25 Temmuz 2023 Salı


ZOM YAHUT ZOOM 
"Zom olmak"" diye bir deyim var. Aşırı sarhoşluk hâli için söylenir.
"ZOOM" olayı da böyle bir şey; zoom oldular.
Konu sadece CHP ile ilgili değil ve ben de siyasetle ilgili bir adam değilim. Seçim olur, kendi doğrularıma uygun olana, yüzümü yarım dönerim o kadar. Sırf, tuttukları partinin neferi olmadığım için de tavrım hiçbirinin hoşuna gitmez ve karakterleri aynı olan iktidarcılar ve muhalefetçiler aynı ağızla bühtanda bulunurlar. Hep böyle oldu.
Zoom olayı, bence memleketteki siyasetçi kalitesini gösteriyor. İktidar partisinin siyasetçileri de bu halkı temsil edecek kıratta değiller. Bunları yücelten ayak takımı, eski akademisyen çeşidi okur yazar ayak takımı vs. kalitesizliği meşrulaştırıyor. Neden isim zikretmediğimi soranlar var. Yazdıklarıma geriye doğru bakarlarsa isim isim eleştirilerimi görmüş olmalıydılar. Zikrettiğim de oldu ve mahkemeye verilmekle tehdit edildim. Vermezseniz namertsiniz dedim ve çekildim.
Bir hastane olayı yaşanmıştı. Yüreğimi koydum. Sonra dönüp baktım ki, güya şehir adına hoplayıp sıçrayanlar, sayın siyasetçi ile ve hempası bürokratlarla kol kola geziyor.
Eleştirdiğim vasatı siyasetçi yapan ve dokunulmaz yapan kuvvet işte bu sivil kalitesizliktir. Yiyin pastırmalı madımağı, bir de Sivas Halayı çekin sizden yiğidosu olmaz. Hele bir de bakan beyle, vali beyle filan resim çektirirseniz, değmen gitsin.
En yakınımda, dost gibi gözükenler bile ilk kavşakta sattılar ve kulaklarının üzerine yattılar. Neler yaşandığını samimiyetine inandığım dört, hadi olmadı bir adam sorsa da vesika ve resimlerle anlatsam. Yok. Yokoğlu, yok. Benim hatıram ve ötede sual olunursa vesikam olarak kalacaklar. 

