25 Eylül 2013 Çarşamba

MEDEEEEEEEEEEEEEEEEEETTT

Evet, ben Nasrettin Hoca’nın biliyorum ama çok maruf bir Ortadoğu fıkrasıdır. Hoca da tekrar ederek pekiştirmiştir. Bu gibi fıkralar, belli bir coğrafyaya ait karakterleri tasvir ettiği için önemli ve anlamlıdır. Üzerine konuşmaya değer.

Tacir, Şam’da alacağını alır, satacağını satar. Sonra hana gidip, devesine binip Kûfe’ye azm-i rah eder... Hancı ve fedaileri devenin kendilerinin olduğunu iddia ederek, taciri kapı dışarı ederler… Tacir, hancıyı Şam valiliğine kanmayıp kendini halife ilan eden Muaviye’ye şikâyet eder. Muaviye, “Deven buğra mıydı?” diye sorar. “Evet” der Kûfeli ve devenin müzekkerliğine delil olarak zekerini gösterir... Muaviye, yoldan çıkmış tebaasına dönerek, “Ey cemaat, ben burada bir maya görüyorum. Ne dersiniz?” diye sorar. Yezidin babasının korosu, “Mayadır yâ emir-el müminin!” mukabelesinde bulunur. “Ey Kûfeli, git (Hz.) Ali’ye söyle: Muaviye’nin buğrayı maya görecek kafar, gözünı hırs ve kin bürümüş binlerce leşkeri var. Hak’tan, hukuktan dem vurmasın!”

Tacir, eli boş ve perişan Kufeye dönmüş olabilir, Hz. Ali’ye o uğursuz ihtarı da iletmiş olabilir ama Haydar-ı kerrar olan serden geçer Hakk’tan geçmez.

Rollerin sahteleştiği bir zamanda…

Mürailiğin ve takiyyenin bugün kapitalizm denilen “hükmetme arzusu”nun hakiki kölelerinin ahlakı olduğu bir vasatta…

Zalimin mahkemede aklanabildiği, mazlumun hüküm giydiği dünyada…

Ayağımızı süçtürme ya Rabb-el âlemin…

Bu bugünün değil, insanın kadim ahvalidir. Habil: Alidir; Kâbil: Muaviye…

Bugünün farkı “çokyüzlü kişilik”in pazara ve sokağa hâkim tip oluşudur. Modern kent, modern hayat “kişilik” geliştirmeyi engeller, “kişilikli” olana da düşmandır. Çokyüzlülüğe yüzsüzlük de denilebilir.

Hatta hükmetme arzusunu cici beylerin, onların ciciyye hanımlarının elinde, zaman zaman vahşi hayvanların seviyesine düştüğü görmekteyim. Koltuk, para, makam adeta hayvanların kendi hakimiyet alanlarını idrarlarıyla çizdiği gibi, “moderen mamo”lar da, koltuk ve daha çok da parayla çiziyorlar.

Alin size sağlam bir kapitalist tanımı, anti-kapitalist koltuğunda hakimiyet mıntıkası belirleyenler de mezkur yüzsüzlüğün, mütemmimidir….

Medeeeeeeeeeeeeeeeeeettt….

