19 Temmuz 2023 Çarşamba

RİCAL VE HALK
"Büyük bildiğini, küçük gördüğünü yapar." derler...
Bu yüzden devlet büyüklerinin, liderlerin, cemaat önderlerinin davranışları halkı derinden etkiler.
Üslup, davranış, giyim kuşam, jest ve mimik hattâ...
Ekser ahali ricalin davranışını nefsine hüccet kılmaya meyillidir.
Rical, kendi şahsi ahvalini meşrulaştırmak yerine, güzel ahlakın her cüzünü samimiyetle tatbik etmelidir.
Afakî olanla, enfüsî olan arasındaki bağ tek yönlü değil; çift yönlüdür, kesinlikle öyledir. Daha sarih söylersek: Kalp ile göz birbirini besler; gözden kalbe, kalpten göze yol vardır...
Gâhî rical kalp, ahali gözdür; gâhî ahali kalp, rical gözdür.

8 Temmuz 2023 Cumartesi

HALLAĞA ERÜĞÜ

"Halil Ağa Eriği" aslında bir marka...

Alünasyona uğramış olanlar belki dudak büker ve çocukluk tadı derler ama inanın hâlâ tertemiz bir lezzet. Benim neslimin mahalli ağızla Hallağa Erüğü deyince dişlerinin kamaştığını tahmin ediyorum.

Eriklerin kralı, tatlıya yakın mayhoş bir erik, Napolyon Kiraz'dan biraz daha iri, bölmeye hacet olmadan atıyorsunuz ağzınıza... Dişle damakla nizalaşmadan kendini bırakıyor, geriye bir ufacık çekirdek kalıyor.

Aha bu mevsimde gözlerim arar, denk düşerse araba kullanırken bile gözüme çalsa derhal park eder ve gider alırım.

Bu kez komşudan hediye geldi, kim bilir şehrin dışında henüz varlığını sürdüren hangi garip ağaçtan.

Yerli ve soylu bir meyve, belki de nesli tükenmek üzeredir.

Bir kenara birkaç çekirdek ayırayım, belki dikmek kısmet olur.

7 Temmuz 2023 Cuma

VEKÂLETEN ÖZGÜRLÜK
Hannah Arendt,"Yetişkinlerin otoritesinden kurtulmakla çocuk özgürleştirilmiş olmaz, çok daha ürkütücü çoğunluğun zalimliğine, maruz bırakılmış olur!" demiş...
Bunu hayatının kısm-ı azamı üniversitede geçmiş biri olarak, iyi bilenlerden biri sayılırım...
Elinin önünü arkasını bilmeyen ama kalıbı büyük adam gibi gösteren çocukların özgürlüğün ne işe yarayacağını öğrenebileceği tek yer aile ortamıdır. "Özgürlük Eğitimi" verilmediğinde, çok fazla eğitim zayiatı veriyoruz.
Baştan ayağa ve güya rasyonelleştirilen dünyada kendini tüketen insana, aklını kullanmaması gereken bir özgürlükler pazarı kurulmuştur... Aklını kullanmasına gerek yoktur, çünkü eldeki seçenekler zaten hür aklın ürettikleridir, ayrıca zahmete gerek yoktur.
Tepe tepe kullananın, aslında tepile tepile kullanıldığını anlamak; mevcut dünyada sorumluluk sahibi insan olmanın ön şartıdır...
Bu noktada roller değişiyor...
Pazarın sunduğu özgürlük mallarını fiyakalı bir biçimde kullanan epistemik, siyasi, iktisadi seçkinler, mevcut dünya sisteminin garantörleridir... Çünkü sorumluluk taşımazlar, riske girmezler, birbirlerinin pisliğini örterek yaşarlar...
Çoğunluk zalim midir?
Evet...
Ama zalimlikleri vekâletendir.
Çoğunluğa vekâleten “özgürlük üretenler”in zalimlikte vekilidir çoğunluk…

4 Temmuz 2023 Salı

YETİM HAKKI YEMENİN KÜLTÜREL MEŞRUİYETİ
"İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2022 bütçesinde Sosyal Konutlar için 12 milyon, kentsel dönüşüm için ise 492 milyon lira ayırılmış. Reklam, tanıtım, organizasyon bütçesi ise 849 milyon lira." imiş. Resmî açıklama...
Reklam vs. rakamını tek kelimeyle iğrenç buluyorum. Bütün belediyelerde bu kalemin aslında birilerini nemalandırma üç kağıtçılığı olduğu malumdur.
Bu hal, İstanbul ile ve CHP belediyeleriyle sınırlı değildir...
Bence meşru yolsuzluk bu işler ve çoğu "kültür faaliyeti" adı altında yapılıyor.
Kültür kadar başınıza taş düşsün...
Bir de işin valilik boyutu var. Vilayet makamları da bu işlere maalesef açık.
Seçilmiş, atanmış her kim iseniz. Size devletin ayırdığı bütçeyi, dar gelirli bir hane reisinin aile bütçesini harcadığı gibi harcamıyorsanız, büyük vebal altındasınız. Tüyü bitmedik yetim hakkı yemenin, başka bir tarifi ve ifadesi yoktur.

11 Nisan 2023 Salı

ŞEHR-İ RAMAZAN’IN ÜÇ SESİ

Ramazan girmeden kıldığımız Cuma namazında istisnasız “Şehr-i Ramazanı haber veren bir hutbe okunurdu. Hutbede, “Şehr-i Ramazan” ile başlayan ayet hatırlatılır, meali verilirdi. “Şehr”in ay anlamına geldiğini bir zaman sonra öğrendim ama aynı zamanda “şehir” kelimesiyle eş sesli oluşu, kalbime bir hoşluk verirdi. Şehr Arapça, Şehir Farsça ama olsun “i” harfinin düşmesiyle ikisi cem olmaktadır.