23 Temmuz 2023 Pazar


BİR GÜZEL ADAM
Bakmayın bugün Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı köşküne bizlerin tanıdığı ve pekçoğumuzun yollarının
“dava” münasebetiyle kesiştiği insanların çağrıldığına…
Bir zamanlar çok küçük işler için bile başkentte kendimize bir dayanak, bir tanıdık arardık.
Anadolu insanının hastası olursu, iş derdi olurdu, okul derdi olurdu, yurt derdi olurdu… Belli adreslere
uğrar kendimizi tanıtır ve yardım talep ederdik.
O zamanlar emin olun bizim insanımız daha samimi, daha dost, daha fedakârdı.
Gidilen adreslerden biri de Mavera Dergisi’nin çıktığı Akabe Yayınları’nın Kızılay Bayındır Sokak, zemin
kattaki yeriydi. Sonra yine aynı mahalde galiba üçüncü kata taşınmışlardı…
Yedi Güzel Adam’ın bendeniz beşini orada tanımıştım. Nazif Gürdoğan pek gelmezdi, Nuri Pakdil hiç
gelmezdi. Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alâeddin Özdenören ve Rasim Özdenören
neredeyse mesai saatlerinden sonra Mavera’ya damlarlardı. Erdem Ağabey merhum hep orada idi,
hem daha ziyade yakınlık kurmuş, yaşımız otuzu aştıktan sonra da dost olmuştuk. Rasim Özdenören
hariç, dört güzel adam Rahmet-i Rahman’a emanettir…
Aynı dönemin gençleri olduğumuz için ve aynı tastan su içmişliğimiz olduğu için hatırşinas dostum
Kadir Pürlü arayıp “Rasim Abi burada deyince!” üniversitedeki işleri aksatmak pahasına gittim. Dost
da değil, kardeş gibi kucaklaştık. Böyle bir de ahir demlerinde Erdem Ağabey ile kucaklaşmıştık Sivas’a
geldiğinde… Erdem Ağabeye milletvekili olduğu zaman da telefonu açıp herşeyi söyleyebiliyordum,
ondan öncede. Kaşları eğilmez alınları kırışmazdı.
Rasim Ağabey’i yıllar önce aramış, kendinde olduğunu tahmin ettiğim bir kitabın fotokopisini
istemiştim; birkaç gün sonra geldi, hala kitaplığımdadır.
Biriyle ilgili bir şey anlatınca pekçok şey aklıma geliyor, sadece rahmet diliyorum. Akif İnan, Cahit
Zarifoğlu, Alaaddin Özdenören de aynı dostluğu gösteren insanlardı ve sanatkârlıkları ayrı bir
konudur; bence onları güzel yapan işte bu: İnsanlıklarıydı…
Anadolu İnsanının dedim ve “Dava” dedim…
Şimdilerde Anadolu İnsanı denilince aklıma çok da sevimli bir tip gelmiyor. Şimdilerde davası olan
adam da yok gibi ama söyleyeyim bizim davamız gerçekten haktı ve insanlık davasıydı. Rasim
Ağabey’in orada sekreter oluşundan sonra giremediğimiz yerlerden biri olan DPT’ye girmeye başladık.
Olağanüstü birşeydi bu bizim nesil için. “Hadi bir Rasim ağabey’e uğrayalım!” demenin keyfini
bugünkü nesillerin anlaması çok zor. Toplantıda olurdu, sekreter hanım hepimizi Rasim Ağabey’in
geniş masalı odasına alırdı. Emin olun şu anda çok üst düzey bürokrat olan, milletvekili, bakan olan o
zamanın dava sahibi gençleri o masada çay içmiştir.
Herkesin ayrı bir derdi olurdu ve Rasim Ağabey sabırla tek tek dinlerdi ve nezaketle yolcu ederdi. Çok
tatlı ve derin sohbetlere dalardık... İlgilenirdi, arardı sorardı, telefon ederdi, not yazıp gönderirdi ama
kimseyi asla geri çevirmezdi…
Güzel bence böyle olunur. Şimdilerle mukayeseye kalksam, birileri aaa bizi kastetmiş diyebilir ama
kusura bakmayın böyle ciğerli ve değerli “güzellerimiz” ya yok, ya da hissedilmeyecek kadar az. İsim
saymayacağım o günün genci olan çok değerli parlamenterler, bakan vs. bir müşkili olur da bize iş
çıkarır diye arka sokaklarda yürüyor, telefonlarımıza dahi çıkmıyorlar. Kendisini tanımayan ve dara
düşmüş insanlara nasıl davranırlar, siz hesap edin.
Dedim ki:

─ Abi, üniversitede işim var, buradan acilen oraya gideceğim… Sonra uygun olursanız, burası
müslüman mahallesidir ve hin-i hacette gücümüzün yeteceği her şey emrinizdedir, hanemiz
hanenizdir…
Dedi ki:
─ Sadece hin-i hacette değil, her hâl-ü kârda değil mi?
─ Evet, her hâl-u kârda…
Dedim…
Güzel değil mi?
Bekledim ama görüşemedik sonra, çünkü fark ettim hem sağlığı fazla harekete imkân vermiyordu,
hem de aynı gün Sivas’tan ayrılmışlar.
Allah ömrünüzü uzun ve bereketli kılsın Rasim ağabey… 

19 Temmuz 2023 Çarşamba

RİCAL VE HALK
"Büyük bildiğini, küçük gördüğünü yapar." derler...
Bu yüzden devlet büyüklerinin, liderlerin, cemaat önderlerinin davranışları halkı derinden etkiler.
Üslup, davranış, giyim kuşam, jest ve mimik hattâ...
Ekser ahali ricalin davranışını nefsine hüccet kılmaya meyillidir.
Rical, kendi şahsi ahvalini meşrulaştırmak yerine, güzel ahlakın her cüzünü samimiyetle tatbik etmelidir.
Afakî olanla, enfüsî olan arasındaki bağ tek yönlü değil; çift yönlüdür, kesinlikle öyledir. Daha sarih söylersek: Kalp ile göz birbirini besler; gözden kalbe, kalpten göze yol vardır...
Gâhî rical kalp, ahali gözdür; gâhî ahali kalp, rical gözdür.

8 Temmuz 2023 Cumartesi

HALLAĞA ERÜĞÜ

"Halil Ağa Eriği" aslında bir marka...

Alünasyona uğramış olanlar belki dudak büker ve çocukluk tadı derler ama inanın hâlâ tertemiz bir lezzet. Benim neslimin mahalli ağızla Hallağa Erüğü deyince dişlerinin kamaştığını tahmin ediyorum.