Bizim Sivas, 26 Eylül Perşembe

11 Eylül 2013 Çarşamba

KANUN HÜKMÜYLE ADAMLARA HİTABIMDIR

Avukata eskiden ihtiyacımız olmazdı, çünkü namuslu adamların kanunla işi olmaz. 
Aklım yetti yeteli kanunların sadece haksız iş yapanları cezalandırmalarının, haklılara hizmet etmediğinin farkındayım. Hırsız, arsız, yolsuz mutlaka kanunlara uygun bir namussuzluk yolu bulur ve namussuzluğunu da o şekilde gerçekleştirir. Mafya filmlerinden öğrendiğimiz şu ki: İş adamı, yüksek bürokrat, fiilen kanunsuz iş yapan mafya mensupları kanunsuz işlerini kanuna uydurmak için mutlaka bu oyunu iyi bilen avukatlara ihtiyaç hissederler.
O mafya filmleri daha ziyade batı ve hususen Amerika’ya mahsus bir hayat tarzını yansıtıyordu ama artık Türkiye’de öyle bir ülkedir. Kanun kuvvetiyle kanunsuz iş yapanlar, haksız çarklarına zarar gelir diye tedirginler. Basın, yani gazeteler, yani bu gazetelerdeki satılmamış namuslu yazarlar toplumlardaki haksızlıkları dile getirecek tek kuvvettir.
Haksızlıkları dile getirince ne olur?
Kanun kuvvetiyle kendilerini “büyük adam” hissedenler, derhal harekete geçerler, medya içerisinde daima var olan satılık ve kiralık kalemlerle, haksızlığın üzerine giden gazeteciyi yahut yazarı hedef alan bir kampanya başlatırlar. Aile hayatına el atarlar, bilgisayarlarına girerler, sosyal medyada yaptıklarını büyütece yatırırlar… Oralardan eğer bir şey bulurlarsa tehdit ve şantajla susturmaya çalışırlar, o da olmazsa sanal âlemdeki yazışmalarını, tam SS subayları gibi takibe alır ve “kanunen adam sayılma”nın gereğini yaparlar…
Yazar yahut muhabir bir kurumu eleştiriyorsa, artık karşısına kiralık ve satılık kalemler çıkmaktadır. Çünkü artık öyle gazeteciler vardır ki, peçeteci hükmündedir, gazete kağıdı onların peçetesidir, patronlarının pisliklerini silerler. Hatırlarsınız, bizzat benim de başıma gelmişti, bir kurumu eleştirmiştim, birileri beni kuruma ihbar edip, cezalandırılmamı talep etmişlerdi. Olur, bütün bunlar olur ve olağandır…
Bana olağan gelmeyen şey haksızlıklara siyasetçilerin ve fiilen dava açması gereken mercilerin bigâne kalışıdır. Haksız uygulamalardan o zaman sayın bakanlar, müsteşarlar, genel müdürler vs. gibi şahısların da haberi vardır, hatta çıkar beraberliği vardır. Bunu ihtimal dışı görürüm ama muhtemel olan bu zevatın sadece koltuklarını dolduramayışı ve bu yüzden maslahatçılıkla idare ederek geleceklerini garantiye aldıklarıdır.
Öyle ise tam bir rezalet…
Ben, kendi adıma üzerime düşeni her durumda yapacağım; çünkü kalem, üzerine yemin edilen mübarek bir nesnedir. Eliniz kalem tutuyorsa sorumluluğunuzu yerine getirmelisiniz, ya da susacaksınız. Susmamayı tercih ettim, ederim. Sonucuna da katlanırım çünkü köle ahlakına sahip olup da kahramanlık şiiri yazan deyyuslarla işim olmaz.
Efendi olmanın gereğini de, bedelini de öderim…
Kanun hükmüyle adam olanlarla, kanun kuvvetiyle reculiyet sahibi olmaya çalışanlarla hesabı asla kapatmam, çünkü bu dünyada kapanan hiçbir hesap yoktur… İnsan bu dünyadan göçtükten sonra da defteri kapanmaz; iyinin iyiliği sürer, kötünün kötülüğü…
Artık Türkiye’de başka bir devre girdi, içinde yaşadığımız şehir de…
Bundan böyle namuslu insanların da avukata ihtiyacı olacak…
Haksızlığı ne miktar söyleyeceğimi, icabında ince ince söveceğimi belirlemek için önce avukata soracağım, sonra kanunen adam sayılanlara kanunun müsaade ettiği kadar… Anlarsın ya…