Ramazan’da insan daha merhametli, şehir daha medeni olur. Sivas, her anlamıyla tam bir Ramazan şehridir. Şehrin, Ramazan ayına mahsus sesleri oluşu, her yönüyle kişilik ibraz eder.

I.

YÂ HANNÂN İLAHİSİ

Yâ Hannân İlahisi, Şehr-i Ramazanı tek ahenkte birleştiren bir mûsikî şaheseridir. Itrî'nin eser­leri, Yahya Kemal'in gözünde roman yazmamış bir milletin; "Ya Hannân" ilâhisi de benim gözümde Sivas’ın hülâsasıdır. Itri’nin eserlerinde mavi Tuna, gür Fırat, birinde ise torak rengindeki tevazusuyla Kızılırmak akmakdadır.

 

Çocuktan Al haberi!

Bu ilâhiyle ne za­man dolduğunu kulak­larımın, senesi senesine hatırlıyorum. Beş yaşında­yız, be­nim yaşımda (yirmi ikisinde rahmetli olan) amcam ile beraber, dedemin ağzına bakıp "Sübhâneke"yi öğrenmeye çalışıyoruz; Ramazan ayı ve te­râvîh namazı sonraları da, "ocak başı" sohbetlerinin ku­cağındayız... Sübhâneke'yi çabuk öğ­rendik; dedem tecvidiyle öğret­meye çalışıyor, ev halkı da bizim ağzımızın aldığı şekillere, çatlattığı­mız "ayın"lara gülü­yordu. Sübhâneke'den sonra ilk öğrendiğimiz şey, "Ya Hannân..." ilâhisiydi. Köyün ilâhicisi ve en iyi türkü söyleyeni dedem, Ali Ekber Çiçek'ten daha gür değil ama daha yumuşak sesiyle erinmiyor, üşenmiyor bize "Ya Hannân"ı talim ettiri­yordu. Ramazan yarılanmadan "Ya Hannân" mektebinden icazetimizi almıştık; bir gün bizi teravih namazına götür­düğünde, uyku mah­murluğu içinde ilk koral icramızı sergilemiştik…

İlkokula başlamamızla beraber, yaz ayları hâriç tastamam şehre taşındık. Şehirde de aynı ilâhi okunuyordu; hem daha gümrah... Bir şehre ta­şınmak ayrı, şehirli olmak daha ayrı… O yıllarda pek tabii, koca bir köye benzeyen, şimdi hiçbir şeye benzetemediğim Sivas'a beni hepten ısındıran, "Yâ Hannân" ilâhisinin yumuşacık soluğu olmuş­tur. Ulu Cami’nin bütün taş hücrelerini dolduran kıraat us­tası imamları Bekir ve Nevzat hocaların şefli­ğiyle, cemaat yek-avaz "Yâ Hannân"a başla­yınca, heybetli taş bina saat sarkacı gibi salınıp, ilâhi bittiğinde şakü­lüne oturuyordu. Şehrin ahşap asilleri Çatalpınar, Örtmelipınar, Hocaimam, Vişneli (şimdi yıkılmıştır) gibi cami­lere gelince: Genellikle girişte sağ tarafta, parmak­çalıkla ayrılmış müezzin mahfilinde bariton sesli, pehlivan duruşlu beş-altı kişi icraya yetiyordu. Cemaatin kalanı vokalist gibiydi. Yerleri felek­ten rezervasyonlu, yerlerine kimsenin oturmaya ce­saret edemediği bu er kişi­lerin mahfilini, diline yaban arıları üşüşen bugünün nesli doldu­rabiliyor mu? Emin değilim, umutsuz da değilim.

"Yâ Hannân"a öyle bir kıymet atfetmişim ki, Anadolu'nun her yerinde, İstanbul'da, Rumeli’de Ramazan’ın iftar gibi, sahur gibi vazgeçilmez bir mütemmimi olmalıydı...

Öyle değilmiş!

 

Cahillere Kalan İstanbul

Seksenli yıllar... Bir müddet İstanbul'da, hem de Ramazan ayında ikâmete mecburum. Niye Süleymaniye değil de, Sultanahmet hatırlamıyorum, galiba mihmandarlarımın kavliyleydi. Teravih nama­zına dur­duk, müthiş kalabalık, taşralı fasâhâtiyle deyim ki anlayın, Ulu Cami'den bile... Teravih ile vitrin arasındaki molayı bekliyorum; güya "Yâ Hannân" söyle­yeceğiz ve soluklanacağız...

Nihayet o an geldi. İmam selâm verir vermez, ciğer­gâ­hımın azamî istiabıyla "Yâ Hannaaan, Yâ Mennaaan, Yâ zel'cudi ve'l ihsâ..." dedim, "ihsân"ın "nunu"nu söyleyemedim... Millet aval aval bana bakıyordu: bu cûş ü hurûşa gelmiş, bunaltıcı sıcakta siyah kruvaze ceket gi­yinmiş bu meczup da neyin nesiydi... Yanımdakiler kikirdedi, benimse suratım kiril hurû­fâtı gibi birbirine karıştı. Kızgınlığım­dan nâdân cemaate uyma­dım; arka arkaya üç kez söyledikleri Sâlât-ı Ümmîye'ye ses katmaya­rak intikam aldım.

Bu cahil İstanbullular(!) da güzelden hiç anlamıyorlardı.

