Mahalliydi ama olsun! Yazdığımızı yüreğimizle yazıyorduk. Para sadece patronu geçindiriyordu, olsun! Konulu kompozisyon yazmıyorduk.
Sivas’ta çıkan “Hakikat” gazetesinden bahsediyorum; gerçi üç aydı topu topu yazdığım süre; sonra dergilere dönmüştüm. Üç ay boyunca yazdıklarım gazetenin arşivi varsa duruyordur; yoksa yoktur. Beni en çok düşündüren şey, kimse konu vermiyordu ama acayip de güven vardı yanlış yapmayacağımıza dair. En ufak bir müdahale olmazdı.
Taşra deyip geçmeyin, taşranın okuyucusu tehlikelidir; anında gazeteye damlar ve rulo yaptığı altı sayfalık gazeteyi kaldırır yazıhaneye atar, ağzına geleni söyler. Bir çay, birazcık yumuşamayla iş tatlıya bağlanmıştır, gazete mahkemeye hacet bırakmadan icabında kendini bir karelik metinle tekzip eder; entertip çalışmaya, sıcak kurşundan satırlar elden ele giderek sayfa sayfa bağlanmaya devam ederdi. Daktilomu canlı canlı bohçaladım; vazgeçemeyecek derecede bilgisayarla yazmaya alıştım; ama ofset matbaalara alışamadım. Genç bir 56 Chevrolet gibi ışıl ışıl yanan Heidelberg makine ortada yoksa ne anlamı var matbaa denilen yerlere uğramanın. Bizim matbaalarda bir sürü genç çalışırdı ve girdiğimde kendimi fabrikaya girmiş gibi hissederdim. Şimdinin matbaalarda çalışanların benzerleri her evde var neredeyse; indiriyorlar, diziyorlar, yazıyorlar ve bir komutla şakır şakır kâğıda dökebiliyorlar. Hâlâ hayatta olan benim Macintosh Classic bile bir ofset gazete için erbabının elinde şaha kalkmış küheylana döner.
Bir ara Soner Doğan’ın hatırına “Hürdoğan” gazetesinde de yazmıştım. Artık ofset tekniğe geçilmişti ama patron, eski model Heidelberg gibi adamdı, çayı çorbası içiliyordu. Sanki bir ara dönem gibiydi; 2 Temmuz hadisesiyle gazetelerle kökten bağım koptu; şehir de zaten ayrı bir şehir haline geldi. Burada da kafama göre takılıyordum, arşive girenler nasıl titiz çalıştığımızı, o günkü yazılarımızdan anlarlar.
Esas diyeceğim; sayfa sayısının azlığıydı; taşrada çıkanlar dört en fazla altı; büyük gazeteler ise sekiz sayfa çıkardı. Az sayıda ama hâlâ isimlerini unutamadığımız bütün yazarları okuma, bütün havadislere göz gezdirme imkânımız olurdu. Ne olduysa, galiba seksenlerde gazete sayısında ve sayfa adedinde patlama yaşandı. Yirmi otuz sayfa gazete olur mu? Oluyor… İşin yoksa şişir şişir dur. Bazı gazetelerde “şişiricilik” diye bir meslek dahi var olabilir. Forum Sayfası: Dört profesör, iki doçent, bir yardımcı doçent... Sayfa değil, akademik kürsü sanki. Acayip keskin suratlı, ciddi yazılar, kitap özetleri, sempozyum bildirileri v.s. Yorum Sayfası: Gazetesine göre gazetenin yakın durduğu bütün siyasetçiler, partililer, cemaatliler orada, yazarlık heveslerini köreltmiş oluyorlar. Hepsi miting havasında döktürmüş de döktürmüş. Dünya her gün aynı cümlelerle ve yeniden yine yorumlanmış oluyor. Ekonomi sayfası: Bunu geçin genellikle boşuna doldurulmuştur. Durum sayfası: Burada gazetenin zevahirini kurtaran emekçiler var olabilir. Hatta “durum sayfaları”da diyebilirsiniz, mesela üç sayfa. Duruş sayfası… Öyle bir sayfa yok diyorsunuz! Öncekiler sanki vardı… Temaşa ediyorum anlayın! Duruş sayfası olmayabilir ama duruş köşeleri olabilir. Sayın patronlar! Buralara aklınıza gelen “duruşlu” yazarları yerleştiriverin de, hiç olmazsa bir tefekkür standardı olduğu görüntüsü verilsin gazetelerinizin. Görüntü önemli “görünüş geçerliliği” daha önemlidir. Aslında kriz içinde çırpınan büyük gazete patronları(!) beni dinlese gazetelerini kurtarabilirler. Ama gazete onların ek işidir, batarsa batsın; batmazlar, o da ayrı husus. Batarlarsa, bilin ki, gerçek ve dürüst gazetecilik için büyük bir imkân doğabilir. Adam işadamı-müteahhit-inşaatçı-herşeyci bir de gazete çıkarıyor; çalışanlarını da kazma, kürek gibi bir araç gibi değerlendirmesi muhtemeldir! Bilemem, ince işler bu işler. Kızma emekçi kardeşim, vaziyeti anla!