Sabah sabah, vira bismillah…

28 Ağustos 2013 Çarşamba

SURİYE VE MAZLUMLARI

Belki bu satırları okuduğunuzda Suriye’deki belli askerî hedefler müttefiklerce vurulmuş olacaktır.
Müttefikler: ABD ve İngiltere ve sair batı ülkeleri…
Bu müttefikler o veya bu vesileyle bir Ortadoğu ülkesini vurmaktadır. Vurduğu hedefler hep askerî hedefler değil ne yazık ki… ABD adeta savaş talimi yapar gibi öldürüyor, çalıyor, tecavüz ediyor, işkence ediyor… Irak bu konuda en kötü örnekti, zalim bir diktatörü bahane ederek Irak’a giren ABD oraya barış demokrasi götürmediği gibi, iç savaşların kucağında bıraktı ve çekildi.
Saddam iğrenç bir diktatördü, Beşşar Esed ondan da beter…
Kendi şehrini, tebaasını bombalayan bir devlet ve devlet başkanına merhamet edilmez…
ABD Irak’a saldırdığında tezkere çıkartmayarak bizi bu zalim müttefikin şerrinden kurtaran o günün parlamento kadrosunu daima minnetle yâd etmemiz gerekir. En azından Amerikan askerlerinin iğrenç fiillerine ortak olmadık, hiç olmazsa Irak halkının yüzüne bakabilecek yüzümüz var.
Saddam’ın ne zulümler işlediği unutulmaz ama lütfen ABD girdikten sonraki Irak’a bakın ve Saddam’a fatiha okuyun…
Şimdi yaklaşık aynı durum… Zalim bir diktatör ve kitlesel katliamlar var; biz zavallı dünyalılar zulmün tescilli markası ABD’den zulmü durdurmasını bekliyoruz…
Galiba zalim olan bizleriz; Amerika’da bize zulüm olarak gönderilen bir doğal afet…
Bizleriz derken bütün Ortadoğu/İslam ülkelerini kastediyorum…
Suriye’ye birkaç bomba atılır ama Esed gitse de, gitmese de sular durulmaz. Temennim demokratik seçime gitmeleri, mezheplerin ve etnik farklılıkların beraber yaşama azmini göstermeleridir. Bu insan malzemesiyle o kadar zor ki, bu zorluğu Türkiye’nin beşeri coğrafyasında yaşayan ve yaşananlardan biliyorum.
Zalimi/zalimleri gayet iyi tanıdık. Bizlerce sorulması, sorgulanması gereken mazlumluk ve mazlumlardır…
Mazlumlar bunu hak ettiler diyemeyiz elbette, insafsızlık olur…
Ama mazlum konumuna düşme nedenleri adil olmaları, dürüst olmaları, özetle kâmil manada müslüman olmaları mıdır?
Bu soru beni çok rahatsız ediyor…
Daha doğrusu verdiğim cevap rahatsız ediyor…

Sahi biz mazlumlar niceyiz?

Bizim Sivas, 28 Ağustos, 2013

20 Ağustos 2013 Salı

KOD ADI GEZİ-TE

Mahalli basının kuvvetinin elbette farkında olanlar var…
Daha doğrusu medyanın nelere kadir olduğunu görenler derslerini iyi öğrendiler…  Ayrıca Atlantik’in öbür yanında da müktesebat ve ufuklarını genişlettiler.
Müktesebat dediğim hile hurda işlerinde kullanılan teknik ve operasyonel bilgiler…
Ufukları nedir?
Kısadan söyleyelim iktidar… Yani para, yani makam, mansıp vs.
Din bu işin neresinde derseniz, katmadeğer olarak kullanılır tereddüdünüz olmasın. Katmadeğer ne kadar yüksek volümlü olursa, yalanlar da o kadar inandırıcı olur.
Basın artık gazete değil, yani kâğıt değil… İnternet icat olalı beri gazetecilik sanal âleme kaydı. Dev gibi gazeteler de elbette farkındalar ve internet âlemine de yuvalandılar. Oradan cümle âlemle paslaşıyor, hatta ülkelerin genetiğini okuyorlar.
Yanlış bir adlandırma olarak “Ulusal Basın” dedikleri çapraz ilişkiler malumunuzdur…  Candaş yandaş tartışmalarını boş verin, Mısırdaki Sisi Darbesinde medya kalemşorlarına bir bakın, medyanın yeni patronajını anlarsınız.
Parayı veren düdüğü çalar ve çoğu meşhur gazeteci-yazar da düdüktür.
Ama demokrasilerde sadece merkezi kuvvetlerin değil, sayı üstünlüğüyle taşranın üstünlüğü de giderek açığa çıkmıştır.
Lafı uzatmayalım taşra basını tüm dünyada ve yurtta keşfedilmiştir, müstakbel bir siyasi yapılanma için de birileri düğmeye basmıştır ve kanun kuvveti kullanılarak az çok ciddiyet arz eden gazetelere boyun eğdirilmiş, naylon gazeteler şirketler vasıtasıyla kartelleşmeye yönelmiştir. Evet, ebatları küçük ama gelecekte sağlayacağı çıkarların büyük olacağı hesaplanıyor. Eğmeyenler ise linç edilme yoluna gidilmektedir.
Okyanusun öbür yanının fedaileri, Alamut Kalesi’nin fedailerine benziyor.
Modern zamanların afyonu paradır, para ise kudret demektir.
Verirler sıradan bir muhbire yahut alt düzey bürokrata on lira; ki ona göre bu çok paradır. Muhbir de kendini gazeteciden sayarak muhabirliğe başlar.
Tabii burada on liraya tav olan muhbir, operasyonculara büyük çıkarlar ve siyasî güç sağlayacaktır.
Operasyon, gardiyan gibi bürokratlar eliyle uygulanır/uygulanmaktadır.
Dünya çok değişti çok, bizim şehir de… Lakin değişim hesaplar ve beklentiler doğrultusunda gerçekleşmeyebilir. Çoğu kere de öyle olmuştur.

