5 Haziran 2012 Salı

İTİRAF

Karanlığa diri diri gömülmeseydi o da
Hergün ayrı giyinen bir mesnevi olabilirdi.
Aklarız kendimizi bakıp eski günahlara
Mutlu olmamız gerek bugün kimse ölmedi.

Susar ketumdur çöl suçsa budur suçu
Kâğıda da sarılır barbicik buluta da.
Nerelidir bu garip kelimeler kimdedir ipin ucu
Sorardık anlasak dilini bir sokak lambasına…

Konuşmadık ne kaldı söyleyin üzerine
Dönmüyor yüzünü hiçbir şey öylesine sağırım.
Öylesine eğrilmiş ki söz dönüyor kendine
Ayrı eve taşınmış sanki benden bir yanım…

Altı üstü bir kum saatiydi deme be âşık
Onun öyle güzel öyle güzel saçları vardı ki…
Beni hâlâ beni hâlâ dirilerden saysaydık
Sebeb-i hayatım olurdu bir tek teli.

DERGÂH, Haziran, 2012

30 Nisan 2012 Pazartesi

İNZİVA VE HALVET


         İlk kilise dağ başında bir mağaradır. Hıristiyanlığın din olarak yayılma stratejisinin teorisyeni Saint Paul ile beraber “münzevî kiliseler” yaygınlaşmıştır. İlk kiliselerin çoğu Anadolu’dadır ve dağ başlarındadır, hatta bazen yeraltındadır. Sosyal hayata karışmadığı yüzyıllarda, belli bir gizlilik içinde yürüyen hristiyanî ibadet -daha çok riyazet- inzivaya vazgeçilmez bir konum kazandırmıştır. Her papaz, yürüyen münzevî bir kilisedir. Günaha bulaşmamak için günahkârlara mesafeli durmak esastır.

Tanrı devleti-yeryüzü devleti dilemması ve paylaşımı ile bir tür uzlaşma sağlandığı Kutsal Roma sonrasında hayata yakınlaşan kiliseler, haşmetli münzevî yapılara dönüşmüştür. Kilise şehir mimarisiyle bütünleşmekten çok yukarıdan bakmayı tercih eder. Pazar ayinleri, rahip sınıfına hayatı ayaklarına çağırma üstünlüğü bahşeder.  Hristiyanî tedris ve riyazetin merkezi olan ve sonraları birer bağımsız üretim birimi olarak da işlevini genişleten manastırlar, sosyal hayattan tamamen soyutlanmış “münzevî yapılar”dır. Kiliselerin kent merkezlerine kayması, rahip ve rahibelerin “inziva geleneği”nden yetiştirilmelerine ve geleneği sürdürmelerine engel değildir. Manastırlar hayata dışarıdan müdahalenin eğitimini almış ruhban yetiştirmektedir. İnzivacı gelenek, hayata hayatın içinden değil, dışından ve daha çok da üstünden müdahale edicidir. Bu geleneğin bugün açısından en yalın göstergesi: Vatikan’dır. Esrarengiz ve entrikalarla dolu gizemli bir manastır intibaı veren Vatikan, tüm hristiyan ulus-devletlerden soyut duruşu itibariyle münzevîdir; dışarıdan ve biçimlendirici bir aktör olarak da inziva geleneğini sürdürmektedir.

Cami başından beri hayatla iç içedir. Tedris-riyazet-ibadet merkezi olarak gözüken medrese cami ve tekkeler şehrin, mahallenin içinde; hatta herkesin ulaşabileceği, herkese açık merkezî bir yere iskân edilmişlerdir. Buralarda yaşayan âmir ya da âlim konumundaki insanlar arasında rahiplik hiyerarşisi değil, olsa olsa mesuliyet farkı vardır. Bizde halvet vardır, inziva yoktur. Halvet Allah’la başbaşa olmaktır. Çilehane vahut halvethane, inzivadan tamamen farklı; geçici ve istisnai bir talim-terbiye aşamasıdır. Yeryüzü nasıl mescit kılınmışsa, “halvet” için de yeryüzü tek adrestir; çünkü “Cümle mevcudat zâkir, cihan dergâhtır.” ibaresi riyazetin özüdür. Tedris-riyazet-ibadet üçlüsünü ayrı düşünmek, müslümanların bugün yaşadığı en ciddi sapmadır. Devletlerce güdümlenen ve denetim maksadıyla desteklenen bu sapma, müslümanları organik bütün olmaktan uzaklaştırmış, din görevlisi ile rahip ahlak olarak değilse de, işlev olarak yakınlaştırılmıştır. Allah’la baş başa olmak için münzevî bir mekâna ve muayyen gün ve vakitlere hacet yoktur. Tabiatın da tedric ile birbirine bağlanan kullardan mürekkep oluşundan dolayı, beşeri ilişkiler (muaşeret) dediğimiz herşey insan dışındaki diğer kullarla da beraber olmaktır. Halk, sadece insanlar topluluğu değil, halk-ı âlemdir.

Bir keşiş için tabiat, muteber bir nesne değildir; Rönesans’a kadar da batı anti-tabiattır; çünkü tabiat günahkârların mekânıdır. Tabiata Aristocu akılla bakışın “resmî bilim” oluşu bu yüzdendir. Rönesans: Tabiata muaşeret içerisinde yönelişin değil, tabiatı sevmenin hiç değil; ihtiras, şehvet ve iştahın aklîleştirilmesinin adıdır. Rönesansçı bilmek, günahkâr tabiat ve insanın efendisi olmak için bilmektir. Bugünkü resmî bilim, salt hükmetmenin aracıdır.  Kısa zamanda naif ve efsanevî Rönesans aydınlarının fikirlerinden koparılarak, resmen avamîleştirilen aydınlanma düşüncesi, bugüne kadar kesintisiz ulaşan uyarlamalarıyla arsız bir ortasınıf ideolojisidir.

Modernizmin mezhepleri konumunda olan liberalizm, sosyalizm gibi ideolojiler tarihin dışından tarihe, hayatın dışından hayata müdahale niyetiyle inşa edilmişlerdir. Aynı evrim çizgisi ve tarih şemasına sahip bu mezhepler, modernizmin akaidini oluşturmuşlardır. Çağdaş bilim kurumları münzevî manastırların temeli üzerine yükseldiği gibi, “aydın” denilen tip de münzevî rahiplerin cüppesinden doğmuştur. Aydın, hayatı dışarıdan müdahale ederek biçimlendirmeye çalışan fenomendir. En trajik aydın tipi ise, sistemin günahlarını yine sistemin yüzüne okumak için, halktan kopuk bir dil benimseyen muhaliflerdir(!). Muhalif duruşu derhal çağrıştıran post-modern münzevilerin beti bereketi olmayan söylev ve söylemleri, garip bir günah çıkarma merasimine dönüşmektedir. “Söylüyorum söylüyorum, kimse harekete geçmiyor!” ifadesi, kendisine acıyan ve acındıran post-modern aydınların halet-i ruhiyelerinin fotoğrafıdır. Muhalifi ve muhalif olmayanıyla aydın, hayalî bir “kimse”ye söyleyen ve kendisinden daha çaresiz olan kitleler içinde münzevî yaşayan yalnız/yabancı rolüne kendini kaptırmıştır. Bu çoğunlukla yabancı da değil, yalancı bir duruştur. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla yahut çarşıda, pazarda, panayırda, fuarda yakın mesafeli muaşeret, “inziva” halini bozmaz; sadece “İnziva der-encümen” denilebilecek bir durum ve duruş çıkartır.

“Halvet der-encümen” müslüman bir topluluğu organik bir bütüne benzeştiren genel bir ilkedir; evde, işte, ticarette, zenaatte “Halvet”e çağırır. “Bismillah” ile başlanılması mümkün olmayan hiçbir iş meşru olamaz!  İşbölümü esasına göre işletilen makine-toplumlarda birey, kendi işine gömülen münzeviler gibi değerlendirilmiştir. Kitleler rahibane inzivanın, teknikleşmesi suretiyle “gözlerini kapayıp vazifesini yapan” münzevî bireylere çevrilmiştir. Bugün tüm dünyaya hâkim olan ve yasalarla dayatılan toplum modeli, manastır işletmelerinin tekâmülünden ibaret büyük çaplı işletmelerdir. “Halvet der-encümen” çağrısı, “Hakk” kavramını hukukun insafına bırakmayan bir toplum modelinin belkemiğidir. Bu çağrı daha ince ayar verici bir nitelikle: Mesleğinde, ilminde, makamında v.s. hüner ve rütbe kazanan “seçkinler”e, tekebbüre düşmemenin ihtarıdır.