Bizim zamanımızda kâğıt çok pahalıydı ama kıymetliydi. Şimdi öyle gazeteler var ki, o günlerde dört boş gazete geçse elime, ciltletiri bütün sene defter ihtiyacımı karşılardım. Gazetelerin kıymetli olduğu zamanlar olmalı demek ki, arşiv yapmaya heveslenmiştim; sonra manasızlığını anlayınca, konu komşuya dağıttım. Şimdi de öyle, bazen mecburen komşular geri dönmesin diye en kalın gazetelerden iki tane alıyorum; ellerini boş çevirmiyorum. “Bir de üniversite hocası, evinde gazete yokmuş! Yalan anam yalan, var da vermiyorlar!” dedirttirir miyim?
Bir gün imkânım olursa dört sayfalık bir gazete çıkaracağım! Mevcut gazetelerin en ucuzunun dörtte biri fiyatına satacağım, söz veriyorum! Hedef tirajım beş milyon. Bir gazete için lazım olan herşeyi okuyucu bulabilecek. İlkin “Gazete konulu bir kompozisyon yarışması düzenleyeceğim, herkes katılacak. Sabırla herkesle görüşüp, bütün sivil toplumlarının katılımıyla bir nevi “Anayasa” hazırlayacağım. İlk sayı bu Anayasa’yı yayınlayarak yasalarımızı yayınlayacağım.
Benim gazetemde herkes yazabilir ama çıtası yüksektir. O da benim sürprizim çıktığında görürsünüz. Bu yüzden herkes okuyacaktır, katlayıp cebine koyabilecektir, “israf haramdır” iktisadı hakkıyla uygulanacaktır. Şimdi herşeyi anlatmayayım, rakip firmaların gözünün kulağının çok açık olduğunu biliyorum.
Kızmayın patronlar, hevesimi kırmayın! Hep çiftetelli dinlemekten usanmış olabilirsiniz; bu da Abdurrahman Halayı. Teeey, Tey. Bu vallahi halayda var! İnternetten girin seyredin, şimdi onu da anlatmayayım!
4 Eylül 2011 Pazar
Şerefli bir yalama
Bu adam tam bir karamizah sermayesi, muhalefet yapmaya ehil değil! Gaflarından, çarklarından dolayı cezaî muamele niyetine yazı yazan ve kolayca malzeme bulan yazar taifesi ne yaparlar bilmem ama bence ciddiye almalılar…
Muhalefet, çok büyük donanım ister; bir fikre, davranışa “kötü” demek yetmez, “iyi” nedir bilmek gerekir. Karşıta karşı koymak insanı sadece taraftar yapmaya yeter; maçı ise taraftar değil oynayan takım kazanır. “İyi”yi bilmeyen ve tahakkuk için çaba harcamayan bir muhalefet; kötüyü oynadığında bile kazanan iktidarlar için gerçekten lütuftur.
Muhalefet takımının sesi, seçim söyleminde partileri iktidara getiren iradeye “Bana ne, bana ne; beni al onu alma!” şarkısı söylemeyi tercih eden bir ergen gibiydi. Seçimden sonra ise, arzusu yerine getirilmediğinde kızan ve tükürme tepkisi veren çocuklara döndü. Ana muhalefet liderine hakaretamiz tek kelime etmedim; ifademdeki sertlik, iktidardakilerin de muhalefet tabanının neyle istismar edildiğinin farkına varması içindi. Muhalefet liderine söylediklerimin, iktidarı yüceltmek gibi hiçbir amacı yoktur/olamaz; bütün iktidarların muvazzafları zaten ve daima vardır. Muhalefet için çizdiğim portre, ince düşünülmüştü ve resmedilen “tarihî tip” muhalefete ve iktidara devirlerini ve devrelerini aşan bir beşerî harita sunuyordu.
Demokrasiye çekilen kalın ayarlarda, bu beşerî coğrafyanın irrasyonel tortularına dayanan mücadele anlayışı yatmaktadır. Terörün odağıyla alenî işbirliğinin nasıl okunması gerektiği, 28 Şubat işbirlikçilerine bakarak anlaşılabilir. Muhalefetin iktidarın uygulamalarıyla herhangi bir ihtilafı yoktur; sadece “tam cephe mücadele” mantığı vardır; muhalefetin ana lider portresi, yalnızca sadık tabanını cephede tutmak için belirginleştirilmiştir. Ergenekon’un çok miktarda aday gösterebilmesi ve milletvekili seçtirebilmesi, post-modern darbe tekniğiyle liderlik koltuğunun el değiştirmesiyle mümkün olmuştur.