Bu hesap da döner ve tezgâhçılar kıçının üzerine oturur. 

19 Ağustos 2013 Pazartesi

MECCANEN

Meccanen diye bir şey vardır sayın müdür…
Ve meccanen diye bir şey vardır saygıdeğer ortaklar…
Evet ortaksınız.
Belki en tepenizdeki umum müdürün temsilcisisiniz; ama ne olursa olsun kaderde, kıvançta, tasada ortaksınız. Akçalı işleri mi? Gizlidir ama sen de mustafasın yani: Seçilmiş, şehre gönderilmiş bir adamsın. Kimbilir, belki seni buraya gönderen kuvvet sırf şu yaptığın işleri yapmak için seçmiş ve göndermiştir. Sana git; şunlarla irtibata geç, şunlarla şirket ol, filan gazeteyi oku, falan otlangaçta köfte ye demişlerdir.
Olmayacak iş değil.
Şuna bak ulan!
Şehirdeki bazı bürokratlara beni soruyormuş… Hani kendisi ehli cemaat, ehl-i tarik, ehl-i salat, yani kurtulmuş bir adam, hem bu dünyada hem ahirette.
Ama bu şehir böyledir; dağdan gelenlerle, içimizdeki “birleşikler” el ele şirket halinde yaşarlar. Üstelik utanmadan her türlü pis işi de yapar ve akşam da “medrese” adını verdikleri apartman dairesinde hakk için(!) ders okurlar.
Evet, meccanen diye bir şey vardır; sizin asla bilemeyeceğiniz ve tadamayacağınız.
Ve herşeyin ötesinde dostluk diye bir şey vardır.
Herkes sizin gibi değildir yani müdür ve ortakları…
Ve herşeyin ötesinde sıradandan da aşağı bir düzeyde bu ilde saltanat süren iktidar mensupları. Bakanlar, milletvekilleri, başkanlar ve yamaklar… Bu hasta şehre hizmet eden sıradan hastabakıcı gibisiniz.
Söylediğim her şey meccanendi ve dostlukla ilgiliydi. E tabi eski dostlar müsabaka seyreder gibi yazdıklarımı okudular ama eski dost değil onlar; eskiden dosttular.
Bu tam bir güruhlaşma halidir işte bela da bu noktada gelir.
İşin garibi hesabı olan da bizimle görür.
Yiyenler, içenler, ortaklar, oynak ve kıvraklar yeni duruma göre konum belirleyerek yaşarlar.
Aslında bu adamlar, aha bu şehrin hem tarihi hem de talihidirler ve tabii gelecekleri de.

Hepinize hayırlı olsun…

MISIR İÇİN ANALİZ

Basınımızın güzide yazarları analiz yapıyor.
Güzidelerin yüzde yüze yakını da sahtekâr ve analizleri de sahtekarca… Kulaktan dolma ve “ordan burdan şurdan” okuyup üfürüyorlar. İçlerinden daha ilk gün İhvan'a şiddetten uzak durmayı tavsiye edenler bile oldu.
Bir de bu büyük gazetelerin her birinin televizyonu var; aynı meyanda yazılarını sözlü olarak oradan okuyorlar.
Hayır, Cengiz Çandar gibi malum birini kastetmiyorum; genel vasat bu.
Bir de analiz oluyor yazdıkları. Ulan bu yazdıklarınız malumat olarak ansiklopedilerde, hatta Google’da var. Sizden daha etkili ve daha sağlam istihbarata sahip ecnebi gazeteler de yazıyor. Peki, siz neyin analizini yapıyorsunuz?  Aslında “Kimin için yapıyorsunuz?” diye sormalıyım; çünkü isminizi kapatıp okuduğumda kim olduğunuzu, kime yazdığınızı anlayabiliyorum. Yani iddia edildiği gibi objektif filan değil, tam anlamıyla tarafsınız. Tabii evvela cüzdanınızdan tarafsınız asla sert cümle kurmaz, en vahim olayı bile kahve höpürdeterek yazarsınız. Bazıları için hatta büyük yazarsınız.
Mısır hakkında yazdıklarınızı utanç verici buldum… Şimdi tek tek örnek vermek istemem, versem de hiçbir anlamı yok, çünkü piyasa tam sizin piyasanız.
Mısır için analize değil, duaya ihtiyaç vardır.
Herşey o kadar net ki: Küfür tek millet, müslümanlar her açıdan zebun.