 

Lâ-edri Bir Eser

"Yâ Hannân" ilâhisi; mûsikî, makam, usûl açısından üstat bir bestekârın işi gibi gözüküyor. Tekbir-i Şerif ve Salât-ı Ümmîye'den sonra en hazzettiğim dinî eser… Hükmü, vasatın kıymet biçemeyeceği bir sahada en iyi bilenler vermelidir, ama zevkler hakkında hüküm biçilmez. Biz, Sivas halkı olarak çok sevmişiz, bilmem kaç yüzyıldır o ilâhi ile beraber yaşıyoruz. Bu ittifak da önemli bir ölçü değil midir?

Kulağımı temiz seslere teşne kılan dedeme, muhacir har­manı köyümüze bu ilâhinin nasıl geldiğini soramadım. Meydan Camii eski imamlarından Kara Hafız Efendi ya da dedemin de hocası -ve amcaoğlu- Adil Efendi, müthiş hafıza­la­rıyla derhâl köye nakletmişlerdi. Allah hepsine gani gani rahmet ey­lesin! Tıpkı güz ayla­rında halayların ustası Karaman Usta’yı günlerce köyde alı­koyarak tekmil halayları coşkulu bir şekilde öğ­rendikleri gibi,"Ya Hannân"a da derhal ses ve nefeslerini katmıştılar. Onlar, yeni menzilleriyle şahsiyetlerini mezcedip harbin ve muhaceretin yıkıntılarından ocak çatmayı becerdiler; ruhları şad olsun.

Bir ilâhinin bile tek başına, bir şehri yılda bir ay boyunca me­denileşmeye çağıran bir lütuf olduğuna/olabileceğine inanıyorum. Peki, bu lütuf kimden? Öyle zannediyorum ki mûsıkîye yakın du­ruşlu Şemseddin Sivasî ya da Abdülmecid Sivasî’nin şehrimize hediyeleridir. Bestekârın,  tekkenin zâkir başı olması tahmin edilebilir. Bestekârlarımızın (Zekai Dede hariç) on beşinci yüzyıldan sonra çok fazla şuğul bestelemedikleri göz önünde bulundurulduğunda, tahminime hak veri­lebi­lir. 

Lâ-edrî bir eserin zamanda derin izler bırakması, kültür ıstılahlarının nasıl oluştuğunu bildiren canlı bir örnektir.

 

Tek Cümleye Sığan Kutlu Haberler

İlk bakışta bütün şuğul ilâhiler gibi, mûsikî ve mana inceliğini ele vermeyen "Yâ Hannân" ilâhisi, unsurları birbirine mükemmel bağlanmış tek bir cüm­leden ibarettir.

Yâ Hannân, Yâ Mennân,

Yâ Ze'l-cudi ve'l-ihsân;

Sebbit kulûbenâ ale'l-îmân

Nercû afveke ve'l-ğufran

 

Merhaba Merhaba, şehr-i Ramazân Merhaba

Merhaba Merhaba, şehr-i Siyam Merhaba

 

Evvel Hû, Âhir Hû

Zâhir Hû, Bâtın Hû

Kul Yâ  Hû, Yâ Hû

Yâ Men Hû: Hak!

 

Lâ ilâhe illâllah, Muhammed'ür Resûlullah

Ve İlâhün, Vâhidün, Ehadün, Samedâ!

 

Esmâ-i Hüsna’dan olan isimlerin tamamı ilâhideki sırayla ar­dı ardına getirildiğinde cümlenin öznesi ortaya çıkıyor; "Hakk Öznesi" ta­nım­lanmış oluyor. "Sebbit kulûbenâ ale'l-iman/Nercû afveke ve'l ğuf­ran" söz­leriyle de Hakk'tan af ve mağfiret dileniyor (Mukallibü'l kulûb, Musarrif'ül-kulûb: Kalpleri hâlden hâle çeviren, anlamında ve bir Buhârî rivâye­tince Esma’dandır). Şuğul ilâhilerin ortak vasfı, Esmâ-i Hüsna’nın ve dinî ıstılahların güfte içerisinde mühim konumlarıdır. Şuğul bestelerin maksadı, mûsîkinin telkin gücünden istifadeyle, dinin özünü anlamayı kolaylaştırmaktır.

Kelime kelime ve manzum şekilde bir sadeleştirmenin yanlış olacağı düşüncesiyle, hakikatte tek cümlelik ilâhinin mealini şöyle imlaya dökebiliriz:

"Ey kullarına karşı pek müşfik, pek lü­tûf­kâr, kerem ve ihsan sahibi, ey ezelî, ey ebedî, ey tecelligahıyla apa­çık, tecellî-i celâliyle gizlilerin gizlisi, ey Hû Hû diye ça­ğırdığımız Hakk!

Kalplerimizi iman üzre sabit kıl, ümidimiz senin af ve mağfiretindir. Lâilâhe illâllah Muhammed'ür Resûlullah. Tanrımızsın, teksin, benzer­sizsin. Kulların sana muhtaç, sen kimseye muhtaç değilsin.”

Bestekâr, insan (tecelligâh) ile Allah'ın tecellisinin kavuştuğu berzaha Ramazan'ı yerleştirmiştir. Oruç ayının mümin kişiye gün gün irtifa kazandıran bir af ve mağfiret merdiveni olduğunu ve o münasebetle yalvarıldığını Allah'a işittirmek istercesine: "Oruç günlerin­de­yiz, o günleri selâmlıyoruz.” sadedinde "Merhaba"ları peşi peşine sıralamıştır. İlâhinin ilk bö­lümünde "havf ve recâ'" tü­ten bir tonda Hakk'ı anıp, af ve mağfiret dilenir; Ramazanı se­lâmlama bölümünde ise zannedersiniz ki, coşkun dereler çağlamaktadır. Ramazan'ın on beşinden sonra, "Merhaba”lar, yerini "Elveda"ya bıra­kır; ilâhinin "tarz-ı reviş"i ya­vaşlar, son teravihle beraber Hazreti Ramazan, bir ay boyunca terbiye et­meye ça­lıştığı şehirden ayrılır:

Elveda elveda, şehr-i Ramazan elveda;

Elveda elveda şehr-i siyam elveda!