Eriklerin kralı, tatlıya yakın mayhoş bir erik, Napolyon Kiraz'dan biraz daha iri, bölmeye hacet olmadan atıyorsunuz ağzınıza... Dişle damakla nizalaşmadan kendini bırakıyor, geriye bir ufacık çekirdek kalıyor.

Aha bu mevsimde gözlerim arar, denk düşerse araba kullanırken bile gözüme çalsa derhal park eder ve gider alırım.

Bu kez komşudan hediye geldi, kim bilir şehrin dışında henüz varlığını sürdüren hangi garip ağaçtan.

Yerli ve soylu bir meyve, belki de nesli tükenmek üzeredir.

Bir kenara birkaç çekirdek ayırayım, belki dikmek kısmet olur.

7 Temmuz 2023 Cuma

VEKÂLETEN ÖZGÜRLÜK
Hannah Arendt,"Yetişkinlerin otoritesinden kurtulmakla çocuk özgürleştirilmiş olmaz, çok daha ürkütücü çoğunluğun zalimliğine, maruz bırakılmış olur!" demiş...
Bunu hayatının kısm-ı azamı üniversitede geçmiş biri olarak, iyi bilenlerden biri sayılırım...
Elinin önünü arkasını bilmeyen ama kalıbı büyük adam gibi gösteren çocukların özgürlüğün ne işe yarayacağını öğrenebileceği tek yer aile ortamıdır. "Özgürlük Eğitimi" verilmediğinde, çok fazla eğitim zayiatı veriyoruz.
Baştan ayağa ve güya rasyonelleştirilen dünyada kendini tüketen insana, aklını kullanmaması gereken bir özgürlükler pazarı kurulmuştur... Aklını kullanmasına gerek yoktur, çünkü eldeki seçenekler zaten hür aklın ürettikleridir, ayrıca zahmete gerek yoktur.
Tepe tepe kullananın, aslında tepile tepile kullanıldığını anlamak; mevcut dünyada sorumluluk sahibi insan olmanın ön şartıdır...
Bu noktada roller değişiyor...
Pazarın sunduğu özgürlük mallarını fiyakalı bir biçimde kullanan epistemik, siyasi, iktisadi seçkinler, mevcut dünya sisteminin garantörleridir... Çünkü sorumluluk taşımazlar, riske girmezler, birbirlerinin pisliğini örterek yaşarlar...
Çoğunluk zalim midir?
Evet...
Ama zalimlikleri vekâletendir.
Çoğunluğa vekâleten “özgürlük üretenler”in zalimlikte vekilidir çoğunluk…

4 Temmuz 2023 Salı

YETİM HAKKI YEMENİN KÜLTÜREL MEŞRUİYETİ
"İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2022 bütçesinde Sosyal Konutlar için 12 milyon, kentsel dönüşüm için ise 492 milyon lira ayırılmış. Reklam, tanıtım, organizasyon bütçesi ise 849 milyon lira." imiş. Resmî açıklama...
Reklam vs. rakamını tek kelimeyle iğrenç buluyorum. Bütün belediyelerde bu kalemin aslında birilerini nemalandırma üç kağıtçılığı olduğu malumdur.
Bu hal, İstanbul ile ve CHP belediyeleriyle sınırlı değildir...
Bence meşru yolsuzluk bu işler ve çoğu "kültür faaliyeti" adı altında yapılıyor.
Kültür kadar başınıza taş düşsün...
Bir de işin valilik boyutu var. Vilayet makamları da bu işlere maalesef açık.
Seçilmiş, atanmış her kim iseniz. Size devletin ayırdığı bütçeyi, dar gelirli bir hane reisinin aile bütçesini harcadığı gibi harcamıyorsanız, büyük vebal altındasınız. Tüyü bitmedik yetim hakkı yemenin, başka bir tarifi ve ifadesi yoktur.

11 Nisan 2023 Salı

ŞEHR-İ RAMAZAN’IN ÜÇ SESİ

Ramazan girmeden kıldığımız Cuma namazında istisnasız “Şehr-i Ramazanı haber veren bir hutbe okunurdu. Hutbede, “Şehr-i Ramazan” ile başlayan ayet hatırlatılır, meali verilirdi. “Şehr”in ay anlamına geldiğini bir zaman sonra öğrendim ama aynı zamanda “şehir” kelimesiyle eş sesli oluşu, kalbime bir hoşluk verirdi. Şehr Arapça, Şehir Farsça ama olsun “i” harfinin düşmesiyle ikisi cem olmaktadır.