Deniz Baykal’ın Müslüm Gündüz’den farkı yoktur; Baykal’ın Fadime’sinin, rol icabı Fadime gibi olup olmadığı önemli değil, mahiyet aynıdır. “Kimlikli mücadele” sürdürenlerin “kişilikli muhalefet” yapamamalarının tek sebebi, terörle az ya da çok kesişmeleridir. Ergenekon’un ulusalcılık ideolojisi, muayyen bir ulusa (Türklere hele hele hiç) üstünlük kazandırmak değil; cephe mücadelesi sürdürecek nüfus yoğunluğuna sahip etnik ve dinî kesimleri “yüzde altmış dört”ün karşısında tutma taktiğidir. Bu rakam, yüzde elliden daha rahatsız edicidir. Terör örgütüne sahip yahut entegrasyon içinde olamayanların sayımıdır çünkü…
Ergenekon’da yolları kesişen “müsaadeli milletvekilleri”nin solla en ufak geçmişlerinin olmayışı, “Türk solu ile Kürt solu”nun cepheci kimlik zeminini ve kişilik zafiyetini gösterir. Bu cephe mücadelesinde ayrışan bir kesim de “Türk ulusalcı”lardır. Ulusalcı Türk olmaz; bir Türk ulusalcıysa, Türk solu ile Kürt solunun kesiştiği yerdedir. Devlet Bahçeli “kendi ulusalcıları” tarafından tam anlamıyla figüratif bir siyasetçi konumuna düşürülmüştür. “Türk ulusalcı”lar kıblesizdir, hilalsiz bütün kimlikler de hükümsüzdür. Sayın Bahçeli, politikacılığının olgunluk zamanında Türk Milliyetçiliği’nden, “Türklerin Milliyetçiliği”ne adım atmayı düşünme cesaretini göstermelidir. Z. Gökalp: Türklere içeriden bakan biri değil, harice çıkarak modernizme uygun Türk imal etme ideolojisinin markalaşmış ismidir; tarih-dışıdır. Bir Türkün Ergenekon’la bağlantısı, Çinli olmasıdır.
Muhalefetin mücadelesi, muhalefet değildir; muhalefet rolü, meclisteki milletvekili parmağının denetlenebilir ve yönlendirilebilir sayıda olmasının bir sonucudur. İktidarın yaptığı açılımlar yetersiz, hatta göz boyama olarak değerlendirilebilir; muhalefetin ise bildiğimizden ve okuduğumuzdan öte hiçbir açılımı olmamıştır. “Tükürdüklerini yalayacaklar!” ifadesi, hoşuma gitmemişti; ama “Yasalar özgürlükleri genişletecek şekilde yorumlanmalı!” cümlesiyle özetlenecek mutabakat metni, tükürmek yerine tefekkür eden bir muhalefete ihtiyacımız olduğunun göstergesidir. Muhalefet, bizim işimizdir!
Muhalefet, çok büyük donanım ister; bir fikre, davranışa “kötü” demek yetmez, “iyi” nedir bilmek gerekir. Karşıta karşı koymak insanı sadece taraftar yapmaya yeter; maçı ise taraftar değil oynayan takım kazanır. “İyi”yi bilmeyen ve tahakkuk için çaba harcamayan bir muhalefet; kötüyü oynadığında bile kazanan iktidarlar için gerçekten lütuftur.
Muhalefet takımının sesi, seçim söyleminde partileri iktidara getiren iradeye “Bana ne, bana ne; beni al onu alma!” şarkısı söylemeyi tercih eden bir ergen gibiydi. Seçimden sonra ise, arzusu yerine getirilmediğinde kızan ve tükürme tepkisi veren çocuklara döndü. Ana muhalefet liderine hakaretamiz tek kelime etmedim; ifademdeki sertlik, iktidardakilerin de muhalefet tabanının neyle istismar edildiğinin farkına varması içindi. Muhalefet liderine söylediklerimin, iktidarı yüceltmek gibi hiçbir amacı yoktur/olamaz; bütün iktidarların muvazzafları zaten ve daima vardır. Muhalefet için çizdiğim portre, ince düşünülmüştü ve resmedilen “tarihî tip” muhalefete ve iktidara devirlerini ve devrelerini aşan bir beşerî harita sunuyordu.
Demokrasiye çekilen kalın ayarlarda, bu beşerî coğrafyanın irrasyonel tortularına dayanan mücadele anlayışı yatmaktadır. Terörün odağıyla alenî işbirliğinin nasıl okunması gerektiği, 28 Şubat işbirlikçilerine bakarak anlaşılabilir. Muhalefetin iktidarın uygulamalarıyla herhangi bir ihtilafı yoktur; sadece “tam cephe mücadele” mantığı vardır; muhalefetin ana lider portresi, yalnızca sadık tabanını cephede tutmak için belirginleştirilmiştir. Ergenekon’un çok miktarda aday gösterebilmesi ve milletvekili seçtirebilmesi, post-modern darbe tekniğiyle liderlik koltuğunun el değiştirmesiyle mümkün olmuştur.