Hülasası zor bir konuda iki “ideal tip” çerçevesinde ve kısacık bir yazı içinde, yaptığım atıfların tamamının bedeli uzun uzun ödenmiş ve hesabı verilmiştir. İnziva Özel Sayısı, ileri tarihlerde dile getirmeyi düşündüğüm bir konuyu azıcık erkene almış oldu. Dergilerde “özel sayı” uygulaması tahlile değer ve hazzetmediğim bir hal almışken, böyle bir konuyu kıymetli bir buluş olarak değerlendirdiğimi söylemeliyim. Yayınlanacak diğer yazıların “inziva”ya bakışları mutlaka farklı olacaktır. Benim yaptığım: Soyutlama, tipikleştirme ve kavramlaştırma suretiyle “kendi derdimi” anlatmaktan ibarettir. Dedikodu babından benden de soracak olursanız, kesinlikle münzevî değilim; “Halvet der-encümen” ilkesine sıkı sıkıya bağlıyım. Ancak dengeli bir dağılımın asla gerçekleştirilemeyeceğini düşündüğüm, vasatını yitirmiş bir toplumun ferdiyim. İslamizmin kısa vadede kârlı ama geçici dilinin uzantısı olarak bir tür münzevileştirme/laçkalaştırma operasyonu da yürürlüktedir ve bu yüzden, ilkenin “Halvet” tarafı daha ağır basmaktadır, elde değil! 

13 Mart 2012 Salı

BAĞIMLILIĞIN LEGALİTESİ

Sektör, cari iktisadın en büyülü kavramıdır. “Sektörel bağlamda ele alındığında maliyetin fazlalığının kârı düşürdüğü gözlenecektir!” gibisinden geniş zaman kipindeki cümleler, “sektör”ün burnunu fena halde uzatmaktadır. Bu uzun burunlu mahlûkun hayatımıza girmediği meşru yahut gayr-meşru, helal yahut haram hiçbir alan yoktur. Oyuncaktan tayyareye, patlayıcıdan uyuşturucuya kadar herşeyin bir sektörü vardır; ne kadar masum değil mi? Giyinecekseniz giyim sektörü, soyunacaksanız soyum sektörü hizmetinizdedir… İnsanoğlunun ayrıca bir şey yapmasına gerek yoktur; sektör üretir, sektörler tükettirir, bizler de tüketiriz.
“Bağımlılık!” hayat tarzıdır modern insanın; kafasına, gönlüne göre bir şey yapamaz, alamaz, üretemez, satamaz; marketler, vitrinler ve reyonlar arasında kendine en uyanını seçebilir! Seçebilmenin, yani bu kadarcık hürriyetin tek bedeli paradır, evet sadece ve sadece paradır. Para ne kadar, hürriyet o kadar! “Bağımsızlık benim karakterimdir!” demenin tek yolunun karakterinizi açığa çıkaracak paraya sahip olmaktan geçiyor oluşu, insanların karakterlerini kullanamamaları sonucunu doğurmaktadır. Böylece bu kısır döngü, “bağımlılık”ı sıradanlaştırarak hayat tarzı hâline getirmektedir. Uyuşturucu madde bağımlılığı; sıradan çıkma çabasının ruhî temayülünün, fizikî bağımlılık batağına saplanışıdır.
Uyuşturucu madde bağımlılığı, belki de bağımlılığa alıştırılmış insan tipinin, “yeni bir yol” arayışıdır; yasaklanışı, yasak olmayan bağımlılıklar zincirine eklenme biçimidir. Uyuşturucu madde imal edenlerle, kullananlarla asayiş kuvvetleri vasıtasıyla girilen mücadele, bana traji-komik gözükmektedir. Uyuşturucu sektörü, diğer sektörlerden varlık sebebi olarak farklı değildir; birinin legal, birinin illegal oluşunun muhtemel nedeni, normali her durumda tayin etmeyi hak olarak gören modern iktidar anlayışıdır. Türkiye’nin legal afyon üretimini “İstanbul’u bombalarım!” tehdidi ile engelleyen Amerika’nın, afyon üretiminin illegal alana kayışına doğrudan zemin hazırladığı unutulmamalıdır. Uyuşturucu yapımında kullanılan afyon, o tarihten sonra kendine terörle, silah tacirleriyle içli dışlı bir sektör altyapısına kavuşmuştur. Amerika’nın uyuşturucu ihtiyacının(!) büyük oranda Latin Amerika ülkelerinin karşılanması ve bununla baş edemiyor oluşları, bu ülkenin hem iğrenç, hem de zavallı yüzüdür. Meksika mahreçli uyuşturucunun hesabını, Türkiye ile gören bir ülkeden bahsediyoruz!
Amerika’nın uzun burnunu soktuğu her Ortadoğu ülkesinde terör, terörün olduğu yerde de uyuşturucu sektörü vardır. Milli uyuşturucu sektörü(!) oluşturma ihtimaline karşı legal afyon ekimimizi baltalayan Amerika, diğer Ortadoğu ülkelerinde kurulan ekimlerin, imalathanelerin tek sebebidir; Anadolu ise büyük oranda transit bir ülke görünümündedir. Türkiye’nin narkotik asayiş kuvvetleri, rekor düzeyde –tüm Avrupa’da yakalananın üç katı kadar- uyuşturucu yakalamaktadır; ama imalathaneler talebi karşılamak için süratle çalışmakta ve sevkiyat sürmektedir. Teröre destek veren, tavır koymayan Avrupa ülkelerinin payına uyuşturucu kullanımının artması ve harcadıkları parayla terörü finanse etmek düşmektedir. Dünyaya, nizam vermeye çalışırken kara para ve kanlı ilişkileri kullanmakta sakınca görmeyenlerin, uyuşturucu ise mücadeleleri samimi değildir. Böyle olduğu için de hap, esrar, eroin, kokain gibi her gelir ve kültür düzeyine uygun uyuşturucunun yarı legal pazarlanıyor oluşu tabii karşılanmalıdır. Hedef kitlenin gençler oluşuna üzülebiliriz; ama bu üzüntü legal gösterilen üretim ve hayat tarzını baltaladığı için ise –ki bence öyle- üzüntü insanî temelden mahrumdur. Çünkü legal olarak tayin edilene nazaran illegal olarak belirleneni anlamak için, neyin legalleştirildiğine bakmak gerekir. Tüketim miktarını hazla, hazzı mutlulukla özdeşleştiren bir ahlâkî duruş; özünde uyuşturucu bağımlılığıyla barışıktır. Uyuşturucu patronlarının hayat tarzı ve sosyal ilişkileri imrendirilen, özendirilen legal patronlardan asla farklı değildir.
Sağlığını kaybeden içiciler yüzünden kaybolan işgücü hesaplarına bakılacak olursa dünya ekonomisi büyük zarar içinde gözüküyor. Bu bakış, işte dünya ekonomi ahlakının insana resmî bakıştır: sağlığını kaybetmemelisin, işgücü kapasitesi düşer. İşgücü kapasitesi dediğiniz şey ise, para cinsinden ifade edilmektedir. Uyuşturucu da para kazandırmaktadır, kazandırdığı para ekonomiye büyük katkılar sağlamaktadır. Dolayısıyla, emek ve işgücü hesapları ile uyuşturucunun toplumların zararına olduğunu savunmak, matematik yollarla desteklenen bir yalandır. Sağlık konusuna gelince, ne uğurda kullanıldığı gözetilmeden “sağlığın putlaştırılması” hazcılıktan başka bir şey değildir.
Bağımlılık denilince akla evvela keyif veren, sonra perişan eden uyuşturucu maddelerin akla gelir, ama konu sadece onunla sınırlı değildir. Hayatımızda hiç yokken, teklifsizce giren ve sonra biyolojik varlığımızın bir parçası farz ettiğimiz bağımlılıklarla kuşatılmışız. İnternet bağımlılığının uyuşturucu bağımlılığından farkı nedir? Sağlığımızı tehdit etmiyor mu, iş gücü verimini düşürmüyor mu, dahası hayal gücümüzü esir etmiyor mu? Uyuşturucuya ihtiyaç kalmadan uyuşmuş değil miyiz? Bunlar cevap bekleyen sorular değil; bizzat dünya geneline hâkim hayat tarzıdır. Bu hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan soru sormak, sorunludur.
Neyin neden legal, neyin neden illegal olduğunu kendi hesabıma anlayabilmiş değilim. Legalin ve illegalin kimin legali ve illegali olduğunu sorsam, yanlış bir soru mu sormuş olurum?