Ramazan’da insan daha merhametli, şehir daha medeni olur. Sivas, her anlamıyla tam bir Ramazan şehridir. Şehrin, Ramazan ayına mahsus sesleri oluşu, her yönüyle kişilik ibraz eder.

I.

YÂ HANNÂN İLAHİSİ

Yâ Hannân İlahisi, Şehr-i Ramazanı tek ahenkte birleştiren bir mûsikî şaheseridir. Itrî'nin eser­leri, Yahya Kemal'in gözünde roman yazmamış bir milletin; "Ya Hannân" ilâhisi de benim gözümde Sivas’ın hülâsasıdır. Itri’nin eserlerinde mavi Tuna, gür Fırat, birinde ise torak rengindeki tevazusuyla Kızılırmak akmakdadır.

 

Çocuktan Al haberi!

Bu ilâhiyle ne za­man dolduğunu kulak­larımın, senesi senesine hatırlıyorum. Beş yaşında­yız, be­nim yaşımda (yirmi ikisinde rahmetli olan) amcam ile beraber, dedemin ağzına bakıp "Sübhâneke"yi öğrenmeye çalışıyoruz; Ramazan ayı ve te­râvîh namazı sonraları da, "ocak başı" sohbetlerinin ku­cağındayız... Sübhâneke'yi çabuk öğ­rendik; dedem tecvidiyle öğret­meye çalışıyor, ev halkı da bizim ağzımızın aldığı şekillere, çatlattığı­mız "ayın"lara gülü­yordu. Sübhâneke'den sonra ilk öğrendiğimiz şey, "Ya Hannân..." ilâhisiydi. Köyün ilâhicisi ve en iyi türkü söyleyeni dedem, Ali Ekber Çiçek'ten daha gür değil ama daha yumuşak sesiyle erinmiyor, üşenmiyor bize "Ya Hannân"ı talim ettiri­yordu. Ramazan yarılanmadan "Ya Hannân" mektebinden icazetimizi almıştık; bir gün bizi teravih namazına götür­düğünde, uyku mah­murluğu içinde ilk koral icramızı sergilemiştik…

İlkokula başlamamızla beraber, yaz ayları hâriç tastamam şehre taşındık. Şehirde de aynı ilâhi okunuyordu; hem daha gümrah... Bir şehre ta­şınmak ayrı, şehirli olmak daha ayrı… O yıllarda pek tabii, koca bir köye benzeyen, şimdi hiçbir şeye benzetemediğim Sivas'a beni hepten ısındıran, "Yâ Hannân" ilâhisinin yumuşacık soluğu olmuş­tur. Ulu Cami’nin bütün taş hücrelerini dolduran kıraat us­tası imamları Bekir ve Nevzat hocaların şefli­ğiyle, cemaat yek-avaz "Yâ Hannân"a başla­yınca, heybetli taş bina saat sarkacı gibi salınıp, ilâhi bittiğinde şakü­lüne oturuyordu. Şehrin ahşap asilleri Çatalpınar, Örtmelipınar, Hocaimam, Vişneli (şimdi yıkılmıştır) gibi cami­lere gelince: Genellikle girişte sağ tarafta, parmak­çalıkla ayrılmış müezzin mahfilinde bariton sesli, pehlivan duruşlu beş-altı kişi icraya yetiyordu. Cemaatin kalanı vokalist gibiydi. Yerleri felek­ten rezervasyonlu, yerlerine kimsenin oturmaya ce­saret edemediği bu er kişi­lerin mahfilini, diline yaban arıları üşüşen bugünün nesli doldu­rabiliyor mu? Emin değilim, umutsuz da değilim.

"Yâ Hannân"a öyle bir kıymet atfetmişim ki, Anadolu'nun her yerinde, İstanbul'da, Rumeli’de Ramazan’ın iftar gibi, sahur gibi vazgeçilmez bir mütemmimi olmalıydı...

Öyle değilmiş!

 

Cahillere Kalan İstanbul

Seksenli yıllar... Bir müddet İstanbul'da, hem de Ramazan ayında ikâmete mecburum. Niye Süleymaniye değil de, Sultanahmet hatırlamıyorum, galiba mihmandarlarımın kavliyleydi. Teravih nama­zına dur­duk, müthiş kalabalık, taşralı fasâhâtiyle deyim ki anlayın, Ulu Cami'den bile... Teravih ile vitrin arasındaki molayı bekliyorum; güya "Yâ Hannân" söyle­yeceğiz ve soluklanacağız...

