Evet, ben Nasrettin Hoca’nın biliyorum ama çok maruf bir Ortadoğu fıkrasıdır. Hoca da tekrar ederek pekiştirmiştir. Bu gibi fıkralar, belli bir coğrafyaya ait karakterleri tasvir ettiği için önemli ve anlamlıdır. Üzerine konuşmaya değer.
Tacir, Şam’da alacağını alır, satacağını satar. Sonra hana gidip, devesine binip Kûfe’ye azm-i rah eder... Hancı ve fedaileri devenin kendilerinin olduğunu iddia ederek, taciri kapı dışarı ederler… Tacir, hancıyı Şam valiliğine kanmayıp kendini halife ilan eden Muaviye’ye şikâyet eder. Muaviye, “Deven buğra mıydı?” diye sorar. “Evet” der Kûfeli ve devenin müzekkerliğine delil olarak zekerini gösterir... Muaviye, yoldan çıkmış tebaasına dönerek, “Ey cemaat, ben burada bir maya görüyorum. Ne dersiniz?” diye sorar. Yezidin babasının korosu, “Mayadır yâ emir-el müminin!” mukabelesinde bulunur. “Ey Kûfeli, git (Hz.) Ali’ye söyle: Muaviye’nin buğrayı maya görecek kafar, gözünı hırs ve kin bürümüş binlerce leşkeri var. Hak’tan, hukuktan dem vurmasın!”
Tacir, eli boş ve perişan Kufeye dönmüş olabilir, Hz. Ali’ye o uğursuz ihtarı da iletmiş olabilir ama Haydar-ı kerrar olan serden geçer Hakk’tan geçmez.
Rollerin sahteleştiği bir zamanda…
Mürailiğin ve takiyyenin bugün kapitalizm denilen “hükmetme arzusu”nun hakiki kölelerinin ahlakı olduğu bir vasatta…
Zalimin mahkemede aklanabildiği, mazlumun hüküm giydiği dünyada…
Ayağımızı süçtürme ya Rabb-el âlemin…
Bu bugünün değil, insanın kadim ahvalidir. Habil: Alidir; Kâbil: Muaviye…
Bugünün farkı “çokyüzlü kişilik”in pazara ve sokağa hâkim tip oluşudur. Modern kent, modern hayat “kişilik” geliştirmeyi engeller, “kişilikli” olana da düşmandır. Çokyüzlülüğe yüzsüzlük de denilebilir.
Hatta hükmetme arzusunu cici beylerin, onların ciciyye hanımlarının elinde, zaman zaman vahşi hayvanların seviyesine düştüğü görmekteyim. Koltuk, para, makam adeta hayvanların kendi hakimiyet alanlarını idrarlarıyla çizdiği gibi, “moderen mamo”lar da, koltuk ve daha çok da parayla çiziyorlar.
Alin size sağlam bir kapitalist tanımı, anti-kapitalist koltuğunda hakimiyet mıntıkası belirleyenler de mezkur yüzsüzlüğün, mütemmimidir….
Medeeeeeeeeeeeeeeeeeettt….
Bizim Sivas, 26 Eylül Perşembe
25 Eylül 2013 Çarşamba
11 Eylül 2013 Çarşamba
KANUN HÜKMÜYLE ADAMLARA HİTABIMDIR
Avukata
eskiden ihtiyacımız olmazdı, çünkü namuslu adamların kanunla işi olmaz.
Aklım
yetti yeteli kanunların sadece haksız iş yapanları cezalandırmalarının,
haklılara hizmet etmediğinin farkındayım. Hırsız, arsız, yolsuz mutlaka
kanunlara uygun bir namussuzluk yolu bulur ve namussuzluğunu da o şekilde
gerçekleştirir. Mafya filmlerinden öğrendiğimiz şu ki: İş adamı, yüksek
bürokrat, fiilen kanunsuz iş yapan mafya mensupları kanunsuz işlerini kanuna
uydurmak için mutlaka bu oyunu iyi bilen avukatlara ihtiyaç hissederler.
O mafya
filmleri daha ziyade batı ve hususen Amerika’ya mahsus bir hayat tarzını
yansıtıyordu ama artık Türkiye’de öyle bir ülkedir. Kanun kuvvetiyle kanunsuz
iş yapanlar, haksız çarklarına zarar gelir diye tedirginler. Basın, yani
gazeteler, yani bu gazetelerdeki satılmamış namuslu yazarlar toplumlardaki
haksızlıkları dile getirecek tek kuvvettir.
