16 Temmuz 2016 Cumartesi

MÜNAVEBELİ DARBELER ZİNCİRİ
Darbe mağduru olmaktan emekli olduğumu zannediyorum. Çok küçük bir azınlık hariç, bütün halk aslında darbe mağdurudur. En kötü sivil yönetim, en baba asker yönetiminden bin kat, bin kattan daha fazla yeğdir. Benim darbeler karşısında genel ilkem budur.  İyi terör örgütü olmayacağı gibi, iyi askeri yönetim de olmaz; aslında her ikisi de terörizmi felsefe olarak benimsemiştir. Mısır’da darbe ile gelen Sisi’nin saçtığı teröre bakmak kâfidir; Nişanyan gibi bakanları ise insandan saymakta zorlanıyorum.
Cemal Gürsel “Aga” idi, baba rolünü ise Kenan Evren iyi oynardı. Cemal Aga güttüğü koyunların aslında nasıl bir çakal sürüsü olduğunu asla anlayamadan öldü. Kenan Baba ise reşit olmayan çocuklarına kıyan bir cinnetin aktörü olduğunu idrak etmek şöyle dursun, son ana kadar savundu. İktidar olmadan asayiş meselesine çözüm getirmek mümkün değil miydi? Mümkündü ama “Cumhurbaşkanı Kenan Paşa!” olmak dururken, demokrasi kaç kuruş eder. Yirmi Sekiz Şubat da silindir gibi geçti tüm ülkenin üzerinden. Bu darbelerin birinde çocuk, birinde genç, birinde orta yaşlardaydım. Tam bitti derken “Gezi 17-25” münavebeli hareketlerini endişe ile izledim. 15 Temmuz gecesi mezkûr münavebeli darbe ile bağlanabilecek özelliğe sahiptir. Münavebeli matkap gibi işledi bu süreç ve son darbeyi vurdular ama olmadı, inşallah olmaz. İlk andan itibaren saçtıkları dehşet terörizm dışında hiçbir şeyle izah edilemez. Beynelmilel bağları var mı bilemem ama meclisi bombalaması, sivilleri katletmeleri taşıdıkları potansiyel şiddeti gösterir.
Darbenin kıydığı kesimler kimler olursa olsun, faciadır. Gençler ölür, aileler batar, esnaf iflas eder, dış dünyada itibarın sıfırlanır. Dün gece başbakanın açıklamasıyla bir darbe teşebbüsü olduğunu anladığımda korktum elbette ama çocuklarıma bildirmemeye çalıştım. “Sokağa çıkma yasağı” ilan ettiler, halk sokaklara döküldü; TRT’yi işgal edip darbe bildirisi okudular, sivil kanallar (CNN Türk dâhil) sertçe ve mertçe tavır koydular. Meclisi, sivilleri, cumhurbaşkanının kaldığı mekânı bombaladı ve ateş açtılar; halk dimdik ayakta ve meydanlardaydı. Çok sayıda şehidimiz var ve bu darbe teşebbüsünde şehit edilenlerin gerçek anlamda “demokrasi şehidi” sıfatını hak ettiklerini düşünüyorum.
Gece, itiraf edeyim harekete geçmekte azıcık geciktim, ne yapalım cücükken gözümüzü korkuttular. Çocuklarımı ben değil, onlar beni yönlendirdi ve hurma dalından asamı yanıma aldım ve maaile yürüyüşe geçtik. Meydana giderken bazıları dönüyordu. Şık giyimli bir hanımefendi görevini yapmış ve evine dönüyordu, bayrağını kızıma verdi. Sabaha doğru eve döndük, olay netleşmeye başlamıştı ve azıcık da olsa rahatladım. Azıcık diyorum, çünkü hâlâ çok büyük sıkıntılar var; kuvvet komutanlarından haber alınamadı. Allah korusun, bu vahşiler her alçaklığı işleyebilecek tıynette oldukların fiilen gösterdiler.
Bu darbe:
1. Teşebbüsü ordunun demokrasinin kurtarıcısı değil, katılımcısı olduğunu göstermesi açısından;
2. Türk halkının “kolektif bilinci”nin sivil yönetimden yana olduğunu; olmakla kalmayıp açık tavır aldığını göstermiştir. Bu tavır bir ilktir.
3. Meydanlarda her siyasi görüşten insan vardı ama hiçbir siyasi kesimi hedef alan slogan ve saldırı yoktu. Darbeye karşı tam bir direniş haline şahit olduk.
4. Darbenin başrolünde Fetöcü ve bir kısım kemalist subaylar olduğu tahmin edilebilir. Halkı arkalarına alarak cüretkâr tavırlar aldılar ama ne sosyal medyada ne de sokaklarda karşılık bulamadılar.
5. Ezan sesinin, vatan sevgisiyle bütünleşmesi ise hamasete kurban edilmeyecek kadar derin bir hasretin ifadesiydi.
Tekmil şehirlerimizi ve Sivas halkını kutluyorum.
Şehitlerimize rahmet, vatanıma selamet diliyorum.
VATANSIZ VE ŞAHSİYETSİZLERİN DARBESİ ÜSTÜNE