Nihayet o an geldi. İmam selâm verir vermez, ciğer­gâ­hımın azamî istiabıyla "Yâ Hannaaan, Yâ Mennaaan, Yâ zel'cudi ve'l ihsâ..." dedim, "ihsân"ın "nunu"nu söyleyemedim... Millet aval aval bana bakıyordu: bu cûş ü hurûşa gelmiş, bunaltıcı sıcakta siyah kruvaze ceket gi­yinmiş bu meczup da neyin nesiydi... Yanımdakiler kikirdedi, benimse suratım kiril hurû­fâtı gibi birbirine karıştı. Kızgınlığım­dan nâdân cemaate uyma­dım; arka arkaya üç kez söyledikleri Sâlât-ı Ümmîye'ye ses katmaya­rak intikam aldım.

Bu cahil İstanbullular(!) da güzelden hiç anlamıyorlardı.

 

Lâ-edri Bir Eser

"Yâ Hannân" ilâhisi; mûsikî, makam, usûl açısından üstat bir bestekârın işi gibi gözüküyor. Tekbir-i Şerif ve Salât-ı Ümmîye'den sonra en hazzettiğim dinî eser… Hükmü, vasatın kıymet biçemeyeceği bir sahada en iyi bilenler vermelidir, ama zevkler hakkında hüküm biçilmez. Biz, Sivas halkı olarak çok sevmişiz, bilmem kaç yüzyıldır o ilâhi ile beraber yaşıyoruz. Bu ittifak da önemli bir ölçü değil midir?

Kulağımı temiz seslere teşne kılan dedeme, muhacir har­manı köyümüze bu ilâhinin nasıl geldiğini soramadım. Meydan Camii eski imamlarından Kara Hafız Efendi ya da dedemin de hocası -ve amcaoğlu- Adil Efendi, müthiş hafıza­la­rıyla derhâl köye nakletmişlerdi. Allah hepsine gani gani rahmet ey­lesin! Tıpkı güz ayla­rında halayların ustası Karaman Usta’yı günlerce köyde alı­koyarak tekmil halayları coşkulu bir şekilde öğ­rendikleri gibi,"Ya Hannân"a da derhal ses ve nefeslerini katmıştılar. Onlar, yeni menzilleriyle şahsiyetlerini mezcedip harbin ve muhaceretin yıkıntılarından ocak çatmayı becerdiler; ruhları şad olsun.

Bir ilâhinin bile tek başına, bir şehri yılda bir ay boyunca me­denileşmeye çağıran bir lütuf olduğuna/olabileceğine inanıyorum. Peki, bu lütuf kimden? Öyle zannediyorum ki mûsıkîye yakın du­ruşlu Şemseddin Sivasî ya da Abdülmecid Sivasî’nin şehrimize hediyeleridir. Bestekârın,  tekkenin zâkir başı olması tahmin edilebilir. Bestekârlarımızın (Zekai Dede hariç) on beşinci yüzyıldan sonra çok fazla şuğul bestelemedikleri göz önünde bulundurulduğunda, tahminime hak veri­lebi­lir. 

Lâ-edrî bir eserin zamanda derin izler bırakması, kültür ıstılahlarının nasıl oluştuğunu bildiren canlı bir örnektir.

 

Tek Cümleye Sığan Kutlu Haberler

İlk bakışta bütün şuğul ilâhiler gibi, mûsikî ve mana inceliğini ele vermeyen "Yâ Hannân" ilâhisi, unsurları birbirine mükemmel bağlanmış tek bir cüm­leden ibarettir.

Yâ Hannân, Yâ Mennân,

Yâ Ze'l-cudi ve'l-ihsân;

Sebbit kulûbenâ ale'l-îmân

Nercû afveke ve'l-ğufran

 

Merhaba Merhaba, şehr-i Ramazân Merhaba

Merhaba Merhaba, şehr-i Siyam Merhaba

 

Evvel Hû, Âhir Hû

Zâhir Hû, Bâtın Hû

Kul Yâ  Hû, Yâ Hû

Yâ Men Hû: Hak!

 

Lâ ilâhe illâllah, Muhammed'ür Resûlullah

Ve İlâhün, Vâhidün, Ehadün, Samedâ!