Haksızlıkları
dile getirince ne olur?
Kanun
kuvvetiyle kendilerini “büyük adam” hissedenler, derhal harekete geçerler,
medya içerisinde daima var olan satılık ve kiralık kalemlerle, haksızlığın
üzerine giden gazeteciyi yahut yazarı hedef alan bir kampanya başlatırlar. Aile
hayatına el atarlar, bilgisayarlarına girerler, sosyal medyada yaptıklarını büyütece
yatırırlar… Oralardan eğer bir şey bulurlarsa tehdit ve şantajla susturmaya
çalışırlar, o da olmazsa sanal âlemdeki yazışmalarını, tam SS subayları gibi
takibe alır ve “kanunen adam sayılma”nın gereğini yaparlar…
Yazar yahut
muhabir bir kurumu eleştiriyorsa, artık karşısına kiralık ve satılık kalemler
çıkmaktadır. Çünkü artık öyle gazeteciler vardır ki, peçeteci hükmündedir,
gazete kağıdı onların peçetesidir, patronlarının pisliklerini silerler. Hatırlarsınız,
bizzat benim de başıma gelmişti, bir kurumu eleştirmiştim, birileri beni kuruma
ihbar edip, cezalandırılmamı talep etmişlerdi. Olur, bütün bunlar olur ve
olağandır…
Bana olağan
gelmeyen şey haksızlıklara siyasetçilerin ve fiilen dava açması gereken
mercilerin bigâne kalışıdır. Haksız uygulamalardan o zaman sayın bakanlar,
müsteşarlar, genel müdürler vs. gibi şahısların da haberi vardır, hatta çıkar
beraberliği vardır. Bunu ihtimal dışı görürüm ama muhtemel olan bu zevatın
sadece koltuklarını dolduramayışı ve bu yüzden maslahatçılıkla idare ederek
geleceklerini garantiye aldıklarıdır.
Öyle ise tam
bir rezalet…
Ben, kendi
adıma üzerime düşeni her durumda yapacağım; çünkü kalem, üzerine yemin edilen
mübarek bir nesnedir. Eliniz kalem tutuyorsa sorumluluğunuzu yerine
getirmelisiniz, ya da susacaksınız. Susmamayı tercih ettim, ederim. Sonucuna da
katlanırım çünkü köle ahlakına sahip olup da kahramanlık şiiri yazan
deyyuslarla işim olmaz.
Efendi
olmanın gereğini de, bedelini de öderim…
Kanun
hükmüyle adam olanlarla, kanun kuvvetiyle reculiyet sahibi olmaya çalışanlarla
hesabı asla kapatmam, çünkü bu dünyada kapanan hiçbir hesap yoktur… İnsan bu
dünyadan göçtükten sonra da defteri kapanmaz; iyinin iyiliği sürer, kötünün
kötülüğü…
Artık
Türkiye’de başka bir devre girdi, içinde yaşadığımız şehir de…
Bundan böyle
namuslu insanların da avukata ihtiyacı olacak…
Haksızlığı ne
miktar söyleyeceğimi, icabında ince ince söveceğimi belirlemek için önce
avukata soracağım, sonra kanunen adam sayılanlara kanunun müsaade ettiği kadar…
Anlarsın ya…
Sabah sabah,
vira bismillah…
28 Ağustos 2013 Çarşamba
SURİYE VE MAZLUMLARI
Belki bu satırları okuduğunuzda Suriye’deki belli askerî hedefler
müttefiklerce vurulmuş olacaktır.
Müttefikler: ABD ve İngiltere ve sair batı ülkeleri…
Bu müttefikler o veya bu vesileyle bir Ortadoğu ülkesini vurmaktadır.
Vurduğu hedefler hep askerî hedefler değil ne yazık ki… ABD adeta savaş talimi
yapar gibi öldürüyor, çalıyor, tecavüz ediyor, işkence ediyor… Irak bu konuda
en kötü örnekti, zalim bir diktatörü bahane ederek Irak’a giren ABD oraya barış
demokrasi götürmediği gibi, iç savaşların kucağında bıraktı ve çekildi.
Saddam iğrenç bir diktatördü, Beşşar Esed ondan da beter…
Kendi şehrini, tebaasını bombalayan bir devlet ve devlet başkanına
merhamet edilmez…
ABD Irak’a saldırdığında tezkere çıkartmayarak bizi bu zalim müttefikin
şerrinden kurtaran o günün parlamento kadrosunu daima minnetle yâd etmemiz
gerekir. En azından Amerikan askerlerinin iğrenç fiillerine ortak olmadık, hiç
olmazsa Irak halkının yüzüne bakabilecek yüzümüz var.