 

Akıbeti Hayrolsun

İlahi, Selahaddin E. Işıksal tarafından no­talandırılmış; denetimden geçmiş ve 16150 numarayla TRT Klasik Türk Müziği dairesinin arşivinde yerini almış. O günlerde sa­dece bir kişi aramış ve böyle bir şaheserin derlenerek kayda geçmesine vesile olduğu için Selahaddin Bey’i kutlamış ve teşekkür etmiş. İlahi, her Ramazan gümbür gümbür hâlâ söylenmekte, şehre teneffüs imkânı vermektedir.

­­ Bu konuyu ilk yazan bendim; gençtim müthiş bir hız ve coşkuyla yazardım; şimdi yazmazsam olmaz diye düşündüğüm konularda bile yavaş aldırıyorum. Şehrin atanmış kültür baronları bile ilahiyi yıllar sonra keşfetti. Kayıtlı olmasına rağmen, ilahiyi mal bulmuş mağribi gibi yağmaya kalkışanlara, tahrif edenlere rastladıkça da üzülüyorum.

 Yazdıklarını gözden geçirmek her yazara nasip olmaz. Yine de son hali bu okuduğunuzdur demeyeyim, ömrüm oldukça yazdığım her konu benimle beraber hareket eder. Yazıların eski hali ne olacak? Demine göre yazmış bulunduk, hatıra kalsın efendim.

 

II.

SALÂVAT-I SİVASÎ

Salâvat getirmeyi ne zaman öğrendiğimi Müslüman bir hanede gözünü açan herkes gibi ben de hatırlayamam. Her çocuk, dili döner dönmez besmele, hamdele, başta salvele olmak üzere, “Ya Sabır, La-havle, Hasbünallah…” gibi kısa ama hayatımıza yerli yerince eşlik eden terkipleri öğrenir. Taklit ve ezberle başlayan bu süreç tahkik ile sürerse öğrenme terbiyeye dönüşür ve anlam ile eylem yekvücut olur.

İlim bazılarına; ilmihal ise her ferde lazım. Ezbere öğrendiğimiz ve icab-ı hâl ve bazen coşkuyla söylediklerimizin anlamını bilmek de ilmihal gereğidir. Ne yazık ki, çoğumuz bu konuda fazla bilgi sahibi değildik. Gençliğimiz bir “ara dönem”e denk düşmüştü ve olur olmazı sorgulamak o günlerde moda idi. Bugün rahmet-i rahmana kavuşan değerli bir ahbabım, “Peygamberimiz gibi mütevazı bir kişilik, neden kendini övdürsün?” demiş ve samimiyetle  “salât u selam”ı sorgulamıştı. Dilim döndüğünce o konuda bir ayet olduğunu ve o ayete dayanarak nasıl yapılacağına dair hadisler olduğunu hatırlattım. Dostum şaşırmıştı ama sevinmişti de… Ondan daha bilgili biri değildim, birbirimizi düzelte düzelte sözlü kültürümüzde yaşayan dinimizi, nasibimizce kavrayabildik. 

Resulullah’ın adı anıldığında mutlaka salâvat getirilir; elini göğsüne götürenler de olur. Adının anılmasına mahal yok iken de aklımıza düştüğünde, şaşırdığımızda, bir dostla tokalaşırken, bir çiçeği koklarken salâvat getiririz. Ona olan teşekkürümüzü her fırsatta bildirir, her vesileyle onu hatırlamış oluruz. Kitaba dayanan ibadet yahut vecibeler etrafında farklı milletler kendilerine mahsus kültürel unsurlar geliştirirler. Salâvat merkezinde de estetik değer ifade eden davranış, düşünüş, duyuş biçimleri söz konusudur. Salât-ı Ümmiye bu konuda bir zirveyi ifade eder. La-edri, yani bir nevi sanatçısının milletin gönlü olan salâvatlar da vardır. Tekkeler, gündelik hayatın zikir ahengiyle usule kavuştuğu mekânlardır ve bu lâ-edri bestelerin mayalandığı en temel kurumlardır.

Başka şehirlerde de müteradifleri olabilir ama Sivas’ta eskiden düğünler, düğün evine bayrak dikerek başlardı ve bayrak salavatlanırdı. Bayrak dikilirken yek-avaz getirilen salâvat kısa bir gülbank gibidir; yürekleri titretir. Ardından davullar gümbürdemeye başlardı. Bu özel salâvatın yanına itinayla eklenmesi ve unutulmaması gereken teravih namazına başlamadan önce getirilen bir hususî salâvattır. Teravih namazının sünnet oluşuna vurgu yaparak getirilen bu salâvat, şehre mahsus bir ses ve inceliktir. “Ona izzet ile ikram, teravihe kıyam olsun.” söyleyişi, mahallî unsurları da içinde taşımaktadır. Peygamberimize getirilen salât ve selam ile ona hürmette bulunduktan sonra, teravih namazına niyet edilir.

 “Efendimiz Muhammed’e

Salât ile selam olsun;

Ana izzet ile ikram,

Teravihe kıyam olsun.”