5 Mart 2012 Pazartesi

KİTAP VE MEDENİYET

Giriş
“Kitap sahibi olmak” ilk ontolojik esas olarak, insanın dünya üzerinde topluluk halinde yaşamaya başlamasından bu yana bütün medeniyetlerin anahatlarını oluşturur; insanın tarihi kitapla beraber başlar. Sözün yazıyla kayda alınması, insan tecrübesinin geleneğe dönüşmesini sağlamıştır. İnsan artık hem konuşan, hem okuyan, hem yazandır. Kitap, ehl-i satır (yani yazar) ve konuşa konuşa iletişim kuran halk medeniyetin temelini oluşturur. Toplum hayatı, insan-kitap birliğinin, insan-insan, insan-tabiat ilişkilerine yansıması ve paylaşılmasıdır. Şifahî ile kitabî arasında birbirini besleyen ve bütünleyen dörtlü akış, medenî hayatın tazelenmesinin ve devamının biricik şartıdır.

I. “Muhkem Kitap” ve medeniyet
Medeniyet öncesi hayatında insanın kitaba ihtiyacı yoktur, çünkü “Hakk” ile olan teması doğrudandır. Yaşadıklarının öncesi ile sonrası arasında bir bağ kurması gerekmediği gibi, gelecekte kullanılmak üzere saklaması gereken bir bilgi de yoktur. İletişim vardır, ama iletişimi sağlayan dil, “Hakk katı”ndan insana ulaşan tek yönlü bir haber akışı içindir. Medeniyet öncesi dönemdeki haber akışı, insanın beraber olduğu varlıklarla biçim olarak aynıdır; ama insan muhtevasıyla farklı bir maceraya sahip kılındığı için, haber akışının biçimine muhalif eyleme ve eylediğinin sorumluluğuna taşımaya adaydır. Başka adaylar bu sorumluluktan kaçınmışlardır, dünya hayatının yüküne talip olmak, ona nizam vermeyi üstlenmeyi de tazammun eder.
İnsan yeryüzündeki macerasına, “sebep olan” ile beraber başlamıştır. “Sebep olan” kovulmuş, insan indirilmiştir; kovulan muhalif, insan haleftir. Söylenene tabi olmaktan, söylenenden yola çıkmak mesuliyetiyle indirilen insanın hilafeti, yoldaşı olan “Muhkem kitap” ile kaimdir. “Muhkem Kitap”, insanın muhalif eyleminden duyduğu nedametin mükâfatıdır, indirildiği yerdeki hayatının kolaylaştırıcısı ve düzenleyicisidir. Yoldaş’ın rehberliği ile insanın dünyadan “Hakk katı”na “yalnızca söyleneni yapmak”tan ibaret zamanlardan daha özgür bir biçimde dönüşü mümkün iken; “sebep olan” ve ona uyan mutlak ve daimi bir esaretle dönecektir. “Muhkem Kitap sahibi olmak!” ontolojik bir esas olarak, insanın topluluk halinde yaşamaya başlamasından bu yana bütün medeniyetlerin anahatlarını oluşturur. Nesiller değişir medeniyetler ise süreklilik gösterir; kitapla bağ kuramayan yahut kaybeden toplumlar, Hakk katında da, halk katında da muteber medeniyetler sergileyemezler, bazen de tamamen kaybolurlar. Medeniyet kavramı ne olumluluk ne olumsuzluk bildirir; dünya, olumlu ile olumsuzun iç içe yaşadığı gezegenin değil, hayatın adıdır; sırf insana ikaz olsun için de “ism-i tafdil” ile tesmiye edilerek vurgu kazandırılmıştır.
II. Doğru ölçmek ve tartmak
Medenî insan huzursuzdur; çünkü eyleyen ve sorumluluk sahibi bir şahsiyet olarak başkalarının hayatına müdahale özerkliğine sahiptir. Bu müdahalenin esası: Ölçmek ve tartmaktır. Kitap, özerklik içerisindeki insana, eyleminden sorumsuz olmadığı, aldığı habere göre eyleyebildiği medeniyet öncesi hayatın huzurlu haliyle bağ kuran biricik varlıktır. “Hakk” ile olan iletişim, “Muhkem Kitap” vasıtasıyla çift yönlü bir akışa dönüşmüştür. Kitap, “Hakk katı”ndan haber; insanın dünya üzerinde eylediği ise “Hakk”a ulaşan haberdir. Kitap ile insanın eylediği arasında mütekabiliyet kurulması çabası, dünya hayatının –medenî hayatın- tek hakikî mücadelesidir. Bu mütekabiliyet kurulabildiği kadar insan doğru ölçüp tartmayı becerebilir.
Medeniyet zahirî gerçekliktir, insana bağlı olarak değişir, değiştirilir. Zahirî olandan yola çıkmak dünya hayatının ön şartıdır; çünkü ne insana, ne de eşyaya zahir olanın dışında hiçbir şeyle hüküm biçilemez. İnsana medeniyet içerisinde düşen tek şey doğru ölçmek ve tartmaktır; doğru ölçmek ve tartmak dıştan nicelikle uğraşmak gibi gözükse de içten insanın niteliğinin tecellisidir. Nitelikli insan, “Muhkem Kitap” ile dünya hayatı arasında çift yönlü akış ile kurulan medeniyetlerin tek şansıdır. Niteliğin tükendiği yerde, medeniyet krizi başlar. Niteliği ve nitelikli insanı kendinden uzak tutmak suretiyle sübut bulan “modern medeniyet”, krizdedir; doğru ölçmek ve tartmak özelliğini kaybetmiştir.
Doğru ölçmek ve tartmak, bizzat ve bilinebilir “Hakk” değildir, ama “Hakk”ın tecellisi için tek yoldur; doğruyu yapmak mükellefiyeti olan insanın “Hakk”a dönüş yolculuğunun sağ salim sonuçlanmasının tek yoludur.
III. "Yürüyen Kitap" olmak: Ferdiyet ve Şahsiyet
Eşyanın zahiri ile ilgili düzenlemeler zamanla mukayyettir; bunların birikimi ve bütünleşmesi de medeniyeti oluşturur. İnsanın kitapla ve sözlü kültürle bütünleşmesinin ölçüsü; “İnsanın varabileceği kemal noktası”nı tarif ve tasvir eden “O yürüyen bir kitaptır” ifadesinde sübut bulmuştur. “Yürüyen Kitap” olmak hayatla kitap arasındaki bağı sağlam kurmak, mevcut ile geliştirdiği her türlü ilişkide -okuduğuyla, yazdığıyla, söylediğiyle, eylediğiyle- bu özelliği sergilemek demektir.
Kitap; tektir, tamdır, tekrarı yoktur. Kitap’tan sonra ışığını ondan alan “Kitap gibi kitaplar” yazılabilir; “gibi yazmak” yazar için ululuktur; Mevlana için “Peygamber değil, ama kitap sahibi!” denilmesi bu yüzdendir. “Yürüyen Kitap” da ferdiyetiyle tektir, tamdır, tekrarı yoktur. O’ndan sonra, onun gibi olmanın tahkiki başlamıştır; O’nu taklit tahkiktir, çünkü zamana dair olan (evvel ve ahir) ile mekâna dair olan (batın ve zahir) O’nun ferdiyetinde toplanmıştır. Ferdiyet’ten sonra şahsiyet gelir. Şahsiyetiyle tek olmak yolu her insana açıktır, şahsiyet tahkik sahibidir; tahkik sahibinin halk katındaki karşılığı “Kitap gibi adam” tabiridir. Kitap gibi adam, kitaptan aldığına kendini de katarak, sözün güzelini muhatabının seviyesine göre aktaran insandır. Bu insan, iyiliği (marufu) irfan haline dönüştürerek özü, sözü, eylediği bir olan arif kişidir. İrfan sahibi kişi kitap yazmış olsun olmasın bilen kişidir; ancak her yazan yahut bilen kişi irfan sahibi olmayabilir. Yazarın, yazdıklarıyla bildiği ve eylediği arasında birlik varolsa bile; bu, okuyan kişilerden tamamen bağımsız gelişen bir durumdur. Çünkü artık yazar değil, kitap ile karşı karşıyayızdır.
Eskiden de böyledir, ama özellikle matbaanın icadıyla başlayan süreçte, “yazar”ın muhatabıyla hiç karşılaşmadan ulaşması sürat kazanmıştır. Yazar olarak adlandırılan insanların yazdıkları gibi davranmak gibi bir mükellefiyetleri olmadığı gibi, pekçoğu neredeyse hayattan ve halktan kopuk olmakla o sıfatı kazanırlar. Herhangi bir kitap, yazılıp yayınlandıktan sonra yazarından bağımsızlaşır ve sayısız muhatabına ulaşır. Yazarın kim olduğuna ne eylediğine değil, satırlarda söylediğine bakmak kaçınılamaz bir zorunluluktur. Kitabından hareketle hayran olunan pekçok yazar, hasbelkader karşılaştığı okuyucusunu hayal kırıklığına uğratabilir. Okuyucu, yani okuduğunu anlayan kişi; yazarların dünyasında değil, kitapların dünyasındadır. Kitap; yazarı uykusunda, hatta dünyasını değiştirmişken bile iş yapan bir varlıktır ve varlığı, bugünün cehl-i mürekkep ile malûl vasatında, aritmetiğin anlatmaya kifayet edemeyeceği kadar hayatîdir.
Okuyan bir toplum olmadığımız doğrudur. Genellikle de bu konuda halk kabahatli bulunur; ancak, “Okuma oranının neden düşük olduğu” sorusu kadar; kitapların neyi yazdığı da önemlidir. Kitaplar, toplumun kültürüyle, şifahi akışıyla bir kesişme noktası yakalayamıyorsa orada hitap edenle (kitapla) muhatap (halk) arasında bağ kurulması zorlaşır. Sosyal bilimlerin araştırma nesnesi toplumdur; araştırma nesnesiyle irtibatsız yayınlar, bırakınız sıradan bir okuyucuyu, çok iyi bir okuyucuyu bile kendinden uzaklaştıran, ciddi bir anlatamama problemi taşımaktadır. “Kitap gibi adam” davranış düzeyinde Hakk’tan aldığını halka aktaran aynı zamanda kitapla beslenen insandır; yazar olması da gerekmeyebilir. Kitap ile hayatın, kitabî ile şifahînin, zamanî ile mekanînin aynı anda kavranamayışı, bir toplumun temel dinamiği olan “Kitap gibi adamların” yetişmemesi sonucunu doğurur ki, bu medenî hayatın kriz içine girmesi demektir. Soğuk gri kulelerde, çok kitap yazan ve bu üretkenliğini market ihtiyacı dışında, şehre inmediğine borçlu olduğunu söyleyen pek çok sosyal bilimci barınmaktadır.
“Kitap gibi adam”ların yetişmesi için, zamanın getirdiklerine şahsiyetli cevaplar veren, muhkem bilgiler ve çözümler sunan “Kitap gibi kitap”lara ihtiyaç vardır; bu da kitap gibi adam olmakla kalmayıp, yazmayı da üstlenen ariflerin işidir.
IV. Kâinat'ı okumak
Okumak; hem kitap, hem de kâinatı/tabiatı okumak/anlamak demektir. Tabiatı bir kitap gibi okumak, eşyanın dilini anlamak çabasıdır ve okumakla anlamak Hakk katında eş anlamlıdır. “Oku!”nun ve benzeri hitapların şeklen emir kipinde oluşu bu yüzdendir; malum ola ki seven sevdiğine arzusunu emir kipinde bildirmez ve vekiliyle onu kucaklamaz! Kâinatı okumaya dair ontolojik esas: Toplum katında, yani kitabın hayatla kesiştiği hatta bize okuduğumuzu “anlamak”, hatta yazandan daha iyi anlamak görevi yüklemektedir. Dünyada olup biteni anlamak istiyorsak, dünyayı anlatan bütün kitaplarla sağlam ve aynı zamanda şahsiyetli bir bağ kurmalıyız; çünkü “anlamak”, insanın kendi varlığını okuduğunun içine katmasıyla mümkündür. Eşya insanın nefesiyle soluk alıp verir, bu yüzden okumak kitabın dili ile eşyanın dilini aynı anda kavramaktır. Satırda yazılan, okuyanın sudurundan geçip yeniden kâinata dönmüyor, satırla yazılan da sudur imbiğinden süzülerek kâğıda düşmüyorsa; “ha bir kuru emektir!” ki, yazana, okuyana, kaleme, kâğıda yazık.
Satır ile sudur birliği ferdiyet demektir. Kişi ancak ferdiyetiyle herdem yeni, herdem çağdaş olma sıfatına hak kazanır ki, bu da ferdiyetin miktarınca marifet sahibi olmak demektir. Kitap ve kâinat ile münasebeti ontolojik esasa dayanmayan bir okumanın dilimizdeki muzip karşılığı “burnuyla okumak” tır; burnuyla okuyan toplumların yazarı da burnuyla yazar. Yazar daim burnuyla yazar, okuyan da daim burnuyla okursa; yazılanın Hakk ile hakikat ile bağı kopar, halk o zaman gerçeği yalan yalanı da gerçek olarak okur.