Saddam’ın ne zulümler işlediği unutulmaz ama lütfen ABD girdikten
sonraki Irak’a bakın ve Saddam’a fatiha okuyun…
Şimdi yaklaşık aynı durum… Zalim bir diktatör ve kitlesel katliamlar
var; biz zavallı dünyalılar zulmün tescilli markası ABD’den zulmü durdurmasını
bekliyoruz…
Galiba zalim olan bizleriz; Amerika’da bize zulüm olarak gönderilen
bir doğal afet…
Bizleriz derken bütün Ortadoğu/İslam ülkelerini kastediyorum…
Suriye’ye birkaç bomba atılır ama Esed gitse de, gitmese de sular
durulmaz. Temennim demokratik seçime gitmeleri, mezheplerin ve etnik farklılıkların
beraber yaşama azmini göstermeleridir. Bu insan malzemesiyle o kadar zor ki, bu
zorluğu Türkiye’nin beşeri coğrafyasında yaşayan ve yaşananlardan biliyorum.
Zalimi/zalimleri gayet iyi tanıdık. Bizlerce sorulması, sorgulanması
gereken mazlumluk ve mazlumlardır…
Mazlumlar bunu hak ettiler diyemeyiz elbette, insafsızlık olur…
Ama mazlum konumuna düşme nedenleri adil olmaları, dürüst olmaları,
özetle kâmil manada müslüman olmaları mıdır?
Bu soru beni çok rahatsız ediyor…
Daha doğrusu verdiğim cevap rahatsız ediyor…
Sahi biz mazlumlar niceyiz?
Bizim Sivas, 28 Ağustos, 2013
20 Ağustos 2013 Salı
KOD ADI GEZİ-TE
Mahalli
basının kuvvetinin elbette farkında olanlar var…
Daha doğrusu
medyanın nelere kadir olduğunu görenler derslerini iyi öğrendiler… Ayrıca Atlantik’in öbür yanında da müktesebat
ve ufuklarını genişlettiler.
Müktesebat
dediğim hile hurda işlerinde kullanılan teknik ve operasyonel bilgiler…
Ufukları
nedir?
Kısadan
söyleyelim iktidar… Yani para, yani makam, mansıp vs.
Din bu işin
neresinde derseniz, katmadeğer olarak kullanılır tereddüdünüz olmasın.
Katmadeğer ne kadar yüksek volümlü olursa, yalanlar da o kadar inandırıcı olur.
Basın artık
gazete değil, yani kâğıt değil… İnternet icat olalı beri gazetecilik sanal âleme
kaydı. Dev gibi gazeteler de elbette farkındalar ve internet âlemine de
yuvalandılar. Oradan cümle âlemle paslaşıyor, hatta ülkelerin genetiğini
okuyorlar.
Yanlış bir
adlandırma olarak “Ulusal Basın” dedikleri çapraz ilişkiler malumunuzdur… Candaş yandaş tartışmalarını boş verin,
Mısırdaki Sisi Darbesinde medya kalemşorlarına bir bakın, medyanın yeni
patronajını anlarsınız.
Parayı veren
düdüğü çalar ve çoğu meşhur gazeteci-yazar da düdüktür.
Ama demokrasilerde
sadece merkezi kuvvetlerin değil, sayı üstünlüğüyle taşranın üstünlüğü de
giderek açığa çıkmıştır.
Lafı
uzatmayalım taşra basını tüm dünyada ve yurtta keşfedilmiştir, müstakbel bir
siyasi yapılanma için de birileri düğmeye basmıştır ve kanun kuvveti
kullanılarak az çok ciddiyet arz eden gazetelere boyun eğdirilmiş, naylon
gazeteler şirketler vasıtasıyla kartelleşmeye yönelmiştir. Evet, ebatları küçük
ama gelecekte sağlayacağı çıkarların büyük olacağı hesaplanıyor. Eğmeyenler ise
linç edilme yoluna gidilmektedir.
Okyanusun
öbür yanının fedaileri, Alamut Kalesi’nin fedailerine benziyor.
Modern
zamanların afyonu paradır, para ise kudret demektir.
Verirler
sıradan bir muhbire yahut alt düzey bürokrata on lira; ki ona göre bu çok
paradır. Muhbir de kendini gazeteciden sayarak muhabirliğe başlar.