Cümlesinden ibaret salâvat, müezzin mahfilinden yüksek sesle ve topluca söylenir; cemaat de iştirak eder. Bir miktar sükût edilir, o esnada imam kıyama durmuştur, cemaatte doğrulur ve saf tutar. Müezzin küçük bir usûl değişikliğiyle “Salât-ı teravihe niyyet!” diye avaz eder ve gümrah bir tekbir ile namaz başlar.

Ben bu özge salâvatı sadece Ramazan münasebetiyle değil, her zaman getiririm. Siz de güne başlarken hamdeleden sonra: “Efendimiz Muhammed’e salât ile selam olsun; Ana izzet ile ikram hayatıma kıyam olsun!” diyebiliriz. Hoşlaştıysanız, Sivaslı olmanız gerekmez; mirî malıdır, özüne sadakat kaydıyla herkes gönlüne yerleştirebilir.

 

III.

EL FİRAK İLAHİSİ

Her doğan güzellik, öncelikle mahalline mahsustur. Muhitinde güzel gözüken, bazen sınırları aşar, kültürleşme yoluyla çok geniş satıhlara ulaşabilir. Sivas halk şiirinin ve türkülerin nabzının gümrah attığı bir vilayettir. Şiirin ve türkülerin batnında taşıdığı hayat tarzından günümüzde eser kalmadıysa da kayıtlı olmaları bir şanstır. İçin için hâlâ dinlenmekte ve nakledilmektedir. Anlamlı olan her mevsim için, her olay için ne ince deyişler, türküler vardır. Neredeyse hayatın her safhasına eşlik eden nağmeler yerini gürültüye bıraktığında, ruhumuzda mahfuz letafet nefsimizin içinde büzülmeye başlar. İnsan her gün türkü üretmez ama dinleye söyleye geçmişin nefesini gelecek nesillere hissettirebilir. Adeta geçmişe yönelik sabıka kaydımızı temizleme imkânı açan rahmet ayı Ramazanın da kapladığı sayılı günle ölçülmesi mümkün olmayan tat, kokusu, rengi ve sesi vardır.

Ramazan ayıyla beraber mahallî lezzetler iftar sofrasında daha bir kıymetlenir. Her şehrin “başyemek”leri vardır; ağzımız açlık kokarken, akşama doğru bu yemeklerin kokusu mutfak pencerelerinden sızar. Duvarlarda asılan imsakiye bile tek başına ayrı bir zaman, ilahî bir iklimin habercisidir. İbadet ise seslerin, sohbetlerin her yerindedir; muaşeret yumuşamış, tevazu yükselmiştir. Teravih namazı ise ayrı bir heyecandır; sokaklar camilere akın eden insanlarla dolar taşar. Çocuklar, çocukluk haylazlığıyla teravih namazına katılırlar ve elbette orada Ramazan’a dem tutan müzikle, yani ilahilerle karşılaşırlar. Hüseynî ve Uşşak makamı Anadolu’nun sesidir; hani nüfusumuzu makamla ifade edecek olsak: Bir yarımız Hüseynî ise, diğer yanımız Uşşak’tır.

İlahi mecmualarına notasıyla girmiştir ve artık Sivas Ramazanı’nın tescilli sesi olan “Ya Hannân” ilahisi, her teravih namazının sonrasında bütün camilerde seslendirilir. Bir de onun kadar sık ve her yerde okunmadığı için unutulmaya yüz tutan bir “El Firak” ilahisi vardır. Bu ilahi, son teravih namazı kılındığında bir uğurlama havasıdır ve coşkuyla ciğerlerden sökün eder. Eskiden çok daha yaygın olan ve bilinen El Firak da Ya Hannân ilahisi gibi la-edridir; güftekârı, bestekârı meçhuldür. Maalesef El Firak ilahisini bilenlerin sayısı azalmış, söylenmez olmuştur.

Ya Hannân, Uşşak; El Firak, Hüseynîdir. Şehir âşıkane bir edayla bir ay Ya Hannân okur; son gece ise on bir ay sürecek firakını yanık bir Hüseynî ile dile getirirdi. El Firak’ın güzelliğini, ülkemin hayatî seslerini hafızasına nakleden kulaklarda bir iz bırakır umuduyla paylaşalım. Dilerim bu izler, yeni bestekârlara ilham verir.

 

Gelin gönderelim şehr-i siyamı,

Acep ol Hazret’e hoşnut vara mı?

Bir dahi ermeye ecel koyar mı?

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Gökten yere iner saf saf melekler,

Durmaz dahi döner çarh-ı felekler,

Bu ayda hep kabul olur dilekler.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Kadir gitti teravih aralandı,

Yedi kat gökler birden karalandı,

Asumanda ciğerler paralandı.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Kılın teravihi tutun orucu,

Yarın mahşer günü olur yardımcı,

Bu ayda ölene gelmez sorucu.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Teravih kılanın tahtı yücedir,

Bunda yoksun ise anda hocadır,

Mübarek geceler işbu gecedir,

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Bezendi huriler mü’minler ister,

İlahî fazlından bize de göster,

Münafıklar bu ay çıktığın ister

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Yöneldi gitmeye ol şehr-i rahmet

Varıp ol Hazret’e etme şikâyet,

Cihanı odlara yaktı bu firkat.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

I.





II.