Sonuç
Hakk’ın “ümm” yani esas ve tek haber kaynağı, halkın ise ümmî olduğu medeniyet (dünya) öncesi dönemde insanın eylediği doğrudan doğruya Hakk’tır. İnsan, Hakk ile irtibatını medenî hayatla beraber “Muhkem Kitap” yoldaşlığıyla sürdürecektir. Medenî hayatta ümmîlik bitmemiştir, çünkü “Yürüyen Kitap”, ferdiyetiyle eşyanın dilini bilir olmak özelliğiyle Hakk’tan eylemiş, Hakk’tan söylemiştir ve ümmîdir. Bu yüzden medeniyet kitap ilişkisine dair ontolojik esaslar, evrimci bir çizgi ve istikamet bildirmeyip, bütünlüklü bir akış içindedir.
Satır ile sudur birliği insanı ümmî nazar sahibi kılar; ümmîlik, eşyaya “Şey”, tek ve tekil olanın nazarıyla bakmaktır. Ümmî nazar, insanın medenî hayat öncesi döneminin tersine, bahşedilen değil gayretle elde edilen bir usûldür ve esasa ulaşana kadar okumak, anlamak, ayıklamak çabasıdır. Usûl ile erilen kemâl noktası, tahkiktir. Âlem tahkik sahibi insanın varlığıyla kaimdir; bir toplumun eşyaya tabiata ve insana hukuk dâhilinde, yani doğru ölçen ve tartan bir medenî hayat tahakkuk ettirebilmesi de tahkik sahibi insanların çokluğuyla mümkündür; çünkü toplum vasatı onların kılavuzluğuyla Hakk’a bağlanırlar.
“Düşünüyorum o halde varım!” diyerek, kendini mutlaklaştıran, kendi dışındakine hayat hakkı tanımayan zorbalardan, “Düşünüyorum o halde Descartes var!” diyen mukallitlerden kurtulmanın ve gezegenimizi kurtarmanın yolu kitap ile dünyayı aynı anda okuyan; tabiata, “yetmiş iki millet ve onsekizbin âleme” temiz soluğuyla can katan “Kitap gibi adamlara” sahip olmaktır. Bu insanları yetiştirmek hem millî, hem de insanî görevdir.