Allah, zalimlere fırsat vermesin!

17 Haziran 2013 Pazartesi

BAYRAĞI TÜKETMEK

Bayrak denilince çoğumuzun aklına gayr-ı ihtiyari Arif Nihat merhumun muhteşem şiiri gelir. O şiir, hamaset dozu yüksek törenlerde kabadayı ağzıyla okunduğunda bir burukluk duyar; naralar, gürültüler ve patırtılar içerisinde çarçur edilişine üzülürdüm. Her kelimesi samimi o nazımda şairlerin bazen nasıl meramlarını aşabilecek taşkın gönüllere sahip olduğuna örnek gösterilebilecek “Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım!” gibi mısralar da yok değildir. Ama ne olursa olsun Arif Nihat gönlü yüce bir insandır ve şiiri öyle inşat edilmemelidir. Düşündüm, söyleyemedim; işin içinde bayrak sevgisinden mahrum olmakla itham edilmek vardı, o tehlike elan da var. Başka ve belki daha mühim bir tehlike de işlerine geldiğinde hayatı en rasyonalistten daha irrasyonel bir biçimde aklın içine sığdırma gafletinden vazgeçmeyen radikal takılanların takıntılarıdır. Akıl nimeti sayesinde irrasyonel taraflarımın farkındayım ve bayrak şiirini adabınca dalgalandırmaya devam ediyorum.
Cehaletin hamasetle örtüştüğü ve örtüldüğü şu içinden geçtiğimiz günlerde kim nerede bir bayrak sallıyorsa, orada millî, hatta beynelmilel bir anlam taşıyan hilalin birlik için değil, bölücülük için kullandığına kesin kanaat getirdim. Bayrak sahibi olmak, onu taşımak, anlamak, değerlendirmek medeni bir şahsiyete sahip olmayı gerektirir. Atalarımız, herhalde her sabah yerinden kalkarak bugün kime bayrak sallamalıyım, aman işe gitmeden önce bayrağımı yanıma alayım da belki sallamak icap eder diye düşünmüyorlardı; çünkü edep, erkân, yol bilen medeni insanlardı. Galiba bizler de ilk çocukluk yıllarımızda “bayrak kaldırma”nın, “bayrak açma”nın, “bayrak sallama”nın muaşeretine az çok vakıftık; bohçalar içerisine konularak sandıklarda saklanan bayraklar olur olmaz çıkarılmazdı. Meydanlarda hilalin birleştirici manasına muhalif bir biçimde her vesileyle “bayrak şov” yapan güruhların hali ise medeniyet hanemizde bir aşınmayı resmetmektedir. Bayrak kaldırmak, bayrak açmak ciddi bir iştir; ya savaş ilan etmişsindir, ya isyan edilecek bir durum söz konusudur; bayrak açılır ve altında toplanılır, o dem senlik benlik biter.
Bayrak bir de düğünlerde kaldırılır; düğün evinin bacasına dikilerek, orada bir taze aile kurulduğunun müjdecisi ve toy işareti olarak dalgalanırdı. Çünkü aile, milletin küçük bir örneği ve nüvesidir. Bayrak, düğün bitene kadar durur; sonra gelin alayı gelini bayrakla kocasının evine kadar götürür ve bayrak itinayla sandığa koyulurdu. Gelin kocasının evine götürülürken bayrak bir yandan dalgalanır ve bir yandan da hep bir ağızdan salâvat-ı şerife getirilirdi. Bu yapılan işe de “Bayrağı salavatlamak” denilmekteydi. Bütün bu incelikler, düğünü olağanüstü güzellikte temaşası hoş bir merasime çevirmekte idi. Böylesi düğünlere bazı köylerimizde nadiren de olsa hâlâ rastlanmaktadır; pekçok renk ve incelik kaybolmaya yüz tutmuş; anlaşılmaz hale gelmiştir. Meşhur, Yemen ağıtının “Mızıka çalındı düğün mü sandın/Al yeşil bayrağı gelin mi sandın” mısraları, anlattığımız düğünlerin ve düğün bayrağının türküde yaşayan delilleridir.