Deniz Baykal’ın Müslüm Gündüz’den farkı yoktur; Baykal’ın Fadime’sinin, rol icabı Fadime gibi olup olmadığı önemli değil, mahiyet aynıdır. “Kimlikli mücadele” sürdürenlerin “kişilikli muhalefet” yapamamalarının tek sebebi, terörle az ya da çok kesişmeleridir. Ergenekon’un ulusalcılık ideolojisi, muayyen bir ulusa (Türklere hele hele hiç) üstünlük kazandırmak değil; cephe mücadelesi sürdürecek nüfus yoğunluğuna sahip etnik ve dinî kesimleri “yüzde altmış dört”ün karşısında tutma taktiğidir. Bu rakam, yüzde elliden daha rahatsız edicidir. Terör örgütüne sahip yahut entegrasyon içinde olamayanların sayımıdır çünkü…
Ergenekon’da yolları kesişen “müsaadeli milletvekilleri”nin solla en ufak geçmişlerinin olmayışı, “Türk solu ile Kürt solu”nun cepheci kimlik zeminini ve kişilik zafiyetini gösterir. Bu cephe mücadelesinde ayrışan bir kesim de “Türk ulusalcı”lardır. Ulusalcı Türk olmaz; bir Türk ulusalcıysa, Türk solu ile Kürt solunun kesiştiği yerdedir. Devlet Bahçeli “kendi ulusalcıları” tarafından tam anlamıyla figüratif bir siyasetçi konumuna düşürülmüştür. “Türk ulusalcı”lar kıblesizdir, hilalsiz bütün kimlikler de hükümsüzdür. Sayın Bahçeli, politikacılığının olgunluk zamanında Türk Milliyetçiliği’nden, “Türklerin Milliyetçiliği”ne adım atmayı düşünme cesaretini göstermelidir. Z. Gökalp: Türklere içeriden bakan biri değil, harice çıkarak modernizme uygun Türk imal etme ideolojisinin markalaşmış ismidir; tarih-dışıdır. Bir Türkün Ergenekon’la bağlantısı, Çinli olmasıdır.
Muhalefetin mücadelesi, muhalefet değildir; muhalefet rolü, meclisteki milletvekili parmağının denetlenebilir ve yönlendirilebilir sayıda olmasının bir sonucudur. İktidarın yaptığı açılımlar yetersiz, hatta göz boyama olarak değerlendirilebilir; muhalefetin ise bildiğimizden ve okuduğumuzdan öte hiçbir açılımı olmamıştır. “Tükürdüklerini yalayacaklar!” ifadesi, hoşuma gitmemişti; ama “Yasalar özgürlükleri genişletecek şekilde yorumlanmalı!” cümlesiyle özetlenecek mutabakat metni, tükürmek yerine tefekkür eden bir muhalefete ihtiyacımız olduğunun göstergesidir. Muhalefet, bizim işimizdir!
Ferasetsiz komplo tahrimen mekruhtur
Teori kurmak kolay iş değildir; tecrübemle söylüyorum! Bilinen teorileri elden geçireceksiniz; hangi verileri kullanmışlar, zaman dilimi nedir, hangi toplumdan hareket etmişler v.s. gibi pek çok soruya cevap verebilecek donanım ön şarttır.
“Çok bilgiliyim, Allah beni nazardan korusun!” diye kendinizi satabilecek bir piyasa donanımınız da olabilir; yetmez. Teori kuracak adamın sezgi gücü ve bütünü kavrama (telif) özelliği mutlaka olmalıdır; anında tutarlı cevap verebilecek bir “ibn-ül vakt” hassasiyeti de denilebilir. Tatildeyim şimdi çocukları sıkmayayım nazariyat sohbetine dalıp! Komplo teorisi de bir teoridir. Ancak, az çok mektep medrese görmüş ve sonra “medya adamı” olmakta karar kılmışların işidir. Sadece o kadar değil tabii, komplonun dersi yüksek bilim adamlarının kitaplarında da yeri az çok vardır; uçuk değilse bunlara “tahmin” demek daha isabetli olur. Komplo teorisinin de ön şartları olmalıdır; en başta yabancı dilin kuvvetli olmalı, bilgi nasılsa arkasından gelir. Ama yetmez, bilim adamında olması gereken sezgi ve telif kudreti olsa iyi olur ama medya komplocusunda da tek şart fikir namusudur; medyatik dostlar, dedikodular, filmler, Agatha Teyze romanları komplo malzemesine yeter. Bilim alanında teori kurmak, eksik kare yahut kareleri doldurarak bir bütün oluşturmak gibidir; teori soyuttur ama kapsayıcıdır. Yerli sosyal bilimcilerin teoride başarısızlığı; zaman ve toplum farkına lakaytlıklarıdır; mütegallibeden gelmişlerse talihsizdirler, çünkü nüfuz edebilme, hayatla alakalıdır, kitaplar “anlama”ya yetmeyebilir. Gelenek yolculuğu ve bakiye sohbet erbabından istifade etmeleri naçizane tavsiyemdir. Komplo teorisi de aynı yolu izler; komplocunun