12 Eylül 1980'de gerçekleştiren darbe iki örgütü kuvvetlendirdi: PKK ve Cemaat, yani şimdiki adıyla paralel yapı. Cemaatten asla hazzetmedim ama mensuplarıyla da daima muaşeretimi sürdürdüm.
1983'te şu ana kadar ulaşan bütün faaliyetlerini, darbe teşebbüsleri de dâhil anladım ve çözdüm. İçeriden bazı arkadaşlarım yapının nasıl işlediğini anlatmışlardı. Bazı arkadaşlar alaya aldı ama ben ciddiye aldım. O günlerde her ile paralel bir vali başta olmak üzere tayin ediyorlardı. O zaman bazılarına komik geliyordu. Seçtikleri Harbiyeli öğrencileri minibüslere bindirip, şehir turuna çıkarıyorlardı. "Şahsiyetlerini sıfırlama" işlemine sokuyorlardı, bu kavram bana ait değil, FG'ye en yakınlardan bir Zaman yazarına aittir. Yazı konusu ettim ve sorular sordum; tabii cevap alamamıştım. Bütün yazarları aynıydı. Bazıları doğrudan ve gönüllü olarak şahsiyetlerinin sıfırlanmasına razı olmuş, bazıları da "iyi para" karşılığı.
Cemaatin, alta doğru uzanan sempatizanlarını bilmem ama üste doğru uzanan kesimlerinde "Vatan" kavramı da sıfırlanmıştır. Vatanları rûy-i zemin milleleri nev'-i beşerdir, bunun üzerine ferdiyetleri de kökten köreltilmiştir.
Çizgimi asla değiştirmedim. Yeni Söz'de yazdığımda da analizlerde bulundum, "The Cemaat" kavramını ilk kez ben kullandım, benzer yazılarıma ulaşılabilir, kayıtlarda mevcuttur. 17-25 Aralık darbe teşebbüslerinden sonra da analizlerde bulundum, analizlerde bulundum. Bazı paralel il valilerinden tehdit makamında sözler de geldi. Paralel hakkında şu ana kadar yazdığım bütün yazılar, bir kitap dolduracak hacimdedir. Hiçbirinde hakaret yoktur, analiz vardır. Asla iktidardan bir şey ummadığım gibi, yardım da almadım ve görmedim. Süren mahkemelerim var ve o yapıyla ilgilidir...
Bazı arkadaşlar güya sitemde bulundular. Bendenizin, bu işlere dalmasını uygun bulmuyorlarmış, iktidar kavgasıymış. Oysa benim davam vatan davasıydı, vatanımı savunuyordum. Şimdi bu adamların yaptıklarına bakıp, canice saldırdıkları hedefin "Vatan" olmadığını söyleyenler: sıfır şahsiyet bile değildirler, daha altını bilmem.
Gelinen nokta, tüm dünyada bizim gibi sivil ve sıradan insanlar için en büyük tehlike olan bu tür yapıları, mesleği icabı tanıyan, ilgili yayınları okuyan ve hayatın içini de bilen benim gibi biri için asla sürpriz değildir.
Vatanları rûy-i zemin milleleri nev'-i beşer olan ve "sıfırlanmış şahsiyetler"den oluşan her yapıdan, örgütten, cemaatten her vahşet ve kötülük beklenir. Hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar böyledir.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