 

Esmâ-i Hüsna’dan olan isimlerin tamamı ilâhideki sırayla ar­dı ardına getirildiğinde cümlenin öznesi ortaya çıkıyor; "Hakk Öznesi" ta­nım­lanmış oluyor. "Sebbit kulûbenâ ale'l-iman/Nercû afveke ve'l ğuf­ran" söz­leriyle de Hakk'tan af ve mağfiret dileniyor (Mukallibü'l kulûb, Musarrif'ül-kulûb: Kalpleri hâlden hâle çeviren, anlamında ve bir Buhârî rivâye­tince Esma’dandır). Şuğul ilâhilerin ortak vasfı, Esmâ-i Hüsna’nın ve dinî ıstılahların güfte içerisinde mühim konumlarıdır. Şuğul bestelerin maksadı, mûsîkinin telkin gücünden istifadeyle, dinin özünü anlamayı kolaylaştırmaktır.

Kelime kelime ve manzum şekilde bir sadeleştirmenin yanlış olacağı düşüncesiyle, hakikatte tek cümlelik ilâhinin mealini şöyle imlaya dökebiliriz:

"Ey kullarına karşı pek müşfik, pek lü­tûf­kâr, kerem ve ihsan sahibi, ey ezelî, ey ebedî, ey tecelligahıyla apa­çık, tecellî-i celâliyle gizlilerin gizlisi, ey Hû Hû diye ça­ğırdığımız Hakk!

Kalplerimizi iman üzre sabit kıl, ümidimiz senin af ve mağfiretindir. Lâilâhe illâllah Muhammed'ür Resûlullah. Tanrımızsın, teksin, benzer­sizsin. Kulların sana muhtaç, sen kimseye muhtaç değilsin.”

Bestekâr, insan (tecelligâh) ile Allah'ın tecellisinin kavuştuğu berzaha Ramazan'ı yerleştirmiştir. Oruç ayının mümin kişiye gün gün irtifa kazandıran bir af ve mağfiret merdiveni olduğunu ve o münasebetle yalvarıldığını Allah'a işittirmek istercesine: "Oruç günlerin­de­yiz, o günleri selâmlıyoruz.” sadedinde "Merhaba"ları peşi peşine sıralamıştır. İlâhinin ilk bö­lümünde "havf ve recâ'" tü­ten bir tonda Hakk'ı anıp, af ve mağfiret dilenir; Ramazanı se­lâmlama bölümünde ise zannedersiniz ki, coşkun dereler çağlamaktadır. Ramazan'ın on beşinden sonra, "Merhaba”lar, yerini "Elveda"ya bıra­kır; ilâhinin "tarz-ı reviş"i ya­vaşlar, son teravihle beraber Hazreti Ramazan, bir ay boyunca terbiye et­meye ça­lıştığı şehirden ayrılır:

Elveda elveda, şehr-i Ramazan elveda;

Elveda elveda şehr-i siyam elveda!

 

Akıbeti Hayrolsun

İlahi, Selahaddin E. Işıksal tarafından no­talandırılmış; denetimden geçmiş ve 16150 numarayla TRT Klasik Türk Müziği dairesinin arşivinde yerini almış. O günlerde sa­dece bir kişi aramış ve böyle bir şaheserin derlenerek kayda geçmesine vesile olduğu için Selahaddin Bey’i kutlamış ve teşekkür etmiş. İlahi, her Ramazan gümbür gümbür hâlâ söylenmekte, şehre teneffüs imkânı vermektedir.

­­ Bu konuyu ilk yazan bendim; gençtim müthiş bir hız ve coşkuyla yazardım; şimdi yazmazsam olmaz diye düşündüğüm konularda bile yavaş aldırıyorum. Şehrin atanmış kültür baronları bile ilahiyi yıllar sonra keşfetti. Kayıtlı olmasına rağmen, ilahiyi mal bulmuş mağribi gibi yağmaya kalkışanlara, tahrif edenlere rastladıkça da üzülüyorum.

 Yazdıklarını gözden geçirmek her yazara nasip olmaz. Yine de son hali bu okuduğunuzdur demeyeyim, ömrüm oldukça yazdığım her konu benimle beraber hareket eder. Yazıların eski hali ne olacak? Demine göre yazmış bulunduk, hatıra kalsın efendim.

 

II.