 


 

 III.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

3 Şubat 2023 Cuma

SINIRDA BİR SOSYOLOJİ OLDUĞU YANLIŞ DEĞİLDİR

Endüstri inkılabı, zorunlu bir model doğurmamıştır ama modern uygarlığı gerçekleştirenlerin ilham kaynağıdır. Mezra, ziraata uygun yer demektir.  Dünyayı mezra değil, dükkân gibi görenler; tabiatın bütün kaynaklarını, insanın bütün özelliklerini satılabilir hale getirmenin yolunu meşrulaştırmak için bir aygıt inşa ermişlerdir. İnsanın, insanlığını adayarak peydahladığı bu aygıta, modern kelimesini de ihmal etmeyerek “modern uygarlık aygıtı” (MUA) denilmesi, farz-ı muhal olmaz. Çünkü muaşeret, medeniyetin esası olup; tabiatla insanın sınırlarının bağdaştırılmasıdır.  Mahut aygıt, insanın ve tabiatın piyasada konuşlandırıldığı yerde tutulması üzerinden işletilmektedir.  “Yerinde tutma”nın, “ilerleme” olarak tanıtılması, bir “meta-hukuk” işlevi yerine getirmektedir. Düzenleme faaliyeti, modern uygarlığın en mümeyyiz vasfıdır. Çizilmemiş sınırlar üstünde ve ezici bir manevra kabiliyeti, bu suretle kazanılmıştır.

Şehir merkezli medenileşmenin yerini: her müşteriye uygun metanın bulunduğu kentler almıştır. Kent, dünyanın işgalinde son sayfadır. İşgal, içten ve “meta-hukuk” vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Mezrayı (ekeneği) iskâna açmak kolay iştir; işgalin bir sonucu olarak, kentleştirme mesaisinin çoğu masa başında kurgulanmaktadır. Kentin sınırları, ekilebilir arazi aleyhine süratle genişlemiştir. Günümüzde kentleşme hızı gecekondu kondurma hızını aşmıştır; kent amip gibi çoğalmaktadır. Market ve fastfood zincirlerine egzoz gazı, yanık et kokusu ve parfümeri refakat etmektedir.  “Öyle kentler inşa ettiniz ki, bize yapacak yanlış bırakmadınız!” diyen son filozof, 1844’te bu dünyadan göçmüş idi. “MUA ne yaparsa doğrudur!” demekle, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” vecizesi arasında en ufak bir gerilim yoktur. İnsanın reşit olma ve irşat kabiliyeti, meta-hukuk vasıtasıyla elinden alınmıştır.

Tarlaların düşük fiyatla alınıp, iskâna açılması, alışılmış akışta en çirkin sayfadır. Büyük küçük tüm kentlerde belediye başkanları da ekser inşaat işlerinden çok iyi anlayan kişilerdendir; seçilme nedenleri, “yarı irrasyonel” ama insanların bağlanarak kendine dayanak sağladığı “ideolojik hissiyat”tır. Çıkarı en yükseğe çekme hususunda rasyonel düşünen zevatı muktedir kılan mekanizma böyle işler. Çark içinde kentlerin en önemli fonksiyonu, “nüfus eritme”dir. “Tüketici” kimliği, bütün kimlikleri görünmez hale getiren bir boya gibidir. Mekanizmaya karşı geliştirilen tenkitlerin, eyleme dönüşmesi mümkün olmamasına rağmen; karşısında tüketim hesabı hususunda çok akıllı, ezici bir rakam üstünlüğüne sahip kitleleri bulur. İktisadî rejimlerin, ısrarla ve özenle demokrasi üzerinden geliştirilen ve küçük rötuşlarla mahallilik kazanabilen söylem ve epistemoloji ile bütünleştirilmesi bu yüzdendir.

Bir şehri kuzey rüzgârından korunmak için sırtını dayadığı dağın doruğundan temaşa edenler ne olduğunu ne bittiğini anlar. Dağın enginlediği yerden, ırmak vadisinin karşı yakasının son sınırına kadar boş yer kalmamıştır. Mevcut ve mezkûr mekanizma içerisinde daha güzelini yapma çabaları küçümsenemez; kendi liglerinde bu başarı göstergesidir. Çözümlemeye: erişilmezden en uzağa, en uzaktan en yakına bağlar kurarak başlaması gereken “inşaat protokolü”nün önünde sadece “kâğıt üzerindeki arsa” vardır. Her çeşit uzmanlığın, üzerinde işlem yaptıkları nesneden kopuk bir teknisyenliğe dönüşmüşlüğü, bilgisayar teknolojisi ile beraber zirve yapmıştır. Hatıralar bir müze gibidir; eylemle geçmişin irtibatını natürmort bir seviyede tutmak için “turistik nostalji” üretmek, kent burjuvasının fiyakasıdır.

Toprağın satılabilir bir meta haline gelişi, kapitalizmin zaferini perçinleyen esaslı bir dönüşümdür. Köksüzlük üzerine inşa edilen her gerçeklik, gerçeği biteviye daha derine gömmektedir. Modernlik, öldürecek geçmiş kalmayınca; öldürmek için beslenen “sera geçmiş”ler üretip, büyük şovlar eşliğinde tepelemektedir.   Sahte kuşaklar ihdası da şovun bir parçasıdır. Esas hedef, bütün modern kurumlara yedirilmiş nesillerin birbirine bağlanma ihtimalini engellemektir. Değişenin ne olduğunu anlayamayacak dozda “değişim narkozu” zerk edilmektedir. Çevrecilik, iklim değişikliği gibi konuların gündeme gelişi, toprak sevgisinden yahut hukuk arayışından kaynaklanmamakta; “kıtlık korkusu” yaymaktadır.