ciddiyeti kullandığı malzemenin çeşidine ve kalitesine bağlıdır. Ben komplocunun ciddiyet taşıyanını ve hususen “ferasetli bakanı”nı severim; çünkü öğretici olabilir, zamane çocuklarına ufuk açabilir. Aralara, düşünmeye sevk eden derin cümleler, kitap künyeleri, düşünür isimleri serpiştirmek medyatik mahallere rayting üstü yerli çeşni katabilir. Feraset, komploya meşruiyet alanı açan ontolojik bir esastır; altını çizin! Büyük bir gayretle orta tabakalardan kopup gelen bilimcilerde de kütlük ve bazen acayip kompleks vardır. Gömlek cebinde dört çeşit kartvizit, “Yazdım okumadınız mı yahut bir makalemde demiştim ki!?” havası genel görgüsüzlük göstergeleridir. Boya katalogu gibi katlamalı kartvizitler bile gördüm; makalelerin isimleri, yayınlandığı yerler v.s… Aşılabilir, iyidirler hastırlar ama çocuklarımız birazcık kültür yetimidirler. Aynı şartlardan gelip medyada şans yakalayanlar ise pek cindirler. Bulundukları mahalle ister Şişli, ister Üsküdar cemaatleri olsun anında adapte olurlar ve tıfıl hayranlarını parmaklarında fırıl fırıl dolandırırlar. Her yere gire çıka mezhep ve meşrep elastikiyeti de kazanmışlardır; kafalı çocuklardır, hasetlik etmeyelim. Fakat esas üzüntüm “sapı bizden” sayılanların medyaya ahlakî bir boyut hissettirememeleri, dil ve üslup noksanlığıdır; adaptasyon kabiliyeti lazım olabilir, tamam ama akredite olmada bu kadar geniş olmanız gerekmeyebilirdi… Normal yazılarınızda da sıkıntılar hissediliyor, doğru yazılar satırlar arasına yerleştirdiğiniz işaretli parolalı cümlelerin, dış kredi notunuzun artırılmasına müteveccih olduğu fena halde hissediliyor. Komplo teorisi denemeleriniz ise kusura bakmayın çok ilkesiz duruyor. İlkesizliği şu: Hani şu 28 Şubat sürecindeki andıçlar vardı ya… “Bozacının şahidi şıracı olurmuş!” türünden bilgi, resim, ihbar, köfte harcı, kundura biçimi ve hatta kese kâğıdı gibi malzemelerle… Fadimenin umarsızından müslümün tumansızından Millî Komplo Teorisi oluşturuyorlardı… Kusura bakmayın ama sizin tekniğiniz de o çeşit “psikolojik savaş” metotlarına benziyor. Onlar, asla katılmam ama “İşimiz bu!” diyip kendilerine dayanak bulabilirler; sizin ki ne? “Şimdi bana komplocu diyeceksiniz!” numarasıyla başlayıp; filan yerde duyduğunuzdan, falan cafede işittiğinizden, çay içtiğiniz bayanın çantasından kazara düşen nottan, kıytırık holivut filmlerinden, kaçan çoraptan, uçan telekten, kahpe felekten döküp devşirerek kurduğunuz teoriler; komplo teorisi değil, karaları aklama kurnazlığı gibi geliyor. Bütün bunlar da yetmiyor, muhabbet kuşunuzu şahit gösteriyorsunuz. “Muhabbet kuşum kulağıma twitledi!” nasıl bir şey ise, muhabbet kuşunuz bile adam gibi yahu! Bunlar 2011 model komplo abiler, ablalar; daha sıfır kilometre! Gel vatandaş gel! Sabah komploları bunlar çıtır çıtır! İzana gelin; yoksa ne gönül dinlerim, ne hatır! Dininiz vicdanınızı, cüzdanınız da itibarınızı aklamaya yetmez,
“Çok bilgiliyim, Allah beni nazardan korusun!” diye kendinizi satabilecek bir piyasa donanımınız da olabilir; yetmez. Teori kuracak adamın sezgi gücü ve bütünü kavrama (telif) özelliği mutlaka olmalıdır; anında tutarlı cevap verebilecek bir “ibn-ül vakt” hassasiyeti de denilebilir. Tatildeyim şimdi çocukları sıkmayayım nazariyat sohbetine dalıp! Komplo teorisi de bir teoridir. Ancak, az çok mektep medrese görmüş ve sonra “medya adamı” olmakta karar kılmışların işidir. Sadece o kadar değil tabii, komplonun dersi yüksek bilim adamlarının kitaplarında da yeri az çok vardır; uçuk değilse bunlara “tahmin” demek daha isabetli olur. Komplo teorisinin de ön şartları olmalıdır; en başta yabancı dilin kuvvetli olmalı, bilgi nasılsa arkasından gelir. Ama yetmez, bilim adamında olması gereken sezgi ve telif kudreti olsa iyi olur ama medya komplocusunda da tek şart fikir namusudur; medyatik dostlar, dedikodular, filmler, Agatha Teyze romanları