SALÂVAT-I SİVASÎ

Salâvat getirmeyi ne zaman öğrendiğimi Müslüman bir hanede gözünü açan herkes gibi ben de hatırlayamam. Her çocuk, dili döner dönmez besmele, hamdele, başta salvele olmak üzere, “Ya Sabır, La-havle, Hasbünallah…” gibi kısa ama hayatımıza yerli yerince eşlik eden terkipleri öğrenir. Taklit ve ezberle başlayan bu süreç tahkik ile sürerse öğrenme terbiyeye dönüşür ve anlam ile eylem yekvücut olur.

İlim bazılarına; ilmihal ise her ferde lazım. Ezbere öğrendiğimiz ve icab-ı hâl ve bazen coşkuyla söylediklerimizin anlamını bilmek de ilmihal gereğidir. Ne yazık ki, çoğumuz bu konuda fazla bilgi sahibi değildik. Gençliğimiz bir “ara dönem”e denk düşmüştü ve olur olmazı sorgulamak o günlerde moda idi. Bugün rahmet-i rahmana kavuşan değerli bir ahbabım, “Peygamberimiz gibi mütevazı bir kişilik, neden kendini övdürsün?” demiş ve samimiyetle  “salât u selam”ı sorgulamıştı. Dilim döndüğünce o konuda bir ayet olduğunu ve o ayete dayanarak nasıl yapılacağına dair hadisler olduğunu hatırlattım. Dostum şaşırmıştı ama sevinmişti de… Ondan daha bilgili biri değildim, birbirimizi düzelte düzelte sözlü kültürümüzde yaşayan dinimizi, nasibimizce kavrayabildik. 

Resulullah’ın adı anıldığında mutlaka salâvat getirilir; elini göğsüne götürenler de olur. Adının anılmasına mahal yok iken de aklımıza düştüğünde, şaşırdığımızda, bir dostla tokalaşırken, bir çiçeği koklarken salâvat getiririz. Ona olan teşekkürümüzü her fırsatta bildirir, her vesileyle onu hatırlamış oluruz. Kitaba dayanan ibadet yahut vecibeler etrafında farklı milletler kendilerine mahsus kültürel unsurlar geliştirirler. Salâvat merkezinde de estetik değer ifade eden davranış, düşünüş, duyuş biçimleri söz konusudur. Salât-ı Ümmiye bu konuda bir zirveyi ifade eder. La-edri, yani bir nevi sanatçısının milletin gönlü olan salâvatlar da vardır. Tekkeler, gündelik hayatın zikir ahengiyle usule kavuştuğu mekânlardır ve bu lâ-edri bestelerin mayalandığı en temel kurumlardır.

Başka şehirlerde de müteradifleri olabilir ama Sivas’ta eskiden düğünler, düğün evine bayrak dikerek başlardı ve bayrak salavatlanırdı. Bayrak dikilirken yek-avaz getirilen salâvat kısa bir gülbank gibidir; yürekleri titretir. Ardından davullar gümbürdemeye başlardı. Bu özel salâvatın yanına itinayla eklenmesi ve unutulmaması gereken teravih namazına başlamadan önce getirilen bir hususî salâvattır. Teravih namazının sünnet oluşuna vurgu yaparak getirilen bu salâvat, şehre mahsus bir ses ve inceliktir. “Ona izzet ile ikram, teravihe kıyam olsun.” söyleyişi, mahallî unsurları da içinde taşımaktadır. Peygamberimize getirilen salât ve selam ile ona hürmette bulunduktan sonra, teravih namazına niyet edilir.

 “Efendimiz Muhammed’e

Salât ile selam olsun;

Ana izzet ile ikram,

Teravihe kıyam olsun.”

Cümlesinden ibaret salâvat, müezzin mahfilinden yüksek sesle ve topluca söylenir; cemaat de iştirak eder. Bir miktar sükût edilir, o esnada imam kıyama durmuştur, cemaatte doğrulur ve saf tutar. Müezzin küçük bir usûl değişikliğiyle “Salât-ı teravihe niyyet!” diye avaz eder ve gümrah bir tekbir ile namaz başlar.

Ben bu özge salâvatı sadece Ramazan münasebetiyle değil, her zaman getiririm. Siz de güne başlarken hamdeleden sonra: “Efendimiz Muhammed’e salât ile selam olsun; Ana izzet ile ikram hayatıma kıyam olsun!” diyebiliriz. Hoşlaştıysanız, Sivaslı olmanız gerekmez; mirî malıdır, özüne sadakat kaydıyla herkes gönlüne yerleştirebilir.

 

III.