Tabii burada
on liraya tav olan muhbir, operasyonculara büyük çıkarlar ve siyasî güç
sağlayacaktır.
Operasyon,
gardiyan gibi bürokratlar eliyle uygulanır/uygulanmaktadır.
Dünya çok
değişti çok, bizim şehir de… Lakin değişim hesaplar ve beklentiler
doğrultusunda gerçekleşmeyebilir. Çoğu kere de öyle olmuştur.
Bu hesap da
döner ve tezgâhçılar kıçının üzerine oturur.
19 Ağustos 2013 Pazartesi
MECCANEN
Meccanen
diye bir şey vardır sayın müdür…
Ve meccanen
diye bir şey vardır saygıdeğer ortaklar…
Evet
ortaksınız.
Belki en
tepenizdeki umum müdürün temsilcisisiniz; ama ne olursa olsun kaderde,
kıvançta, tasada ortaksınız. Akçalı işleri mi? Gizlidir ama sen de mustafasın yani:
Seçilmiş, şehre gönderilmiş bir adamsın. Kimbilir, belki seni buraya gönderen
kuvvet sırf şu yaptığın işleri yapmak için seçmiş ve göndermiştir. Sana git;
şunlarla irtibata geç, şunlarla şirket ol, filan gazeteyi oku, falan otlangaçta
köfte ye demişlerdir.
Olmayacak iş
değil.
Şuna bak
ulan!
Şehirdeki
bazı bürokratlara beni soruyormuş… Hani kendisi ehli cemaat, ehl-i tarik, ehl-i
salat, yani kurtulmuş bir adam, hem bu dünyada hem ahirette.
Ama bu şehir
böyledir; dağdan gelenlerle, içimizdeki “birleşikler” el ele şirket halinde
yaşarlar. Üstelik utanmadan her türlü pis işi de yapar ve akşam da “medrese”
adını verdikleri apartman dairesinde hakk için(!) ders okurlar.
Evet,
meccanen diye bir şey vardır; sizin asla bilemeyeceğiniz ve tadamayacağınız.
Ve herşeyin
ötesinde dostluk diye bir şey vardır.
Herkes sizin
gibi değildir yani müdür ve ortakları…
Ve herşeyin
ötesinde sıradandan da aşağı bir düzeyde bu ilde saltanat süren iktidar
mensupları. Bakanlar, milletvekilleri, başkanlar ve yamaklar… Bu hasta şehre
hizmet eden sıradan hastabakıcı gibisiniz.
Söylediğim
her şey meccanendi ve dostlukla ilgiliydi. E tabi eski dostlar müsabaka
seyreder gibi yazdıklarımı okudular ama eski dost değil onlar; eskiden
dosttular.
Bu tam bir
güruhlaşma halidir işte bela da bu noktada gelir.
İşin garibi
hesabı olan da bizimle görür.
Yiyenler,
içenler, ortaklar, oynak ve kıvraklar yeni duruma göre konum belirleyerek
yaşarlar.
Aslında bu
adamlar, aha bu şehrin hem tarihi hem de talihidirler ve tabii gelecekleri de.
Hepinize
hayırlı olsun…
MISIR İÇİN ANALİZ
Basınımızın
güzide yazarları analiz yapıyor.
Güzidelerin
yüzde yüze yakını da sahtekâr ve analizleri de sahtekarca… Kulaktan dolma ve “ordan
burdan şurdan” okuyup üfürüyorlar. İçlerinden daha ilk gün İhvan'a şiddetten uzak durmayı tavsiye edenler bile oldu.
Bir de bu
büyük gazetelerin her birinin televizyonu var; aynı meyanda yazılarını sözlü
olarak oradan okuyorlar.
Hayır,
Cengiz Çandar gibi malum birini kastetmiyorum; genel vasat bu.
Bir de
analiz oluyor yazdıkları. Ulan bu yazdıklarınız malumat olarak
ansiklopedilerde, hatta Google’da var. Sizden daha etkili ve daha sağlam istihbarata
sahip ecnebi gazeteler de yazıyor. Peki, siz neyin analizini yapıyorsunuz? Aslında “Kimin için yapıyorsunuz?” diye
sormalıyım; çünkü isminizi kapatıp okuduğumda kim olduğunuzu, kime yazdığınızı
anlayabiliyorum. Yani iddia edildiği gibi objektif filan değil, tam anlamıyla
tarafsınız. Tabii evvela cüzdanınızdan tarafsınız asla sert cümle kurmaz, en
vahim olayı bile kahve höpürdeterek yazarsınız. Bazıları için hatta büyük
yazarsınız.