komplo malzemesine yeter. Bilim alanında teori kurmak, eksik kare yahut kareleri doldurarak bir bütün oluşturmak gibidir; teori soyuttur ama kapsayıcıdır. Yerli sosyal bilimcilerin teoride başarısızlığı; zaman ve toplum farkına lakaytlıklarıdır; mütegallibeden gelmişlerse talihsizdirler, çünkü nüfuz edebilme, hayatla alakalıdır, kitaplar “anlama”ya yetmeyebilir. Gelenek yolculuğu ve bakiye sohbet erbabından istifade etmeleri naçizane tavsiyemdir. Komplo teorisi de aynı yolu izler; komplocunun ciddiyeti kullandığı malzemenin çeşidine ve kalitesine bağlıdır. Ben komplocunun ciddiyet taşıyanını ve hususen “ferasetli bakanı”nı severim; çünkü öğretici olabilir, zamane çocuklarına ufuk açabilir. Aralara, düşünmeye sevk eden derin cümleler, kitap künyeleri, düşünür isimleri serpiştirmek medyatik mahallere rayting üstü yerli çeşni katabilir. Feraset, komploya meşruiyet alanı açan ontolojik bir esastır; altını çizin! Büyük bir gayretle orta tabakalardan kopup gelen bilimcilerde de kütlük ve bazen acayip kompleks vardır. Gömlek cebinde dört çeşit kartvizit, “Yazdım okumadınız mı yahut bir makalemde demiştim ki!?” havası genel görgüsüzlük göstergeleridir. Boya katalogu gibi katlamalı kartvizitler bile gördüm; makalelerin isimleri, yayınlandığı yerler v.s… Aşılabilir, iyidirler hastırlar ama çocuklarımız birazcık kültür yetimidirler. Aynı şartlardan gelip medyada şans yakalayanlar ise pek cindirler. Bulundukları mahalle ister Şişli, ister Üsküdar cemaatleri olsun anında adapte olurlar ve tıfıl hayranlarını parmaklarında fırıl fırıl dolandırırlar. Her yere gire çıka mezhep ve meşrep elastikiyeti de kazanmışlardır; kafalı çocuklardır, hasetlik etmeyelim. Fakat esas üzüntüm “sapı bizden” sayılanların medyaya ahlakî bir boyut hissettirememeleri, dil ve üslup noksanlığıdır; adaptasyon kabiliyeti lazım olabilir, tamam ama akredite olmada bu kadar geniş olmanız gerekmeyebilirdi… Normal yazılarınızda da sıkıntılar hissediliyor, doğru yazılar satırlar arasına yerleştirdiğiniz işaretli parolalı cümlelerin, dış kredi notunuzun artırılmasına müteveccih olduğu fena halde hissediliyor. Komplo teorisi denemeleriniz ise kusura bakmayın çok ilkesiz duruyor. İlkesizliği şu: Hani şu 28 Şubat sürecindeki andıçlar vardı ya… “Bozacının şahidi şıracı olurmuş!” türünden bilgi, resim, ihbar, köfte harcı, kundura biçimi ve hatta kese kâğıdı gibi malzemelerle… Fadimenin umarsızından müslümün tumansızından Millî Komplo Teorisi oluşturuyorlardı… Kusura bakmayın ama sizin tekniğiniz de o çeşit “psikolojik savaş” metotlarına benziyor. Onlar, asla katılmam ama “İşimiz bu!” diyip kendilerine dayanak bulabilirler; sizin ki ne? “Şimdi bana komplocu diyeceksiniz!” numarasıyla başlayıp; filan yerde duyduğunuzdan, falan cafede işittiğinizden, çay içtiğiniz bayanın çantasından kazara düşen nottan, kıytırık holivut filmlerinden, kaçan çoraptan, uçan telekten, kahpe felekten döküp devşirerek kurduğunuz teoriler; komplo teorisi değil, karaları aklama kurnazlığı gibi geliyor. Bütün bunlar da yetmiyor, muhabbet kuşunuzu şahit gösteriyorsunuz. “Muhabbet kuşum kulağıma twitledi!” nasıl bir şey ise, muhabbet kuşunuz bile adam gibi yahu! Bunlar 2011 model komplo abiler, ablalar; daha sıfır kilometre! Gel vatandaş gel! Sabah komploları bunlar çıtır çıtır! İzana gelin; yoksa ne gönül dinlerim, ne hatır! Dininiz vicdanınızı, cüzdanınız da itibarınızı aklamaya yetmez,
Ömer olmak kolay değil!
Mustafa Ateş, MTTB`nin Sivas ve Erzurum şubelerinin abisiydi. Titiz bir teşkilatçıydı, öğretirdi; nam-ı diğer Ataş idi; Ateş değil, Ataş.
Adının Ataş olarak söylenişi, yerliliğine delildir, “Bizim Ataş” gibi bir samimi derinlik ifade eder. Ataş kırılmıştır ama kimseyi kırmamıştır; el-hak gönlü geniş bir arkadaştır. Ataş’ın İstanbul’da da havası vardı ve taşralı pek çok genci merkeze taşımak için çırpınmıştır.