27 Şubat 2012 Pazartesi

KIZIL KUŞAK

“Yeşil Kuşak” projesi yeri geldikçe hatırlatılır ve eski solcular tarafından milliyetçi muhafazakâr sağın “büyük günahı” olarak başlarına kakılır. Sağ, hep nefs müdafaası refleksiyle büyüdüğü için, bu itham karşısında pusar. Aslında denilen doğrudur, ama diyen eğridir. Yeşil Kuşak, bu ülkenin hiçbir mensubunun özbilinç ve hür iradeyle katıldığıbir şey değil idi; tersine topyekün kuşak olarak kullanılmışlığımız söz konusu edilebilir. Yeşil Kuşak soğuk savaş konjonktürünün bir konseptidir ve oradan mili konsept olarak, kişiliğini doların dalgalanmasına borçlu devletin sırtına sarılmıştır. Dünya konjonktürünü tayin edenlerin el atmadığı ülke, toplum, topluluk yoktur. Bunu da “çağdaş uygarlık” gibi,“küresel gerçekler” gibi içleri keyfemâyeşâ doldurulan dogmalarla yaparlar. “Belirleyiciler”in haritaya bakma, tarihi faktörleri kullanma, ülkelerinin çıkarlarını koruma gibi mühim konulardaki bilinçli manevralarını takdir etmesek de anlamamız elzemdir. Kimin ne için neyi kuşandığını anlamayanlara, “çağdaş dünya patronları”nın proje ve eylem repertuarlarında her renk kuşak, bulundurduklarından eminim.
“Yeşil Kuşak” misyonunu yitirince
Solculuğun görünürdeki adresi ya Çin idi, ya Sovyetler… Çini görmeden Çinci, Sovyetleri görmeden Rusçu, Marx’ıbilmeden Marxçı, Mao’yu tanımadan Maocu olmak için bunların kim tarafından nasıl yönlendirdiğini bilemeyiz… Bildiğimiz, komünizm tehlikesinin varlığının inandırıcı olması için devrimci gençler, örgütler, hücreler şarttı; pek çoğu vatanın selametini samimiyetle isteyen “parkalı, postallı” delikanlılar, “kızıl bayrak” çekecek kadar şaşkın, “enternasyonal marşı”nı “İstiklal Marşı” yerine ikame etmeyi düşünecek kadar milliyetsiz bir zemine kaydılar. Yeşil Kuşak dedikleri konseptin kamuoyunda altyapısını sağlayan “kızıl tehlike” oluşmuştu, sonrasında “Kahrolsun Komünistler”, “Komünistler Moskova’ya” millî soslu sokak tepkisiyle kızıllara karşı sürdürülen konsept meşru zeminini buldu. Sovyetler ve Çin uygulamaları esasta birer modernleşme ideolojisinden ve tatbikatından başka bir şey değildi; şimdilerde kapitalist dünyaya adaptasyonda demokrasi(!) ile yönetilen bizi kısa zamanda solladılar. Demirperde hantallığıyla yönetilen gerçekte bizler miyiz diye düşünmek icap eder.Bir sabah Sovyetlerin efsanevî demirperdesinin, ancak örümcek ağı kadar sağlam olduğunu öğrendik; “Go home”culuktan başka mahareti ve milletimize mahsus hiçbir derinliği olmayan solcularımızın fiyakası da bozuldu. Artık Sovyetler yoktu, arkasından Çin de çözüldü. Türk solcuları pek çoğu hâlâ oralara gitmek ve özledikleri rejimin bakiyelerini tanımak gibi bir maceraya katlanmadılar; çünkü oralarla ilgileri zaten dolaylıydı. Rüşvet, bürokratik iktidarın pislikleri, teknolojik hantallık gerçekte hiç gerçekleşmeyen sosyalizmi, beklenmedik bir anda bitirmişti. Konjonktüre bağlı konseptlere ayarlı milliyetçiliğin de eli boşta kalmıştı, hâlâ da öyle gözüküyor, dayak yedikçe annesine yaklaşan çocuklar gibi, devletçilikle özdeşleşerek, horlanmalarına rağmen merkeze yakın bir yerde tutunmaya çalışmaktadırlar. Yer altı ve yerüstü yolsuzluk kaynakları keşfedildikçe her kesimden memleket evladının ahlakı da erozyona uğradı.PKK terörü bu ara boşlukta Türkiye’ye soluk aldırmamak için seri bir şekilde ikame edildi. Vatansever Kürt, bu başarılı terörizm tatbikatında düşünmeye bile fırsat bulamadan kavruldular, kırılganlaştılar; fasih Türk illegal terörün ve legal baskıların altında ezildi, hırpalandı; Türkiye çok şey kaybetti. Oysa sağlıklı bir demokrasi ve yolsuzluk ekonomisinden kurtulmak için, tarihin verdiği en önemli fırsattı. Hantal seçkinlerimiz aynı ciddiyetsizlikle, aynı yolsuzluklarla, aynı “kasaba politikacısı kurnazlıklarıyla” belki de bize on yılda bin yıl kaybettirdiler. On yılda on beş milyon vatan evladı daha ihtiyarladı.Bu arada “Kızıl Kuşak” projesi da olgunlaştı ve start aldı.
Kızıl Kuşak
Kızıl kuşak projesinin malzemesi hazırdı. Eli boşta kalan solcular, kısa zamanda medya başta olmak üzere resmi ve sivil bütün kurumlarda, holdinglerin alt kadrolarında rejimin cici ve beyaz çocukları olarak mevzilendiler. Ne parka kaldı ne postal, cepleri para gördükçe“solculukları” nostalji oldu, ama bir şey bakiydi, kendilerine hiçbir zaman pas vermeyen halk çoğunluğuna olan hınçları… Bu hınç, dünya konjonktürünü belirleyen patronların gösterdiği hedefe anında yöneldi. Kızıl tehlike bitmişti, yeşil tehlike vardı. Yeşil tehlikeye karşı “kızıl kuşak” gerekiyordu; light kızıllar kârlı, dolarlı mesailerine başladılar; vicdanları rahattır, çünkü“dinci faşizm” yahut patronlarının deyişiyle “islamo-faşizm”le mücadele etmek, tarihî materyalizm inanışlarının bir gereğidir. Patronlar kapitalisttirler ama olsun; onlar da zaten numaradan sosyalist idiler; kapitalle tanıştılar, “Das Kapital” hükmünü yitirdi…Türkiye’de hazır kıta bekleyen “kızıl kuşak”ın hedefine birilerini yerleştirmek de çok kolaydı. Halkın iktidara kadar yükselttiği ve bütün iyi niyetine rağmen üzerinde yaşadığı zemini yeterince kavrayamayan “Milli Görüşçü” partimiz vardı; o partinin gölgesinde müteşebbis ahlakının yanından geçmeyen bedavacı holdingler vardı, fiyakalı libasları ve asalarıyla defile düzenleyen meczuplarımız bile vardı… Hülasa yeni konjonktürel küresel tehlike konseptinin gerekçe göstereceği her şeyimiz fazlasıyla vardı.Olmasa ne olurdu? Farklı enstrümanlar kullanılarak, hedef yine oluşturulurdu. Süreç başladı… En etkilisi, aşinamız olan “irticacı” damgası olmak üzere, içinde yoğun hakaret içeren etiketlerle dindar olup da makam, meslek, işyeri sahibi olanlar başta olmak üzere farklıdoz ve derecelerle sıralanmış kelimelerle işaretlendiler, hedef gösterildiler, gösterilmeye devam ediyorlar. Aydın sektörünün hemen hemen dışında kalan bütün yayın organları “dinci” damgası yedi, eli kalem tutan herkes “dinci yazar”, başörtülü her kadın “dinci”den de öte avlanacak “cadı” ilan edildi, edilmeye devam ediyor. Mesleğinizin, adınızın başına “dinci” sıfatı eklenmeyi hak edecek fiiller: Pantolonunuzun diz yerlerinin aşınmış olması, içki içmemek, sizi dansa kaldıran hanıma “vals bilmiyorum” bahanesi uydurmak, evinize ayakkabısız girmek, hattâ boşbulunup muhbirlerin yanında “selamünaleyküm” ile selam vermek gibi sizin asla tahmin edemeyeceğiniz çeşitlilik arzedebilir. Ülkenin kısm-ı azam evladı“dinci” olma liyakatine hakkıyla sahiptir ve bu garabet konjonktürel konsept sürdürülürse bugün değilse yarın işaretlenebilirler. “Kurt dumanlık günü sever!” hesabı, bazı mahfiller farklı tarihî ve sosyolojik saiklerle “çağdaşuygarlık, aydınlanma, dogmalarla mücadele…” gibi kuzu postuna bürünmüşkavramlar arkasından stratejik “Türk düşmanlıklarını” da sürdürünce, işaretçilik vatanın bağrında derin yaralar açtı,açmaktadır.
Sonuç: Bütün kapılar işaretliğinde
28 Şubatta Post-modern bir “Ali Baba ve Kırk Haramiler” yaşanmıştır ve derinden derine hâlâ yaşanmaktadır. Patronların vizyona soktuğu bu uygulamada, birilerine “Yeşil Tehlike”(!)arzeden kapıları işaretleme görevi verilmiştir. İşaretçilerin kalemleri o kadar vazifeşinas(!) çıktı ki, sayelerinde ülkede işaretlenmeyen kapı kalmadı. Çarpıatılan kapılar; iki cihan harbinin hamallığını çeken kadınların, yolsuzların soyguncuların bedavacılığına aldanmayıp dürüst kalan hane reislerinin, memleketini sevmeyi kundakta öğrenen yavruların kapılarıdır. Son kapı da işaretlendikten sonra, terminatörler mi çıkacaktı köşe başlarından, bilemiyoruz. 28 Şubat bin yıl sürmedi ama çok üzerinde durulması gereken bir hareketti/harekettir.“Kızıl kuşak” büyük bir projenin bize uygun görülen tarafı idi. Bu projede Neo-con uzantılı Ortadoğu projeleri üzerine yoğunlaşan/yoğunlaştırılan şüphe ve dikkatin daha fazlasıyla –Avrupa Birliği vesilesiyle- Avrupa sathına çevrilmesi, Türkiye üzerinde yürütülen çapraz savaşın bütünlüğünü kavramanın tek sağlıklı yoludur. Güç yarışında kendi aralarında da çekişen ve bizi çekiştirip duran patronlar, bizi düşündükleri için değil kendi hassas dengeleri adına projeyi radikal değil denetimli götürmek kastıyla yumuşatmış gözüküyorlar; ancak, bir şeyi başlatmak nisbeten kolaydır, nasıl gelişeceğini tahmin etmek ise zordur. İçerideki derinliksiz aktörler,ısrarla yollarına devam etmeye çalışıyorlar ve kestiremedikleri esaslı gerçek, halkın bu tür projelere eskisi kadar rağbet etmediğidir. Türkiye’nin “soğuk savaşekonomisi”nden beslenen liyakatsiz seçkinleri için kendileri dışında her şey tehlikelidir; kendilerine bir zeval gelmemesi için yeşil de kuşanırlar kızıl da… Global patronlar bu realiteyi, hem hard, hem de light kızıllardan daha iyi anlamakta ve değerlendirmektedirler. Realite, onları kendi hesaplarına rasyonel çizgilere çekmekte, bizimkileri ise irrasyonel bir halk düşmanlığına ve bölücülüğe sevketmektedir.Bütün insan renk ve çeşitliliğiyle, tarihiyle, kaynaklarıyla beraber, geleceğe doğru “varolmak” davasından başka hesabıolmaması gereken bir ülkenin; neleri nasıl kaybettiği konusunda 28 Şubat tam bir derstir. Başkalarının belimize doladıkları kuşaklarla, hiçbir şey olunmadığını,olunamayacağını kalıbına bakınca adam gibi gözüken iktidar seçkinlerinin tavırlarından anlamış olduk. Ismarlama kuşaklarla halkı birbirine kırdıran, ülkeyi soyguncuların eline bırakan seçkinlere rağmen, ülkemizin belkemiği olmayan bir sürüngene dönmeyişi umut vericidir. Türkiye’nin taşıdığı stratejik derinlik kadar, geçmişten bu zamana yaşadağı “stratejik kirlilik”lerin de bütün ayrıntılarıyla ortaya dökülmesi şarttır. 28 Şubat, stratejik kirliliğin hem boyutları,hem de mühendislerinin kalitelerini en iyi temsil liyakatine sahip bir darbe olmuştur. Ama stratejik kirlilik, iktidar boyutlarında hâlâ sürüyor, daha tehlikelisi susmasak da kimse dinlemiyor. Türkiye acayip westernize oldu…