Şehirler, başlı başına milletin tüm eylediklerini kayda alan bir hatıra defteri; şehirlilik de tüm yerleşim birimleri için muaşeret ölçüsüydü. Sair sosyolojik kategoriler, sosyolojik disiplinin bizzat kendisi gibi sanayi inkılâbı sonrasına aittir ve sonrasında türetilmiştir. Tarih, sosyolojik kategorilere “işe yarar” malzeme çıkarma âleti suretinde legolaştırılmıştır. Kent, kontrol ve denetleme mekanizmasıdır; muaşeret değil, düzenleyici kurallar vardır. Yeni üretim ve iletişim teknolojileri modern uygarlığın “düzenleme süreçleri”ne görünüşte ters düşmemesi icap eder. Ancak, bilgiyi ve haberi denetleme güçlüğü, “operasyon merkezleri”ni sarsmaya başlamıştır. Tüketim hesapları, yerini nüfus ayarlama stratejilerine bırakabilir. Bu stratejiler, gizli vesika hükmünde değildir ve modern uygarlık operatörlerinin son ve tek hamlesi olabilir. Modern uygarlığın sınırları, kentin de sınırlarıdır. Artık sınırlar kapanmıştır ve genişleme imkânı kalmamıştır. Sınırda bir sosyoloji olduğu büyük bir yalandır; yanlışlamaya açık bir nesnenin olmadığını en son bilim dünyası fark edecektir.

İnsan köşeli bir varlıktır. Törpülenen köşelerinin varlığının hissedildiği anlardan birini ve mütekâsif bir biçimde yaşadığımızı düşünüyorum. Kentler ve kentlilik üzerine derin ve yepyeni bir nazara ve nazariyata da alan açılmıştır. Dijital dünyayı, dijital teknolojileri dünyayı değiştirme imkanı saymakla başlayabiliriz. “Ey insanlar, insan olunuz!” sloganını, bilgisayarların kalbine yazmalı!

Bilgisayarın kalbi olur mu? Mesele o değil; kalbin eşyayı bir halden başka bir hale kâlb ettirebilme kabiliyetidir. İlk bilgisayarımın alnının çatına “Hûvelbâkî” yazmıştım.

Muhit Dergisi, Şubat, 2023

 


 

 

CANGILLI SÖZLERİN SOSYOLOJİSİ

Zygmunt Bauman, modernliğin sosyolojisini hakkıyla yapan bir hakiki mütefekkirdir. Tahkiki: Almanların Yahudi ve Çingenelere uyguladığı soykırımın modernliğin tabii bir sonucu olduğudur. Kendisi de Yahudi olması münasebetiyle soykırımı her yönüyle ayn-el yakin yaşamıştır. Soykırımla beraber, modern uygarlığın kendisini tamamladığını söylemesi, rahatlatıcı bir husus değildir. Batının bir tür vicdanı olan cins kafalar dahi, değişimin insan ve tarih dışı anlaşılması temayülünü sürdürmektedir. Değiştiren insanların, değiştirme iştiyakını kamçılayan ahlakî süreklilikler yok olmadığı müddetçe modern uygarlığın mümessillerinin vahşeti rasyonelleştirme teknikleri de kılık değiştirerek yoluna devam edecektir.

Modernliği biricikleştiren müesseseler kucağında hiçbir ferdin, hiçbir toplumun başka bir kader arayışına kalkışması muhâldir. Mecburi istikamet oku, arazinin meyline göre kıvrılmakta ama değişmemektedir. Bauman’a göre, düzenleyen iktidarın da, düzenlenmiş varlıkların da zihninde “bahçe toplum” ve “bahçıvan devlet” ideali varılması gereken tek hedeftir. Bizzat kendisi düzenlenmiş bir aygıt gibi işleyen insanların, dünyaya nizam verme gayreti, sahte bir hareket hissi uyandırmaktadır. Sahte hareket hissi, epistemolojik şebeke sistemi ile ilerleme suretinde takdim edilmektedir. Koşu bandında formunu tutmak için yürüyen yahut koşan insanların haritada yeri olan ülkeleri varsa da, sistemin arz ettiği nizamname haricinde ilkeleri yoktur. Bauman; Hitler’den kaçar, Rusya’ya iltica eder. Komünist partide çok ileri noktalara gelmesine rağmen, Stalin’in bahçıvan mabeyninde toplum ve devlet tasarımladığı Rusya’da da barınamaz.

Modern, şimdi olanı değil, şimdi zımnında tekmil zamanı temsil iddiasındadır. “Bahçe toplum” ve “bahçıvan devlet” uygulamaları, doğrudan doğruya modernliğin tarihiyle irtibatlıdır.  Üstün ırk ideali, modernliğin yegâne hedefi olmak zorundadır; çünkü zaman bilinci modern iktidar tarafından istimlâk edilmiştir. Biteviye düzenlenmesi gereken bir dünyada bozuk olduğuna karar verilen unsurların varlığı gereklidir;  bozuk olanlar, Avrupa dışındaki ülkeler ve ırklardır. Bunlar bir tür, bahçeye yakışmayan hudayinabitlerdir; ayıklanmaları gerekir. Nazilerin/Hitler’in karşısında o an Yahudiler vardı; ama gerçekte hedef Yahudiler değil, batıya uymayan herkestir.

On yedinci yüzyıldan itibaren tabii olan hiçbir şeye tahammül edemeyen Avrupa, bahçelerinde cangıla müsaade etmediği gibi, diktikleri ağaçları da budayarak şekillendirme yoluna girmiştir. İnsanları da bahçe gibi düzenlemeye geçişin kökünde bahçe mimarisindeki ihtilâl yatmaktadır. Verimi artırmak gayesiyle, bahçe mimarisinin kesiştiği nokta, estetiğin hayatın dışında konuşlandırılması olmuştur. Bahçe mimarisindeki büyük dönüşüm,  Sanayi İhtilâli ve Fransız İhtilâli’nin öncesindedir ve estetiğin insansızlaştırılmasıdır. Aydınlanma çağı düşünce ve hayal dünyası hitabeleştirildikten sonra, Avrupa’da bahçeler, makasla kesilip biçilen bitki ve bahçelerin mekânı olmuştur. On yedinci yüzyıl İngiliz edebiyatı tabiat düşmanı metinlerle doludur. Modern uygarlık kadar bütünüyle mekanik bir aygıt gibi işleyen ve bürün şubeleri birbirine uyumlu başka bir uygarlık yoktur. İnsansızlaştırma esaslı bir uygulama olduğu için gerçekte uygarlık sayılması mümkün değildir; uygarlık olarak tesmiye edilmesi galat-ı meşhurdur.