“Abi” öyle kolay kolay kimsenin kazanabileceği bir makam değildir. Mustafa Abi’nin Erzurum’daki has adamlarından biri de Ömer’dir. Ömer gerçekten akıllı ve yetenekli bir gençti; elinde bond çanta, büyük adam havasını daha o zamanlardan estiren bir yapısı vardı; nam-ı diğer Prof. Dr. Ömer Dinçer, şimdi maarif bakanı. Ömer’in intihal davası düzmecedir, çünkü donanımının çalıp çırpmaya ihtiyacı yoktur; merhum Sabahattin Zaim Hoca’nın herşeyine kefil olduğu nadir adamlardandır. Bir de Ataş’ın yanında durmuştur, huyundan huy kapmış olmalıdır; sınıf arkadaşları yazılı sınavlarda bilmediği soruları Ataş’a çaktırmadan gösterirlermiş; o da gözlerini yumar, sinirlenirmiş; çünkü “Kopya çekmek haramdır, hırsızlıktır!” diyen bir ahlâka sahiptir. Enseyi karartmayın, Anadolu az çok Ataş gibi adamların yurdudur ve onlar artık taşralı da değil, dünyalıdırlar; arzın merkezine doğru seyahat etmektedirler.
Ömer şimdi bakan; en zor bakanlık görevi onun, en önemli bakanlık görevi onun; bilen bilir. Ekonominin çağın ruhuna(!) uygun bir şekilde ön plana çıkarılması aldatıcıdır; insan kalitesi (terbiyesi) yüksek olmayan bir toplumun refah düzeyinin yükselmesi onu efendileştirmez. Kölelerin smokin giymesi zaten çok komik bir manzaradır. Ecnebi filmlerde zaman zaman görürsünüz, kısa don ve tişörtle oturan bir efendiye; smokinli ve papyonlu bir şef garson hizmet etmektedir. Bu sahne çağın ruhunun arkasındaki uşak profilini yansıtmaktadır; heyhaaat!
Hüseyin Çelik ve Nimet Çubukçu hakkında başarı başarısızlık değerlendirmesinin zamanı geçti; geçti o demler. Her iki bakanın zamanında milli eğitimin kitap, alet edevat, teknolojik imkânlar konusunda bir genişleme ve büyüme söz konusudur; buna yatay büyüme denilebilir. Şimdi dikey büyümenin, sıçrama yapmanın zamanıdır. Göz boyayan yönelik teknolojik yatırımlar artık bir şey ifade etmiyor; yeni nesiller dilsiz, yeni nesiller göreneksiz, yeni nesiller “çoktan seçmeli” ama manasız bir hayat yaşıyor… İnsanla ilgilen Ömer, insanla; bu çocukların bir suçu yok, çark onları bu hale getirdi.
Şu maarif teşkilatının yöneticileri kadar liyakatsizini görmedim; içlerinde hakiki anlamda talim ve terbiyeden anlan insan sayısı çok az… Gayretsizler, bürokratikler ve sadece yönetici olma telaşesindeler. Bakan bey, kendine “yiğit” ve “sevdalı” adamlar bul; gerekirse hizmetiçi terbiye (talim değil) kursları düzenle, çalıştır bu adamları. Kafa yorun, yolunu bulun; çocuklarımız kitapla, sanatla, dil sevgisi aşılayarak, meslek aşkı kazandırarak eğitin. Üniversiteye gelen son kuşakların gösterdiği kesinlikle şu: Liseyi bitiren bir öğrencinin kitap sayılabilecek beş adet kitap okumamıştır. Kitapsız toplumdan hiçbir halt olmaz!
Halk, çoğunlukla benimsiyor sizleri; amirinize “Tayyip” diyor, bu “Bizim Tayyip” anlamına gelir; hatta “Tayyip Abi” diyenler bile var! Ben ısrarla bu iç stratejik derinlik arzeden teveccühe liyakatinizi bekleyenlerdenim! Zatınıza da bütün soğukluğunuza ve konuşurken yaptığınız “gaflara” rağmen “Bizim Ömer” umuduyla bakıldığını bilmekteyim. Bu derinliğin hakkını verirsiniz umarım. Şimdilik sadece “Ömer”siniz; hizmetiniz olursa hakikaten, halk hakkınızı teslim eder. Sizi öyle güzel isimlerle anarlar ki; hem dünyanıza hem ahretinize yeter. Artanı eşe dosta dağıtırsınız…
Soğuk kalın, aman değişmeyin; bence tabii haliniz… Bana da “Ne soğuk adam” diyenler vardır, ne yani bu yaştan sonra estetik yaptırıp da daima tebessüm eden bir ağza, çatılmayan bir kaşa mı sahip olayım? Artistik işler yapıp huzura çıkma, hakikatin gereğini yap; anlarız ve ayırt ederiz…
Adının Ataş olarak söylenişi, yerliliğine delildir, “Bizim Ataş” gibi bir samimi derinlik ifade eder. Ataş kırılmıştır ama kimseyi kırmamıştır; el-hak gönlü geniş bir arkadaştır. Ataş’ın İstanbul’da da havası vardı ve taşralı pek çok genci merkeze taşımak için çırpınmıştır.