SON SAMURAİ

Weber’in protestanlık ile kapitalizm arasında kurduğu bağ, “Kapitalizm”i başarı, başarının sahibini de “Batı” olarak değerlendiren bir basitleştirme ve sadeleştirme üzerine kurulmuştur. Her teori, özünde operasyonel işlem yapmaya imkân verecek bir “basitleştirme” ve “sadeleştirme” çabasıdır. Kapitalizmi o zamanlarda başaramayan ülkelere baktığımızda Weber’in teorisinin kapsam alanı geniştir; bugün için ise protestan olmadan insanların/ülkelerin kapitalist oluşları teoriyi sınırlar. Endüstri Devrimi’nin mutlak kapitalizmle sonuçlanacağını/sonuçlanmışlığını iddia etmek ise hiçbir dinde cüz-i iradeye verilen kıymet kadar kıymet vermeyen bir kaderciliktir. Bugünün Marxistlerinin kadere imanları zayıflamıştır ama yine de bir “entelektüel bekleyiş”leri söz konusudur.
Üretim araçlarının servet patlamasına verdiği imkânı, kapitalizmle denetlemek ve onu bir sisteme çevirmek Batı’nın temel karakteri olan rasyonelleştirme tekniğinden ibarettir. Protestanlık, tıpkı İncil’i dörtle sınırlamak, teslisi akideleştirmek v.s. türünden bir rasyonelleştirme sayılabilir. Batı tarihi ardı ardına kutsallaştırma ve rasyonelleştirmelerle doludur; kapitalizm de taşıdığı “Protestan Ruh” itibariyle önce rasyonelleştirilenin, sonra kutsallaştırılmasıdır. Kapitalizmin zorunlu bir uygarlık aşaması sayılması hem Weber, hem Marx’ın ortak tarih şemasına dayanmaktadır. Weber rasyonalizasyonun süreceği dışında bir gelecek ideali belirlemez. Marx ise, geleceğin dünyasını “ümmet bilinci”ne benzeyen bir “sınıf bilinci”ne havale eder, tarihî materyalizm “motivasyonel” bir temele dayanmaktadır. Her iki kanattan da yola çıkıldığında gördüğümüz, sadece kapitalist olamamanın değil, “batılı çerçevede bir kapitalist” olamamanın bugünün en önemli tartışma alanı olduğu gözükür. Dünya bütünüyle kapitalizmin işlettiği bir uygarlık makinesinin hegemonyasındadır ama yetmez; “Batılı gibi kapitalist” olmak, modern Kızılelma haline getirilmiştir.
Kapitalizmin cenderesine erken giren ülkelerin birbiriyle bütünlük arzeden askeri, siyasi ve ekonomik üstünlüğü, diğer ülkeleri komplekse sürüklemiştir. Bu kompleksin mukallit bir endüstrileşme ve silahlanma ile sonuçlanmasının nedeni, Batı’nın kendi dışındaki ülkeleri devlet zoruyla kapitalizm inşa etmeye zorlamasındandır. Bu sürecin istisnası yoktur, ülkeler arasında sadece geçmişlerinden kaynaklanan farklılıklar vardır. Kapitalist olmak yarışında kullanılan temel kavram çoğunlukla “şeref” kavramıdır. Ruth Benedict, Japon halkının samurailerde zirveye çıkan “şeref” kavramına verdiği olağanüstü kıymeti dile getirmiştir. Japon sanayileşmesi –ve dolayısıyla kapitalizmi- Protestanlığın yücelttiği “meslek” kavramına değil, irrasyonel bir kavram olan “şeref” kavramına dayanmaktadır. “Şerefli” Japon teknisyenler, Japon sanayisinin/mucizesinin kurucularıdır. “Meslek” kavramının yüceltilmesinde de dinî/motivasyonel değerler söz konusudur; bu değerlerin materyalist sonuçlar doğurması insanların/orta sınıfların ahlâkî değerleri nasıl ikiyüzlüce tasarruf ettiğiyle alakalıdır. Orijininin Batı olması anlamlıdır ama bugün için çok da önemli değildir, çünkü “şeref” kavramı, amansız bir servet yarışının sadece tortusu olarak kalmıştır. Samurai kılıçları, acar Japon zenginlerinin büyük paralarla evlerine bir kutsal biblo gibi asmaları, ikiyüzlülüğün uzantısıdır. Kapitalizm, insanlığı bazen korku ve baskıyla, bazen kanla ve savaşla “şerefli” bir ikiyüzlülüğe sürüklemiştir.
Erbakan, bir tür samurai ahlâkıyla “Önce ahlâk ve maneviyat” diye yola çıkan bir teknisyen olarak, Türkiye’nin çehresini büyük ölçüde değiştirmiştir. Teknisyenliği, gecikmeli de olsa ağır sanayi hamlesini gerçekleştirmeye yetmemiştir. Çünkü Japon devletinin değer verdiği “şerefli teknisyen” örneğine Türkiye’nin devlet iktidarı, kendine hasım saymayı tercih etmiştir. Devletin kendi işadamları ve askerî sivil bürokratları vardır; kendileri için en iyi olanı ne pahasına olursa olsun sürdürmek üzere konuşlanmıştır. Darbelerin arkasındaki gerçek güç bu stratejik konuşlanma konseptidir; dış destek, içerideki malzemenin kalite ve şahsiyetini değerlendirme tercihinden ibarettir. Özellikle 28 Şubat, darbe tekniği itibariyle bütün diğer darbelerin dayanağını sergileyici mahiyettedir asker, işadamı, sendika, mafya, medya en üst düzeyde tarihî bir işlev yerine getirmiştir. Kısa süren Erbakan hükümeti belki de Türkiye’nin en başarılı hükümet uygulamalarının gerçekleştiği dönemdir. 28 Şubat, böyle şeylere kıymet vermediğini bir defa daha gösteren tipik bir devlet refleksidir ve az olsun hükmümüz altında olsun sığlığına sahiptir. Ekonomiyi yarım ton kâğıtla çözeceğini düşünen; merkez bankasının darphanesi ile esnaf matbaasını karıştıran bir cehaletle baş etmek hakikaten zordur.
Erbakan’ın darbeyle uzaklaştırılmasının ideolojik gerekçesi olan irtica, kendilerini devletin sahibi görenlerin iktidarı kaybetme korkusunun kod adıdır. Korkunun esas kaynağı, ha deyince yüzde altmış beşlere varan bir orta sınıf karartısıdır. Devletin derinini temsil eden ve kullanan kadrolar; Milli Görüş’ün fikri derinliğinden değil, daima tabandaki demografik sathî genişliğinden ürkmüşlerdir. Bu marazlı bürokratik yapı, herşeyin en iyisini bildiğini zanneden, katolik ve militarist bir pozitivizmden beslenmiştir. Korkunun mezkûr orta sınıf hareketine engel olamadığı; tersine ve ciddi oranda “Önce ahlâk ve maneviyat” özetiyle sloganlaşan değerlerin samurai kılıcı gibi evlere asılmasıyla sonuçlandığını düşünüyorum. Tüketim biçimi ve davranışlarıyla benzerlerinden çok az farklar taşıyan yeni orta sınıflar, geçici bir durum değil, sosyolojik sabitedir; hareketli ve değiştirici bir olgudur.
Erbakan, kendi yakınında olan pekçoğu önemli mevkilerde de bulunmuş kadrolarının daima fevkinde bir liderdi. Bugün adeta “Terör Odağı” olmaktan yargılanan bir örgütü vatansever güç olarak takdim eden ve partisince tekzip görmeyen milli görüş eskilerinin haline bakınca düşündüğüm tek şey, Hoca’nın sahip olduğu samurai ahlâkından nasipsiz, kuru insanlar olduklarıdır. Elbette Milli Görüşçüler geniş bir kitledir ve iyi niyetli insanlar olduğundan kuşkum yok ama rakibe siyaseten muhalefetten başka bir özellik taşımayan hiçbir hareket, bugünün şartlarında fikir kulübü olmaktan ileri gitmez; susmayı ve bazen gitmeyi de bilmek “Önce ahlâk ve maneviyat”ın bir gereğidir. Ak Parti, çıkarılan gömleğin gövdesinde bıraktığı izleri uzun süre taşımıştır ve taşıyacaktır. İlerisi için ise, Cumhurbaşkanlığı seçiminde beşerî bir harita da çizen bir halk tercihini ve bu taban içindeki hareketliliğin kalıcı olduğunu anlamak gerekir. Eski rejim bakiyeleri, zorlarına da gitse bu duruma alışmalıdırlar.
Samurailerin batının silah teknolojisi yardımıyla devlet tarafından ortadan kaldırılışını anlatan bir Son Samurai filmi çekilmişti. O filmde Japon imparatoru, Son Samurai’nin hayatta kalan adamına nasıl öldüğünü soruyordu. Aldığı cevap “Nasıl yaşadıysa öyle öldü!” olmuştu. Erbakan Hoca’nın başucunda bulundurduğu teyemmüm kiremidi ve bu dünyadan göçmeden önce hastanede yapmış olduğu son toplantı; nasıl yaşadıysa öyle göçen bir şahsiyetin resmidir. Türk siyaseti bugünkü şeklini, onun harekete geçirdiği ve bugün merkeze yerleşen kitlelere borçludur. Rahmet diliyorum.