Maalesef, bu ülkede post-modern namlı, deha ürünü psikolojik savaş tatbikatından sonra, sabah yerinden kalkan ne idüğü belirsiz ve çoğu marjinal fırkalar; ortodoks zümreleri kamu alanından, hatta kaldırımlardan sürmek için bayrağı bir taarruz aracı gibi kullanmaktadırlar. Bayrak istismarcılarının, hakikatte ne hilale muhabbetleri vardır, ne yıldıza; maksat, ülkesini gerçekten seven pekçok insanı bayraklar gölgesinde döverek, derin bölücülük yapmaktır. Şuursuz ve hesaba sığmaz tatbikatlar sayesinde halkın bir bölümü hilalden başka semboller aramak gafletine sürüklenmiştir. Gaflet gafleti körüklemiş beşeri haritamızda derin çatlaklar oluşmuştur. Bu kadarı yetmemiş olmalı ki, hâlâ her vesileyle “Cumhuriyet Mitingi” yahut “Özgürlüğe Çağrı” gibi psikolojik harp kokan cilalı adlarla toplanan güruhlar, mızrak uçlarına bayrak takarak birilerini “ötekileştirmek” çabasındadırlar.
Bayrak; vatan cidden tehlikedeyse, işgal yahut saldırı durumunda açılır ve herkes onun altında toplanarak birlik haline şahadet eder. Arif Nihat’ın o muhteşem mısralarıyla işte o anlarda bayrak gerçekten “Mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü/Kız kardeşimin gelinliği şehidimin son örtüsü…” olma manasıyla birebir örtüşür. O vakitler dışında siyasi niyetlerle bayrak açmak, bayrağın manasına kökten muhalif bir harekettir. Siyaseten “öteki” ilan ettiklerini yok etmeye azmetmiş kalabalıklar, miting meydanını terk ederler; bayrakları da muhtemelen torbalara doldurarak bir dahaki “meydan şov”için saklarlar. Ertesi gün gazetelerde “Yürüyüşte metrelerce bayrak kullanıldı!” yahut “Mitingde dev bayrak açıldı!” gibi manşetler boy gösterir. Böylesi mitinglerin niyetinin güç gösterisine yönelik birer şov olduğu bayrağın metrelerle, metrekarelerle ölçülmesinden bellidir. Birini çevirip “Hilal nedir?”, “Yıldız ne anlama gelir?” diye sorsanız, korkarım cevap yerine bayrak sapıyla dayak yersiniz, hatta linç bile ederler adamı; evet öylesine de sıkı ulusalcıdırlar. Bayrağı büyük ve çok gözükmek kastıyla bir kamuflaj aracı olarak kullanmak, ince hesaplarla ve ince hesaplara müteveccih geliştirilmiş soğuk bir savaş taktiğidir.
Milli maçlarda bile gereğinden fazla bayrak açmanın ve sallamanın bayrağı aleladeleştirmek olduğunu, sportmenlikle hamasetin bağdaşmadığını düşünüyorum. Milli maçlar şöyle dursun, Telsim-lenerek sektörel bir boyut kazanmış süper lig fanatikleri de artık, bayrağı rakip takımlara tehdit aracı gibi sallamakta, sıradan bir pelerin gibi sırtlarına dolamakta bir beis görmemektedir. Bir bayrak ancak bu kadar manasızlaştırılabilir ve ancak bu kadar saygısızca kullanılabilir. Hadi üretimini engelleyemezsiniz; yok mu yahu kanun kitaplarında bayrağın nasıl, nerede ve ne amaçla kullanılacağını tayin eden bir kanun? Biliyorum aslında böyle şeyler daha çok kanunla değil, edep ve terbiye ile alakalıdır ama bayrak istismarcıları ne edepten anlar, ne terbiyeden. En azından bu şımartılmış kalabalıkları cesaretlendirenlerin konu hakkında mutlaka derin derin düşünmelerini isterdim. Tabii sergilenen çirkinliği fark edebilecek basiretleri varsa.
Memlekette o kadar sahte bayraktar türedi ki, birgün gerçekten bayrak açmak ve onun maneviyatı altında toplanmak lazım geldiğinde hakikisini bulmakta zorluk çekeriz diye de kaygılanırım.