Mısır
hakkında yazdıklarınızı utanç verici buldum… Şimdi tek tek örnek vermek
istemem, versem de hiçbir anlamı yok, çünkü piyasa tam sizin piyasanız.
Mısır için
analize değil, duaya ihtiyaç vardır.
Herşey o
kadar net ki: Küfür tek millet, müslümanlar her açıdan zebun.
Allah,
zalimlere fırsat vermesin!
17 Haziran 2013 Pazartesi
BAYRAĞI TÜKETMEK
Bayrak denilince çoğumuzun
aklına gayr-ı ihtiyari Arif Nihat merhumun muhteşem şiiri gelir. O şiir,
hamaset dozu yüksek törenlerde kabadayı ağzıyla okunduğunda bir burukluk duyar;
naralar, gürültüler ve patırtılar içerisinde çarçur edilişine üzülürdüm. Her kelimesi
samimi o nazımda şairlerin bazen nasıl meramlarını aşabilecek taşkın gönüllere
sahip olduğuna örnek gösterilebilecek “Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını
bozacağım!” gibi mısralar da yok değildir. Ama ne olursa olsun Arif Nihat gönlü
yüce bir insandır ve şiiri öyle inşat edilmemelidir. Düşündüm, söyleyemedim; işin
içinde bayrak sevgisinden mahrum olmakla itham edilmek vardı, o tehlike elan da
var. Başka ve belki daha mühim bir tehlike de işlerine geldiğinde hayatı en
rasyonalistten daha irrasyonel bir biçimde aklın içine sığdırma gafletinden
vazgeçmeyen radikal takılanların takıntılarıdır. Akıl nimeti sayesinde irrasyonel
taraflarımın farkındayım ve bayrak şiirini adabınca dalgalandırmaya devam ediyorum.
Cehaletin hamasetle örtüştüğü
ve örtüldüğü şu içinden geçtiğimiz günlerde kim nerede bir bayrak sallıyorsa,
orada millî, hatta beynelmilel bir anlam taşıyan hilalin birlik için değil,
bölücülük için kullandığına kesin kanaat getirdim. Bayrak sahibi olmak, onu
taşımak, anlamak, değerlendirmek medeni bir şahsiyete sahip olmayı gerektirir. Atalarımız,
herhalde her sabah yerinden kalkarak bugün kime bayrak sallamalıyım, aman işe
gitmeden önce bayrağımı yanıma alayım da belki sallamak icap eder diye
düşünmüyorlardı; çünkü edep, erkân, yol bilen medeni insanlardı. Galiba bizler
de ilk çocukluk yıllarımızda “bayrak kaldırma”nın, “bayrak açma”nın, “bayrak
sallama”nın muaşeretine az çok vakıftık; bohçalar içerisine konularak
sandıklarda saklanan bayraklar olur olmaz çıkarılmazdı. Meydanlarda hilalin
birleştirici manasına muhalif bir biçimde her vesileyle “bayrak şov” yapan
güruhların hali ise medeniyet hanemizde bir aşınmayı resmetmektedir. Bayrak
kaldırmak, bayrak açmak ciddi bir iştir; ya savaş ilan etmişsindir, ya isyan
edilecek bir durum söz konusudur; bayrak açılır ve altında toplanılır, o dem senlik
benlik biter.
Bayrak bir de düğünlerde
kaldırılır; düğün evinin bacasına dikilerek, orada bir taze aile kurulduğunun
müjdecisi ve toy işareti olarak dalgalanırdı. Çünkü aile, milletin küçük bir
örneği ve nüvesidir. Bayrak, düğün bitene kadar durur; sonra gelin alayı gelini
bayrakla kocasının evine kadar götürür ve bayrak itinayla sandığa koyulurdu.
Gelin kocasının evine götürülürken bayrak bir yandan dalgalanır ve bir yandan
da hep bir ağızdan salâvat-ı şerife getirilirdi. Bu yapılan işe de “Bayrağı
salavatlamak” denilmekteydi. Bütün bu incelikler, düğünü olağanüstü güzellikte
temaşası hoş bir merasime çevirmekte idi. Böylesi düğünlere bazı köylerimizde
nadiren de olsa hâlâ rastlanmaktadır; pekçok renk ve incelik kaybolmaya yüz
tutmuş; anlaşılmaz hale gelmiştir. Meşhur, Yemen ağıtının “Mızıka çalındı düğün
mü sandın/Al yeşil bayrağı gelin mi sandın” mısraları, anlattığımız düğünlerin
ve düğün bayrağının türküde yaşayan delilleridir.
