azalardan fışkırdığı bir bedende beyine kan
gitmez…
Bir karış sabiler bile insanlıktan çıkar…
Kan kuşlarına nişan almanın zamanıdır…
Sonra insanlar gibi konuşmaya başlarız.
Sararız belki yaralarımızı…
Şifa buluruz.
Daha doğmayan torunlarımızı ağıt yakmayalım,
Ölüm ecelsiz gelmesin bu topraklara.
“Ecelsiz ölüm!” deyimi kadar güzel bir deyim üreten Anadolu,
güzel günler görsün.
BİZİM SİVAS YAZILARI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)