PAYLAŞMAK
Paylaşamayanlar kaybederler...
Paylaşmanın önünde en büyük engel de insanın bir davası olmayışı yahut davasında sadakatsizliğidir. Başka gerekçeler, sadakatsizliği örtmek için söylenir, söylemin takdim tarzına göre inandırıcı da olabilir. Takdim tarzı önemli, çünkü ambalaj devridir.
Dava deyince akla ilk gelen memleket kurtarma davasıdır ama ben en genelini söyledim. “Malı götürme” de bir pekâlâ dava olabilir. Tamamını ben götüreyim dersen, malın kırıntısı bile eline geçmez. Bir ideal sahibi olmak, insana mahsustur;  idealler, maddi iştahı, mal sevgisini vs yönetebilmekle gerçekleştirilebilir. İnsandan gaye ve anlam çekilip alınırsa, kalan tarafına hayvanlar dünyasındaki üleşme belgeselleri ışık tutabilir. Şöyle bir şey meselâ: kurtla tilki maişet için paylaşmak yerine birbirine girerse, sesleri duyan aslan duruma el koyar. Aslan doymazsa, kurt ve tilki için daha büyük tehlike var demektir.
Paylaşmak insana verilen bir imkândır,  çünkü insan akıl sahibidir. Elde olanı paylaşmaya günümüzde çok rastlanmadığı gibi, gelecekte elde edilmesi muhtemel bir çıkar için bile anlaşmak yerine güç gösterisini tercih ediyor ikbal düşkünleri… Muhterislerin ellerine bir şey geçmeyeceği gibi, mevcudu da kaybederler. Konu açılmışken kapitalizme çakmadan geçersem, günah yazılabilir. Kapitalizm insanlardan paylaşma fikrini kazırken, dünyayı kendi arasında paylaşan insanların hâkimiyetinin adıdır. Modern iktidar, paylaşmaya muktedir olanların organizasyonudur. Adamlar mangırperest ama yine de paylaşmayı biliyorlar. Demek ki, bir kapitalist bile gelecek için umut vaat edebilir; parçalanmış bilinçler ise umutsuz vakadırlar.
Genel şeyler yazdık, dileyen özel havadislere de uygulayabilir.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

HUTBE
Bu tür konuları yazmak risklidir. Teoloji mühendisleri, ilahiyatçılar, imam efendiler kızar. Allah korusun, cenazenizi kıldırmazlar. Şaka tabii ama insanı da amelinden gayrisi kurtarmaz. Nice sevgili insan vardır ki cenaze namazı kılınamamış; bilinmez bir yerde can vermişlerdir. Bu meslekler, uzunca bir zaman hor görüldüğü için nispeten “meslek asabiyeti” göstermekte mazurdurlar. Ancak, ben de arasıra cemaatiniz oluyorum, bu da önemlidir.
Hep bana denk geliyor demiyorum, başka şekvacılar da var ama ya diyemiyor yahut kime ne diyeceğini bilemiyor. Vakit namazları da önemli ama Cuma ve bayram namazlarında “zamm-ı sure”yi ve özellikle hutbeyi kısa tutun.
Kıraati çok güzel olmayanların daha dikkat etmesi lazım, zaten cemaatten manayı fazla bilen yoktur. “Güzel ses”i putlaştırdığım için değil; hem uzun, hem de ses dinlenmeye çok elverişli değilse yorucu oluyor, eller gevşiyor. Sade ve tegannisiz bir şekilde okunması şahsi tercihimdir, o da ayrı...
Önerim jet imamlık değil, vasatı tutturmakla alakalıdır. Konuyla ilgili dinî ölçüleri hatırlatmayı zül sayarım, dinleyenler yazandan ariftir.
Nerede ve nasıl olduğu önemli değil. İki rekâtlık namazda iki aşır ve iki dosya kâğıdı hutbe dinledim. Ses sistemi bir faciaydı ve selamı verir vermez kaçtım.
Kızacaksınız, yine de kızın. Yapacak bir şey yok, bu dünyaya da herkesin gönlünü okşayacak söz söylemeye ve herkesle dost olmaya gelmedik.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

MEMMEDÜĞÜN TEPE YAHUT DOĞRULUK ÜZERİNE
Bir de şöyle bir şey vardı, hâlâ var. "Bir tek senin söylediğin doğru, kalanı yanlış!" derlerdi. Mekke’nin muktedirlerinin taktiğinin aynısı… Bu suretle sizin, nefsini yücelten biri olduğunuzu ima  etmiş oluyorlardı; kendileri canını davaya adamış, nefsini yenmiş kahraman(!). İktidar vasıtasıyla mevkice sizden yükseğe oturtulmuş bu hastalıklı tipler, sizde tam teslimiyet hâli olmadığında fena halde rahatsız olurlardı.  Mahut zevatın istişare görünümlü sahte bir toplantılarında böyle şeyler hep yaşanırdı. 
Sözü olan, söylediğine halisane inanan söylesin... 
Maruf'un esası budur...
Tanındık biri kurduğum bir cümle üzerine öfkeyle "Sen absolists birisin!" demişti, yani mutlakıyetçi... "Öyleyim elhamdülillah!" dedim ve tane tane fikrimi söyledim. "Zengin kalkışı" ile ucuna oturduğum koltuktan kalktım ve uzaklaştım. Frenkçe tabir kullanıyor ki, bilimsel gözüksün(!). 
Yemezler... 
İster etek giyin, ister pantolon: görecelidir. Lakin "Ben Kâbe yerine Memmedüğün Tepeyi tavaf edeceğim!" diyorsan, mutlak kafadanbacaklısındır!
Af buyurun, ipek çaput gibi olunmayacak yerler vardır...
Bendeniz mutlakiyetçiyim!