Maalesef, bu ülkede post-modern
namlı, deha ürünü psikolojik savaş tatbikatından sonra, sabah yerinden kalkan
ne idüğü belirsiz ve çoğu marjinal fırkalar; ortodoks zümreleri kamu alanından,
hatta kaldırımlardan sürmek için bayrağı bir taarruz aracı gibi
kullanmaktadırlar. Bayrak istismarcılarının, hakikatte ne hilale muhabbetleri
vardır, ne yıldıza; maksat, ülkesini gerçekten seven pekçok insanı bayraklar
gölgesinde döverek, derin bölücülük yapmaktır. Şuursuz ve hesaba sığmaz
tatbikatlar sayesinde halkın bir bölümü hilalden başka semboller aramak
gafletine sürüklenmiştir. Gaflet gafleti körüklemiş beşeri haritamızda derin
çatlaklar oluşmuştur. Bu kadarı yetmemiş olmalı ki, hâlâ her vesileyle
“Cumhuriyet Mitingi” yahut “Özgürlüğe Çağrı” gibi psikolojik harp kokan cilalı
adlarla toplanan güruhlar, mızrak uçlarına bayrak takarak birilerini
“ötekileştirmek” çabasındadırlar.
Bayrak; vatan cidden
tehlikedeyse, işgal yahut saldırı durumunda açılır ve herkes onun altında
toplanarak birlik haline şahadet eder. Arif Nihat’ın o muhteşem mısralarıyla
işte o anlarda bayrak gerçekten “Mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü/Kız
kardeşimin gelinliği şehidimin son örtüsü…” olma manasıyla birebir örtüşür. O
vakitler dışında siyasi niyetlerle bayrak açmak, bayrağın manasına kökten
muhalif bir harekettir. Siyaseten “öteki” ilan ettiklerini yok etmeye azmetmiş
kalabalıklar, miting meydanını terk ederler; bayrakları da muhtemelen torbalara
doldurarak bir dahaki “meydan şov”için saklarlar. Ertesi gün gazetelerde “Yürüyüşte
metrelerce bayrak kullanıldı!” yahut “Mitingde dev bayrak açıldı!” gibi
manşetler boy gösterir. Böylesi mitinglerin niyetinin güç gösterisine yönelik
birer şov olduğu bayrağın metrelerle, metrekarelerle ölçülmesinden bellidir.
Birini çevirip “Hilal nedir?”, “Yıldız ne anlama gelir?” diye sorsanız,
korkarım cevap yerine bayrak sapıyla dayak yersiniz, hatta linç bile ederler
adamı; evet öylesine de sıkı ulusalcıdırlar. Bayrağı büyük ve çok gözükmek
kastıyla bir kamuflaj aracı olarak kullanmak, ince hesaplarla ve ince hesaplara
müteveccih geliştirilmiş soğuk bir savaş taktiğidir.
Milli maçlarda bile gereğinden
fazla bayrak açmanın ve sallamanın bayrağı aleladeleştirmek olduğunu,
sportmenlikle hamasetin bağdaşmadığını düşünüyorum. Milli maçlar şöyle dursun,
Telsim-lenerek sektörel bir boyut kazanmış süper lig fanatikleri de artık,
bayrağı rakip takımlara tehdit aracı gibi sallamakta, sıradan bir pelerin gibi
sırtlarına dolamakta bir beis görmemektedir. Bir bayrak ancak bu kadar
manasızlaştırılabilir ve ancak bu kadar saygısızca kullanılabilir. Hadi
üretimini engelleyemezsiniz; yok mu yahu kanun kitaplarında bayrağın nasıl,
nerede ve ne amaçla kullanılacağını tayin eden bir kanun? Biliyorum aslında
böyle şeyler daha çok kanunla değil, edep ve terbiye ile alakalıdır ama bayrak
istismarcıları ne edepten anlar, ne terbiyeden. En azından bu şımartılmış
kalabalıkları cesaretlendirenlerin konu hakkında mutlaka derin derin
düşünmelerini isterdim. Tabii sergilenen çirkinliği fark edebilecek basiretleri
varsa.
Memlekette o kadar sahte
bayraktar türedi ki, birgün gerçekten bayrak açmak ve onun maneviyatı altında
toplanmak lazım geldiğinde hakikisini bulmakta zorluk çekeriz diye de kaygılanırım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)