Bauman’ın bir modernlik eleştirisi olarak geliştirdiği “bahçe toplum” ve “bahçıvan devlet” kavramları, analitik amaçlıdır. Avrupa Birliği'nin dış ilişkiler ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell ise, operasyonel düşünmekte ve Avrupa’yı “soykırım”a çağırmaktadır. Sosyalist de takılan bir siyasetçi olan Borell’e göre: Avrupa bahçedir, ötekiler cangıl… Borell, Sosyalistliğin yerlisi ile yabancısının kesiştiği noktadadır ve Bauman’ı okumuş olabilir. Her ikisi de aynı teşbih ve mukayeseleri yapması,  Avrupa kültürünün sonucudur. Baumann eleştirir, Borell ise Avrupa Birliği azasına güncellenmiş bir ilmihal sunar. Çünkü soykırımın tarihi, Avrupa’nın Avrupa oluşunun tarihidir. Bu tarihin şeceresi çıkarılsa Kabil’e kadar uzanır. Kabil/insan, işlediği günahı toprağa/tarihe gömmek maharetine sahiptir. Soyunu kırmaya azmettiğini toprağa gömmekle, cangıl olarak gözüken kelimeleri tarihe gömmenin hiçbir farkı yoktur. Sosyolojinin modernlik üzerine eleştirileri çok parlak metinlerle dolu; ama cangıllardan ayıklanmış bir tarih inşasının üzerine kurulduğu varsayılan bir toplumun “tamirci sandığı”dır.

Modern toplum oluşturmak; bir türlü ulaşılamayacak olan “şimdiki zaman”a, bir türlü ulaşılamayacak olan modern toplumu inşa etme stratejisidir.  Tamirci sandığıyla ülkelere salınan misyon sahibi beyinler, geçmişi etkisiz hale getirmek için uygun adım bir hareketlilik içindedirler. Bunlar, “Dün o vardı, bugün bu var” yatıklığıyla “Homo-perotim” denilebilecek bir türdürler. “Homo-sapiens” bu uzmanlar ordusunun adeta hammaddesidir. İnsanı düzenin herhangi bir âleti gibi görürler. Âlet olmaya uygun görülmeyenleri, cangıllar listesine eklerler. Tekmil epistemolojik kurumlar bunların mağarasıdır. Beyinlerine formatlanmış toplum modelinin gerektirdiği kelimelerin dışında kalan bütün kelimeler itinayla tarihe gömülür. Gömülen her şeyin ölmediği gibi, unutulacağına dair bir senetlerinin de olmadığını yine tarihten biliyorlar. Bu yüzden centilmenler meclisinde Borell gibi poz kestikleri anda ağızlarından kan püskürüyor; vampir dişler ansızın ışıldıyor. Şık giyiniyorlar, söylem konusunda uzmanlar; cangıllarından arındırılmış birinci sınıf kereste gibi gözüküyorlar ve bu yönleriyle de aldatma konusunda eşleri emsalleri yok. Tasvir ettiğimiz insan çeşidi, yeni değildir; modern uygarlık, bu kadim tiplere örgütlenme kolaylığı ve teknik imkan açmıştır. En azından iki yüz yıldır, bütün kurumlar vasıtasıyla “cangıllı insanoğlu” bunları dinlemekte, okumakta, seyretmekte ve imrenmektedir.

Cangıl dedikleri, “kusur”dur diyelim. Kusur, tabiatın mütemmimidir; cennetten maada kusursuz gezegen düşünülemez. İnsan da cangıllı bir varlıktır, cangıllılık onun dünya halidir. Cangıllı olmayan bahçe, tabiattan çalınmış bir alandır; frengistan bahçeleri ve onlardan döl kapmış kentlerin parkları böyle yerlerdir. Islah namıyla yürütülen bu nizam verme operasyonları yüzünden tabiat can çekişmededir; sathî çevreciliğin zemininde bu kirli bakış yatmaktadır. İnsanın “cangıllı” olması, modern uygarlığın kendine uygun gördüğü insanları seçmenin, uygun görmediklerini yok etmenin bahanesidir. “Budama” ise, müesses nizamın kurumlarının biricik işlevidir. Benzer faaliyetlerin mecmuu, dil üzerinde gerçekleştirilmekte; “sözün iki ucu” ışkın sürmesin için biteviye budanmaktadır.

Zaman nazariyat dışıdır, yol da bitimsizdir; sözün tükendiği bir yer yoktur. Cangıl sayılan sözleri hayatla yeniden buluşturmak mümkünümüzdür. Elbette ve ısrarla bozmadan, kirletmeden, çürütmeden çatmak gerek; “güzel” hakikati aramanın biricik yolu ve yürünecek tek hedeftir. Cangıl ilan edilen toplumların her birinin cangıl değil, insanlardan mürekkep olduğunu söylemeli ve hatırlatmalı. Söylemek ve hatırlatmak için de cangıl mabeyninde gösterilen kelimelerle tarih, insan ve tabiat her dem yeniden okunmalara daima açıktır.

“Değerli hazinenin kilidi çok olur;

İçindekilerin kıymeti de bundan anlaşılır.”