14 Şubat 2012 Salı

TERBİYESİZ UYGARLIK

Modern uygarlık, aslında bir uygarlık değil; uygarlıkları ve uygarlık arayışlarını bitiren bir makinedir. İnsan; değiştirme, kaderine rağmen dünyasını tanzim etme hayatiyetini yitirmiştir. Hayat: “Hayy” ile bağlantılıdır hem “can sahibi oluş” bildirir; hem de “fani değilmiş gibi” eşya üzerinde tasarruf gücüne işaret eder. Garip ve yakışıksız bir şekilde ortalık Türkçesinde hayat yerine ikame edilen “yaşam” (life) ise, sadece “can sahibi olarak sürülen ömür” anlamına gelmektedir.
Bizler sevdiğimiz birine “Hayatım!” dediğimizde öyle derin bir şey söylemiş oluyoruz ki, kifayet etmeyebilir ama tahkik ettiğim kadarıyla bu “ıstılah” birebir batı dillerinde yoktur. Tek başına “hayat”ı karşılayan kavramları (vital) vardır ama insanın kendi dışındaki bir varlıkla bütünleşmişliğini arzu ve eylem biçiminde bildiren “Hayatım!” terkibi yoktur. Yaşam sürer, hayat sürdürülür! Yaşam süren çoğul içinde tekildir; hayat sürdüren çokluk içinde tekliktir. Yaşamın hayat biçimine dönüşmesi için: İnsanın “kendi dışındaki” dünya -insanlar ve tabiat- ile birlikte yaşam sürmesi yetmez; “kendi dışındaki”ni içinden sürekli akan bir nehir gibi geçirerek derunîleştirmesi (içselleştirmesi) gerekir… Ki bu, sadece bir ömür (süre) değil, ömrün içini “kendi dışındaki”lere olan muamele ve muaşeret ile doldurma sürecidir. Bu sürecin adı eğitim, yani terbiyedir. Terbiye, belirleyici bir biçimde ilk çocukluk çağında mürebbiler (eğiticiler) ile olur; sonrasında ise kişinin kendisi ve çevresi fiilen işin içine girer.
Modern Makine (uygarlık/uygarlığı), hayatını kendi dişlilerine bağlamış/bağışlamış yaşamlar ister. Modern Makine’nin en ceberut dişlisi: Aydınlanma Çağı efsanesinden kotarılan, birbirine benzeyen ama birbirine “Hayatım!” diyemeyen bireyler imal eden eğitim kurumlarıdır…
Baskılar altında yaşasın özgürlük!
Falaka, medresenin (Ortaçağın) simgesi olarak anlatılırdı ve falakayı mekteplerden kaldıranlara şükran duymamız için törenler düzenlenirdi. Falaka tecrübem yok ama kaç kez kafama orta parmakla “İngiliz tokmağı” yediğimi; avuçlarımın içine cetvelle vurulduğunu, hatta yüzüme, hiç suçum yokken lisede bayıltıcı bir tokat yediğimi çok iyi hatırlıyorum. Olsun yine de falakadan kurtulmuştuk! Dayak, aslında otoritenin hissettirilmesi içindir; asıl şiddet binlerce, milyonlarca, milyarlarca çocuğun “mecburi eğitim” ceberutluğuyla, en ufak bir sızmayı engellemek maksadıyla katı kurallarla yönetilmesidir. Modern eğitim kurumlarının birinci amacı eğitmek değil, yönetmektir; yönetmenin amacı ise modern iktidara/iktidarlara alışkanlık kazanmış “birey”ler yetiştirmektir.
Modern Makine’nin işlemeye başlamasından önce, okul yaygın değildir ve falaka yiyen öğrenci sayısı azdır; bugünün okullarında ise tam bir faciadır. Şiddeti dayakla sembolize etmek sahtekârlıktır; dayak bizzat şiddet değil, baskıyı hissettirmenin aracısı olarak eşsiz bir yere kavuşmuştur. Modern Makine’nin işletmecisi olan devletler, bazen de millîlik vasfıyla, bilimperestlik vasıtasıyla erken yaşlarda zaptettikleri bireyleri hem yönetirler, hem yönlendirirler. Baskı, tekil ve ahlak dışı kalmış yaşamları altüst etmiştir; okullar ve özellikle üniversiteler taciz, tecavüz ve diğer yüz kızartıcı hadiseler karşısında hem denetimsizdir, hem de ilgisizdirler. Taciz-tecavüz ahlakî boyutuyla değil; asayiş boyutuyla ve öğrenci şikâyet ettiğinde ele alındığı için, “namus” kelimesi bütün çağrışımları ile kapı dışarı edilmiştir.
El’an tek eğitim (terbiye) kurumu ailedir. Ailenin ise başı ciddi olarak beladadır, çünkü eğitim kurumlarına bağışlanan senelerin sayısı arttıkça, aileye “Hayatım!” sıcaklığıyla sarılanların sayısı azalmaktadır. Herşeye rağmen modern makine karşısında toplumlarda insanîlik ne kadar kalmışsa, eğitim kurumlarının etkisiyle değil, modern öncesi dönemlerden intikal eden terbiyevî tortuların uzantısıdır.
Dünya dönüyormuş
İlkokulda keşifler ve icatlar çağını anlatırken, öğretmenimiz dünyayı düz bir tepsi zanneden(!), öküzün boynuzları ile balığın sırtında farz edenlere verip veriştirmişti. Dünya yuvarlaktı ve güneşin etrafında dönen bir gezegendi. Modern bilim, konusunda hiçbir bilgisi olduğunu zannetmediğim öğretmen de zavallıydı ve karanlık çağlarla, karanlık insanlarla mücadele ediyordu; vecizelerle kafamıza kafamıza vura vura modern bilime/makineye mürid topluyordu. Bilim adına söylenen bir doğru; ahlakî iyiliği, estetik güzelliği tek başına temsil ediyor, silip süpürüyordu. Sırlarına vakıf olduğumuz dünya, top gibi dönen ve bizlere hammaddeler sunan alelade bir yerdi.
Mahallenin ihtiyarlarından hâlâ dünyayı tepsi biçiminde sananlar vardı ve bugün bile kafamda muhafaza ederim resimlerini. Onlar karanlık(!) adamlardandı ama “Kurdun, kuşun dağın taşın hakkı vardır; onlar bize emanettir!” derlerdi. Bu cümle, başlı başına terbiyedir, insan insan diye diye insanlığın nasıyesini bozan hümanizm ile mukayese edilemeyecek kadar da insanîdir. “Yahu, sen de hiç mi insanlık yoktur!” ifadesinde, “insanlık” denilen şey bütün güzel ahlak özelliklerine vurgu yapar. “İnsanlık” vurgusu, insanı merkezi alan bir yaşamı değil, kendi dışındakilere sorumluluk taşıyan bir hayatı vurgular. Bir hayvanı kırbaçlayana da, bir ırmağı kirletene de “Yahu, sende hiç mi insanlık yoktur!” denilebilmektedir. Hümanizm, insanlara değil, tekil bireylere, bireylerin özgürlüğüne vurgu yapar; buradan gezegen gibi kendi etrafında dönerken, toplumu/devleti döndüren bireyleşmeyi yüceltmeye geçiş kolay olmuştur.