“Abi” öyle kolay kolay kimsenin kazanabileceği bir makam değildir. Mustafa Abi’nin Erzurum’daki has adamlarından biri de Ömer’dir. Ömer gerçekten akıllı ve yetenekli bir gençti; elinde bond çanta, büyük adam havasını daha o zamanlardan estiren bir yapısı vardı; nam-ı diğer Prof. Dr. Ömer Dinçer, şimdi maarif bakanı. Ömer’in intihal davası düzmecedir, çünkü donanımının çalıp çırpmaya ihtiyacı yoktur; merhum Sabahattin Zaim Hoca’nın herşeyine kefil olduğu nadir adamlardandır. Bir de Ataş’ın yanında durmuştur, huyundan huy kapmış olmalıdır; sınıf arkadaşları yazılı sınavlarda bilmediği soruları Ataş’a çaktırmadan gösterirlermiş; o da gözlerini yumar, sinirlenirmiş; çünkü “Kopya çekmek haramdır, hırsızlıktır!” diyen bir ahlâka sahiptir. Enseyi karartmayın, Anadolu az çok Ataş gibi adamların yurdudur ve onlar artık taşralı da değil, dünyalıdırlar; arzın merkezine doğru seyahat etmektedirler.
Ömer şimdi bakan; en zor bakanlık görevi onun, en önemli bakanlık görevi onun; bilen bilir. Ekonominin çağın ruhuna(!) uygun bir şekilde ön plana çıkarılması aldatıcıdır; insan kalitesi (terbiyesi) yüksek olmayan bir toplumun refah düzeyinin yükselmesi onu efendileştirmez. Kölelerin smokin giymesi zaten çok komik bir manzaradır. Ecnebi filmlerde zaman zaman görürsünüz, kısa don ve tişörtle oturan bir efendiye; smokinli ve papyonlu bir şef garson hizmet etmektedir. Bu sahne çağın ruhunun arkasındaki uşak profilini yansıtmaktadır; heyhaaat!
Hüseyin Çelik ve Nimet Çubukçu hakkında başarı başarısızlık değerlendirmesinin zamanı geçti; geçti o demler. Her iki bakanın zamanında milli eğitimin kitap, alet edevat, teknolojik imkânlar konusunda bir genişleme ve büyüme söz konusudur; buna yatay büyüme denilebilir. Şimdi dikey büyümenin, sıçrama yapmanın zamanıdır. Göz boyayan yönelik teknolojik yatırımlar artık bir şey ifade etmiyor; yeni nesiller dilsiz, yeni nesiller göreneksiz, yeni nesiller “çoktan seçmeli” ama manasız bir hayat yaşıyor… İnsanla ilgilen Ömer, insanla; bu çocukların bir suçu yok, çark onları bu hale getirdi.
Şu maarif teşkilatının yöneticileri kadar liyakatsizini görmedim; içlerinde hakiki anlamda talim ve terbiyeden anlan insan sayısı çok az… Gayretsizler, bürokratikler ve sadece yönetici olma telaşesindeler. Bakan bey, kendine “yiğit” ve “sevdalı” adamlar bul; gerekirse hizmetiçi terbiye (talim değil) kursları düzenle, çalıştır bu adamları. Kafa yorun, yolunu bulun; çocuklarımız kitapla, sanatla, dil sevgisi aşılayarak, meslek aşkı kazandırarak eğitin. Üniversiteye gelen son kuşakların gösterdiği kesinlikle şu: Liseyi bitiren bir öğrencinin kitap sayılabilecek beş adet kitap okumamıştır. Kitapsız toplumdan hiçbir halt olmaz!
Halk, çoğunlukla benimsiyor sizleri; amirinize “Tayyip” diyor, bu “Bizim Tayyip” anlamına gelir; hatta “Tayyip Abi” diyenler bile var! Ben ısrarla bu iç stratejik derinlik arzeden teveccühe liyakatinizi bekleyenlerdenim! Zatınıza da bütün soğukluğunuza ve konuşurken yaptığınız “gaflara” rağmen “Bizim Ömer” umuduyla bakıldığını bilmekteyim. Bu derinliğin hakkını verirsiniz umarım. Şimdilik sadece “Ömer”siniz; hizmetiniz olursa hakikaten, halk hakkınızı teslim eder. Sizi öyle güzel isimlerle anarlar ki; hem dünyanıza hem ahretinize yeter. Artanı eşe dosta dağıtırsınız…
Soğuk kalın, aman değişmeyin; bence tabii haliniz… Bana da “Ne soğuk adam” diyenler vardır, ne yani bu yaştan sonra estetik yaptırıp da daima tebessüm eden bir ağza, çatılmayan bir kaşa mı sahip olayım? Artistik işler yapıp huzura çıkma, hakikatin gereğini yap; anlarız ve ayırt ederiz…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)