EL FİRAK İLAHİSİ

Her doğan güzellik, öncelikle mahalline mahsustur. Muhitinde güzel gözüken, bazen sınırları aşar, kültürleşme yoluyla çok geniş satıhlara ulaşabilir. Sivas halk şiirinin ve türkülerin nabzının gümrah attığı bir vilayettir. Şiirin ve türkülerin batnında taşıdığı hayat tarzından günümüzde eser kalmadıysa da kayıtlı olmaları bir şanstır. İçin için hâlâ dinlenmekte ve nakledilmektedir. Anlamlı olan her mevsim için, her olay için ne ince deyişler, türküler vardır. Neredeyse hayatın her safhasına eşlik eden nağmeler yerini gürültüye bıraktığında, ruhumuzda mahfuz letafet nefsimizin içinde büzülmeye başlar. İnsan her gün türkü üretmez ama dinleye söyleye geçmişin nefesini gelecek nesillere hissettirebilir. Adeta geçmişe yönelik sabıka kaydımızı temizleme imkânı açan rahmet ayı Ramazanın da kapladığı sayılı günle ölçülmesi mümkün olmayan tat, kokusu, rengi ve sesi vardır.

Ramazan ayıyla beraber mahallî lezzetler iftar sofrasında daha bir kıymetlenir. Her şehrin “başyemek”leri vardır; ağzımız açlık kokarken, akşama doğru bu yemeklerin kokusu mutfak pencerelerinden sızar. Duvarlarda asılan imsakiye bile tek başına ayrı bir zaman, ilahî bir iklimin habercisidir. İbadet ise seslerin, sohbetlerin her yerindedir; muaşeret yumuşamış, tevazu yükselmiştir. Teravih namazı ise ayrı bir heyecandır; sokaklar camilere akın eden insanlarla dolar taşar. Çocuklar, çocukluk haylazlığıyla teravih namazına katılırlar ve elbette orada Ramazan’a dem tutan müzikle, yani ilahilerle karşılaşırlar. Hüseynî ve Uşşak makamı Anadolu’nun sesidir; hani nüfusumuzu makamla ifade edecek olsak: Bir yarımız Hüseynî ise, diğer yanımız Uşşak’tır.

İlahi mecmualarına notasıyla girmiştir ve artık Sivas Ramazanı’nın tescilli sesi olan “Ya Hannân” ilahisi, her teravih namazının sonrasında bütün camilerde seslendirilir. Bir de onun kadar sık ve her yerde okunmadığı için unutulmaya yüz tutan bir “El Firak” ilahisi vardır. Bu ilahi, son teravih namazı kılındığında bir uğurlama havasıdır ve coşkuyla ciğerlerden sökün eder. Eskiden çok daha yaygın olan ve bilinen El Firak da Ya Hannân ilahisi gibi la-edridir; güftekârı, bestekârı meçhuldür. Maalesef El Firak ilahisini bilenlerin sayısı azalmış, söylenmez olmuştur.

Ya Hannân, Uşşak; El Firak, Hüseynîdir. Şehir âşıkane bir edayla bir ay Ya Hannân okur; son gece ise on bir ay sürecek firakını yanık bir Hüseynî ile dile getirirdi. El Firak’ın güzelliğini, ülkemin hayatî seslerini hafızasına nakleden kulaklarda bir iz bırakır umuduyla paylaşalım. Dilerim bu izler, yeni bestekârlara ilham verir.

 

Gelin gönderelim şehr-i siyamı,

Acep ol Hazret’e hoşnut vara mı?

Bir dahi ermeye ecel koyar mı?

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Gökten yere iner saf saf melekler,

Durmaz dahi döner çarh-ı felekler,

Bu ayda hep kabul olur dilekler.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Kadir gitti teravih aralandı,

Yedi kat gökler birden karalandı,

Asumanda ciğerler paralandı.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Kılın teravihi tutun orucu,

Yarın mahşer günü olur yardımcı,

Bu ayda ölene gelmez sorucu.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Teravih kılanın tahtı yücedir,

Bunda yoksun ise anda hocadır,

Mübarek geceler işbu gecedir,

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Bezendi huriler mü’minler ister,

İlahî fazlından bize de göster,

Münafıklar bu ay çıktığın ister

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

 

Yöneldi gitmeye ol şehr-i rahmet

Varıp ol Hazret’e etme şikâyet,

Cihanı odlara yaktı bu firkat.

 

El firak el firak ya şehr-i rahmet,

El firak el firak gitti mübarek.

I.





II.

 


 

 III.