“Bırakınız yapsınlar! Bırakınız geçsinler!”
Liberalizm, bireylerin maksimum hazza ulaşmaları için ideal sistemi, “Bırakınız!”a dayandırır. Aydınlanma Çağı hümanizminin, muktedirler tarafından sahaya yayılmış biçimi, rasyonele sığdırılan dünya, alışverişle bağlanan insan ilişkileridir. Doktriner liberalizmin kitlelerin sefaletiyle sonuçlanması, Modern Uygarlık Makine’sinin sosyalleştirilmiş devlete ihtiyacını hissettirmiştir. Merhameti inancının/tarihinin sayfalarından devşirerek zorla kitlelere kabul ettirmeye çalışan sosyalizm de, merhametin denetimli liberalizmle gerçekleşeceğini varsayan kapitalizm de hümanizmden gıdalanmıştır. Devletin üstlendiği en önemli görev, talimdir ve eğitim kurumları alenen yahut zımnen otoriter yollarla “alışverişçi birey”ler imal etmektir.
Merkez modern ülkelerde talim, rasyonel olarak yetiştirilenleri istihdam etmeyi de hedeflerken; Türkiye gibi ülkelerde istihdam ikinci plana itilmiş, ideolojik benimsetme amaçlı didaktik sertlik öne çıkarılmıştır. Çok sayıda okuryazara sahip olmak, üniversite mezunu sayısını süratle artırmak, batıda elde edilen maddi başarıyı yakalamaya yetmemiştir. Yanlışın bile doğru planlanıp uygulanmayışı, gelecek açısından arızalı makineye benzeyen ülkelerde ciddi sıkıntılara yol açmaktadır/açacaktır. Batıda iktidarlar modern makineye lazım olan enerjiyi temin etmenin dışında bireye bir özgürlük alanı bırakırken; pür-modernist ve mukallit ülkeler bireyin herşeyini istemektedirler.
Modern Makine’nin batılı işleyişinde birey çarkın bir parçasını oluşturmaktadır; bizde bireyden makineye kayıtsız şartsız biat istenir ve sadece yönetici iktidarın keyfine göre işlemesi için herşey denenir. En büyük korku, eğitim kurumlarından makineye biati reddedenlerin çıkmasıdır. Bu korku devletten büyük ölçekli nemalanmayı kaybetme korkusunu da barındırmaktadır. Eğitim kurumlarımızın elli yıllık müfredatı, modern makineye inanan ama makinenin kendisine ait olmasını isteyen bir uygulamanın tarihi vesikasıdır. Demokrasi-faşizm metriksi denilebilecek darbeye açık yönetimin eğitimdeki görünümü, “müsaadeli bireyleşme”dir. Batıdaki uygulamalar fabrika ya da devlet dairesinde “Yaşam”ı istimlâk eder ama teorik de olsa hayata (yaşamın içini doldurmaya- serbest zamanlarda izin verir; bizde ise serbest zamanlara da müdahale etmek suretiyle “hayat”a hak tanınmaz. Askeri darbeler tastamam bunun göstergesidir. Bütün darbeler okul, darbeciler de disiplinli birer öğretmen gibi davranmışlardır. Kenan Evren, her gittiği yerde cahil halka “aydınlanma” yolunu anlatmış, cahil halka ilim yolunu(!) göstermiştir. 12 Eylül serttir ama öğretmenlik uygulaması nisbeten yumuşaktır; 28 Şubat ise demokrasiyi falakaya yatırarak terbiye etmek isteyen kaba, tehditkâr yarı gardiyan öğretmenler devridir.
Türkiye’de liberal olarak anılanların liberal bir omurgaları olmayışı, bir kez olsun modern makine konusunda tek bir eleştiri getirmeyişlerinden anlaşılmaktadır. Hümanizm’in hâlâ liberal yazarlarca insanı sevme, insanîlik filan gibi anlaşılıyor oluşu ise tam bir faciadır. Şu an ise istenilecek şeyin, insanlara serbest zaman ve mektep vasıtasıyla sisteme bağışlanmış yaşamlarının içini doldurma imkânının genişletilmesinden ibaret olduğunu düşünüyorum. Çünkü az sayıda da olsa hayat sahibi insan, her toplumun hakiki garantörüdür.
Sonuç: Hayat mayat diyorlar
Modern eğitim anlayışı, bütün ülkelerde tatbikat alanı bulmakta, resmî destek görmekte ve cebrilik içermektedir. Hümanistik iddiaya dayandırılarak, modern makineye uyumlu bir insan modelini bütün insanlara benimsetmek okulların temel aracıdır. Model, belirlenmiş bir “life stil” yani “yaşam tarzı”na mecburdur; “Hayatım!” diyebileceği bir dış dünyaya açılması, iletişim kurması zorlaşmıştır. Az sayıda “hayat” sahibi insan eğitim kurumunun değil, aile vasıtasıyla gelenekten devralınan terbiyevi değerler sayesindedir ve bu az sayıdaki insanın yükü giderek artmaktadır.
İnsanı merkeze alan dünya görüşü, öyle bir makine inşa etmiştir ki, insanî incelik gibi gözüken davranışlar bile zımnında “life stil”i sürdürme ve yükseltmeyi hedeflemiştir. Mesela: Çevreci akımlar ve örgütler, yaşamlarının riske girişini hissedişin kıvranışıdır; tabiata saygının tezahürü değildir. Modern bilim/eğitim: Hayalgücünü (geleceğe yönelmeyi) ve hafızayı (geçmişten getirileni) makinenin içine sokmamak için tasarlanmıştır; geriye sadece akıl kalmıştır. Aklın görevi ise bugün içinde maksimum hazzı yakalamaktır.
“Hayat mayat diyorlar
Benim gözüm mayatta
Hayatın eksiği var
Hayat eksik hayatta...”
Diyen şairimiz, “Hayat eksik hayatta!” dediği zamanlarda “yaşam” kelimesi icad edilmiş miydi hatırlamıyorum, edilmişse de herkesçe bilinmiyordu. O “mayat” ise hakiki anlamıyla, yazıya başlarken analiz maksadıyla zikrettiğimiz “Hayatım!”dan başka bir şey değildir. Artık bir yastığa baş koyanların bile birbirlerine “Hayatım” demekte zorluk çekiyor olmalılar; çünkü makinenin buyurduğu yaşam tarzı şerik istemez.